Benzer Çileler

Hüseyin Dede, uzak gözlüğünü takmış, televizyonun karşısındaki yerinde, elinde kumanda haber kanallarında geziniyordu. En sonunda bir yerde bıraktı kanal değiştirmeyi. Yine kötünün iyisiydi burası, en azından biraz olsun farklı haberlere yer veriyordu. Seyretmeye yüreği dayanmıyordu ülkenin hâlini ama yine de bu alışkanlığını terk edemiyordu. Sıra her zamanki farklı şehirlerde eş zamanlı yapılan operasyon haberlerine geldi. Yıllardır hiç değişmemişti bu rutin. Şu kadar öğretmen, bu kadar avukat, doktor, asker, gazeteci diye uzayıp gidiyordu liste. Ne zamandır ağrıyan dizlerini elleriyle ovuşturdu, bir “of” çekti derinden. Gözü hemen yanı başında arabalarıyla oynayan torununa takıldı. Beş yaşına yeni girmişti Küçük Ümit. Nasıl da akıllı, sakin ve sessiz bir çocuktu. Hep öyleydi, ama işte son iki yıldır daha da içe kapanmıştı. Ona bakarken derin düşüncelere daldı Hüseyin Dede. “A be evlat, pek de bir şey değişmemiş benim çocukluğumla senin çocukluğun arasında.” diye söylendi.

            Çok eskilere daldı, gitti. Üzerinden geçen onca zamana rağmen ona dün gibi gelen günlere… Evlerinin bahçeye açılan avlusundan annesinin o yumuşacık sesini duyar gibi oldu. Bir dağın eteğine kurulu köyü, onun bütün dünyasıydı o zamanlar. Küçük kerpiç evleri, elma, dut, ceviz ağaçlarıyla dolu bahçeleri, köyün meydanındaki çeşmesiyle âdeta cennetti küçük Hüseyin için. Hepi topu on beş haneli köylerinde, dedesi ve ninesiyle birlikte yaşıyorlardı üç göz odada. O zamanlar evlerin pek de bir kıymeti yoktu. Zaten bahçe, tarla ve ahır işlerinden, kimse eve girmeye fırsat bulamazdı. Beş kardeşin en küçüğüydü Hüseyin. Küçüğünden büyüğüne herkesin bir sorumluluğunun olduğu evlerinde evin erkekleri sabah ilk iş tarla işlerine girişirdi. Annesi ev ve bahçe işlerini idare ederdi. Ninesi, nâm-ı diğer Çalışkan Halime, ilk iş davarlara gider onları sürüye katar, tarla işlerine gitmeden evvel de köydeki çocuklara tandırın yanındaki buğday ambarında Kur’ân öğretirdi. O zamanlar köydeki tek Kur’ân-ı Kerîm onların evindeydi. Diğerleri eski yazılı tüm dinî kitaplarla birlikte bir sandığa konulup köyün uzak bir tarlasına gömülmüştü. Halime nine canı gibi aziz bildiği bu emanete karşı görevini yerine getirebilmek için var gücüyle çalışıyordu. Kendilerinden sonra gelen nesillere de Mukaddes Kitabımızı öğretebilmek için o kadar işinin arasında aksatmadan her gün çocukları topluyordu. İşte bu vazifede Küçük Hüseyin’in de çok önemli bir sorumluluğu vardı. Ninesi onu her zaman derse başlamadan önce kapıya nöbetçi koyar ve: “Hüseyin, sen burda oyna, jandarmayı görürsen hemen ‘Neneeee, çişim geldi!’ diye bağır. Sakın haa! Başka bişey deme.” diye tembihlerdi. Toprak yoldan ilerlemek zor olduğundan yukarıya çıkmadan köyün girişinde bırakırdı jandarma arabasını. Bu yüzden arabanın sesini duymak ve geldiklerinden haberdar olmak zordu. Bütün sorumluluk ondaydı, olur da Hüseyin’in sesi duyulursa Kur’ân-ı Kerîm ve elif cüzleri içerideki tahta ambarın altına saklanacak ve herkes hemen evlerine dağılacaktı. Çocuklar okumasını bitirip gittikten sonra bi büyük ablası nöbeti devralır, ninesi onu da çalıştırırdı. Henüz beş yaşlarındaydı. Ne olduğunu belki anlamazdı ama bir problem olduğunu sezerdi. Zaten öyle olmasa neden bazen haftada üç dört defa jandarma gelsindi ki! “Normalde bi ihtiyaç olsa ilçeden kalkıp yetişemezler ama ezan Türkçe okunuyor mu, çocuklar eski yazı öğreniyor mu, diye kontrole geliyorlar. Bak şu Allah’ın işine!” diye babası arada dedesiyle dertleşirdi. Ne zaman jandarma köye gelecek olsa herkeste bir tedirginlik olurdu. Yine nöbette olduğu bir gün gerçekten tuvaleti geldi küçük Hüseyin’in. Aşağı bahçedeki tuvalete gider gelirim, dedi bir koşu, ama gelemedi. Çocuktu, oyalanmıştı; geldiğinde de iş işten geçmişti. Ninesi başında yaşmağı, jandarmaların arasında arabaya doğru götürülüyordu. Bir anda herkes jandarma arabasının oraya toplandı. Dedesi “Komutanım, yakışık alır mı kadın kısmını karakola götürmek, alın beni götürün.” dediyse de dinletemedi sözünü. Hüseyin ise her şeyin sorumlusu kendisini biliyor, bir köşede hıçkırarak ağlıyordu. Nihayet kalabalığın arasından araba hareket etti. O an camdan bakan ninesinin şaşkın ve korkulu yüzünü hiç unutmadı …

            Haberler devam ediyordu. Polis aracından inen kadınları görünce, tam o ana gitti Hüseyin Dede. “Kim bilir ne çok korkmuştu onların da çocukları!” diye düşündü. Hepsi Halime Nine’ydi onun gözünde, onun gibi örtülü, onun gibi temiz simalıydılar. Hele onlardan biri içine oturdu, gözleri doldu seksenine merdiven dayamış ihtiyarın. Karnı burnunda gencecik bir hanım, yanında iki memurla birlikte adliyeye götürülüyordu. “Yahu zaten kaçamaz ki o hâliyle, ne yapmak istiyorsunuz?” diye seslendi televizyona, sanki sesini duyacaklarmış gibi. O sırada verilen haberde kadınların yaptığı suçlar sıralanıyordu; evlerde toplanıp birlikte kitap okumak, babaları hapiste olan ailelere yardım etmek, bunları yaparken bazı telefon uygulamaları kullanmak… Oysa yakın bir zamanda af çıkmış, hırsızlar, yolsuzlar; hadi onlar neyse de katiller, tecavüzcüler dışarı çıkmıştı. Açılan yerleri de yine bu masumlarla dolduruyorlardı.

        Ninesinin üç gün süren sorgudan sonra eve getirildiği günkü yