Deizm, ferdin sadece akıl ve gözlem yoluyla Tanrı’ya olan inancını esas alan felsefî bir görüştür. Bunun sonucu olarak deizm, vahye dayalı her şeyi reddeder. Deistlere göre kâinat yaratılmıştır, ama Yaratıcı her şeyi kendi hâline bırakmıştır!

Deizm kavramı ilk olarak 17. yüzyılda İngiltere’de Kiliseye bir tepki hareketi olarak başlamıştır. Kilise saltanatın yanında yer alarak halkların ezilmesine göz yummuştu. Buna tepki olarak halk Allah’ı inkâr etmedi, ama Kiliseye olan tepkisi, dini deist bir anlayışla yorumlaması ile sonuçlandı. Görüldüğü gibi, bu felsefe bir tepki hareketi olarak başlamıştır.

Deizmi günümüzde sadece ateizmden kopanların sarıldığı bir inanç olarak değerlendirmek eksik olacaktır. Üç grup deist vardır:

Birincisi, ateizmden deizme kayanlardır ki bunlar; “Kâinattaki bu kadar mükemmellik sahipsiz olamaz. Biz istediğimiz her şeyi yapıp dünyadan kâm alalım. Allah’a da inanalım, ne olur ne olmaz.” kanaatinde olup ateizme daha yakın duran deistler. Aslında deizm, mesuliyetten uzak, kulluğun olmadığı bir din arayışının sonucudur.

İkincisi, daha ziyade İslam dünyası içinde neşet edip insanlardaki eksikleri dine mal edip dinde eksiklik varmış gibi değerlendirerek tamamen bir tepki hareketi olarak deizme kayanlar.

Üçüncü grup ise “farkına varılmayan deizm” diye de adlandırabileceğimiz, ferdin fiillerinin kendine ait olduğunu zannedip olan biten her şeyi, determinist bir anlayışla sadece sebep ve sonuçlara bağlayarak izah etme gayreti içinde olanlar.

Bu sınıflamayı kısaca özetlersek:

  1. Ateizm kaynaklı deizm
  2. Tepkisel deizm
  3. Farkına varılmayan deizm (determinist anlayış).

Tıp ilmi ile uğraşan bir doktor olarak tedavide önemli bir kuralı hatırlatmak isterim. Hastalığı tam tedavi edebilmek için öncelikle doğru teşhisin konulması gerekir. Şayet doğru teşhis konulamazsa tedavi de eksik kalacaktır. Bazen yapılan eksik tedavi hastalığın daha da büyümesine sebep olabilir. Sosyolojik süreçler insan ve kâinat kitabının birer yansımasıdır. Bu süreçleri Allah’ın varlık aleminde koyduğu kanunlar perspektifinden değerlendirmek ve yorumlamak çok önemlidir. Etkili tedavi için doğru teşhis gerektiği gibi, sosyolojik problemlere çözümler üretirken esas sebeplerin ortaya konulup tedavi metotlarının geliştirilmesi gerekir.

Ateizm kaynaklı deizm probleminin çözümü, hakiki mânâda tevhit akidesinin zihinlerde yerleştirilmesi ile izale olabilir. Bu problemle ilgilenirken tevhit akidelerinin anlatılması ile tepkiselliğin izale edilmesi eş zamanlı kullanılabilir.

Tepkisel deizmin yayılmasının sebeplerini ise dört maddede sınıflayabiliriz:

  1. Dindar olarak kendini ifade eden insanların din anlayışı, hayat tarzı, davranışlarıyla gösterdikleri derin çelişkiler, yani yanlış Kur’ân ve Sünnet yorumları neticesinde bazı hurafelerin yaygın bir şekilde yaşanıyor olması.
  2. Birinci maddede verilen söylem ve fiil çelişkisinin, kendini dinî sivil toplum örgütü olarak tanıtan kurumlarda göstermesi ve bunun sonucu olarak da yaşanan tutarsızlıklar, cahillikler ve ahlaksız davranışlar.
  3. Çağın getirdiği problemlere yeterli, yeni ve ikna edici cevap ve fikirler üretemeyen dogmatik ilahiyatçılar ve aydınlar.
  4. Toplumu hızla dönüştüren dijital devrimin beraberinde getirdiği sığlık, içe kapanıklık, maddiyatçılık ve gerçek ötesi yeni bir hayat formuna doğru insanların yönlendirilmesi ve bu konunun çözümü ile ilgili henüz yeteri kadar çalışma olmaması.

Birinci madde söylem ve fiil uyumsuzluğunun ferdî tarafı, ikinci madde ise bu uyumsuzluğun toplumsal tarafıdır. Ferdî ve içtimaî problemler ve çözümler birbirine benzer, sadece sayısal olarak farklıdır, yani ferdî çözümler üretirseniz aslında toplumu da düzeltmiş olursunuz. Bu yüzden ilk iki maddenin çözümü birlikte değerlendirilebilir.

İlahî beyanda söylemlerle fiillerin uyumlu olması sadedinde birçok âyet vardır. Bu âyetlerin bir kısmı, Kur’ân-ı Kerim’de ismi geçen peygamberler (aleyhimüsselâm) konuşturularak verilir. Bir kısmı da evrensel kaideler olarak tarif edilir.

Evrensel kaide olarak söylem ve fiil uyumunu anlatan, âlimlerin kitaplarına serlevha yaptığı şu âyettir: “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız (veya yapmayacağınız) şeyleri söylüyorsunuz?” (Saf, 61/2). Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de dikkat çektiği gibi, bu âyeti, “Yapmıyorsanız, söylemeyin.” şeklinde anlamak eksiklik olur. Anlaşılması gereken mânâ, “Madem söylüyorsunuz, söylediğiniz şeyleri kendiniz de yapın.”[1] demektir, tesir etmenin en önemli âmili de budur. Söylediklerimizin muhataplar tarafından kabul edilmesi, söylediğimiz şeyleri yapmamıza vâbestedir.

Kur’ân-ı Kerim, Hazreti Şuayb’ı (aleyhisselâm), “Sizi menettiğim konularda muhalif hareket etmeyi düşünmüyorum.” (Hûd, 11/88) sözleriyle konuşturur. Yine Kur’ân, söylem ve fiillerin uyumunu, bir toplumu ikaz ederek bizlere öğretir: “Halka iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Hâlbuki siz Kitab’ı okuyup duruyorsunuz. Artık aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (Bakara, 2/44).

İşte bu âyetler ışığında en küçük yapı taşı olan aileden en büyük toplum hareketlerine kadar söz ve fiil uyumuna dikkat edilmelidir. Aile hayatımızda çocuklarımızın bizde gördüğü tutarsızlıklar, onlarda tepkisel karşılık olarak yansıyacaktır. Düzeltilmesi gereken, söylem ve fiil tutarsızlığıdır. Çocuğumuz söylem ve fiillerde tutarsızlık görmüyorsa, yavaş yavaş bu tepkiselliğinden vazgeçecektir. Tepkisel deizme kayan bir fert, çevresindeki insanlarda gördüğü ahlakî olmayan hâlleri, dinin kendisi ile eşleştirmeye çalışır ve kötülüklerin yaratılma sebeplerini izah ederken zorluklar yaşar.

Üçüncü maddeyle ilgili olarak, Üstad Bediüzzaman Hazretleri, vaiz ve hatiplerin etkili olmamalarını belli şartlara bağlar. Nasihat edenlerde üç vasfın olması gerektiğini vurgular:

  1. İlim sahibi ve tahkik edici olmalı ki dinî meseleleri ispat ve muhatapları ikna edebilsin ve her anlattığını sağlam kaynaklarla desteklesin.
  2. Dikkatli hikmet erbabı olmalı ki dengeleri bozmasın, ifrat ve tefritlerde gezinmeden her şeyi dengeli bir şekilde anlatsın.
  3. Güzel bir dille ikna edici olmalı ki hâlin ve zamanın gereklerine uygun söz söylesin.[2]

İslamî bilgilendirmede, hükümlerin nasıl elde edildiğinin, muteber kaynaklara ve usule dayandırılarak anlatılması çok önemlidir. Dini derinlemesine bilmeyen, dinî hükümler arasındaki dengeden habersiz olan ve içinde yaşadığı çağın kültürüne vâkıf olmayan nâsihlerin tebliğ ve irşat vazifesini hakkıyla yerine getirmeleri söz konusu değildir. Nasihatler Kur’ân’ın ruhuna ve muhatabın seviyesine uygun, makul ve dengeli olmalıdır.

Dördüncü maddeye gelince: Yapılması gereken, insanları dijitalliğin sığlığından ve geçiciliğinden çıkarıp tekrar kitap kokusu ile buluşturmaya çalışmaktır. Evet, bu zor bir meseledir, fakat bu konuda çok fazla fikir üretimine ihtiyaç vardır. Hâlâ ne kendi içimizde ne de toplum boyutunda bu probleme çözümler üretebildiğimizi söyleyebiliriz.

Bize düşen, tevhit delillerini insanlara en uygun zamanda ulaştırma fırsatlarını değerlendirme olmalıdır. Klasik, uzun anlatımlar yerine veciz ve tesirli ifadeler kullanarak sohbet etme, detayları kaynaklara havale etme prensibi üzerinde durulabilir. Muhatabın kafasındaki ana soruya odaklanma ve o problemin tatmin edici bir şekilde izale edilmesine çalışılabilir. Problemleri çözerken muhatapları iyi tanıma, en önemli meselelerden biridir. Bir arkadaşımıza bir kitap okutmak istiyorsak, önce o arkadaşımızı iyi okumamız gerekmektedir.

Farkına varılmayan deizmin, yani inancın hayattaki etkisinin zayıflamasına sebep olan determinist yaklaşımın tedavisi ise iman hakikatlerinin, bilhassa kader anlayışının kalblere yerleştirilmesiyle mümkün olabilir.

Deizmi karşımıza “belirsiz bir inanç karşıtlığı” şeklinde, âdeta bir heyula olarak koyup ideoloji olarak kabul etmeden, parçalara bölerek iyi tanımlamamız gerekir. İdeoloji olarak tanımlanan her şey taraftar ister. Aslında deizm tepkisel bir kaçışın adıdır. “Hastalık yoktur; hasta vardır.” kuralınca, muhatabı iyi tanıyıp şahsa özel çözümler üretilebilmek en önemli marifet olsa gerek.

Dipnotlar

[1] M. Fethullah Gülen, “Örnek Bir Mürşid: Şuayb Aleyhisselâm”, 29/12/2019, www.herkul.org/kirik-testi/ornek-bir-mursid-suayb-aleyhisselam/

[2] Bediüzzaman Said Nursî, Eski Said Dönemi Eserleri, İstanbul: Yeni Asya, 2017, s. 61–62.

Bu yazıyı paylaş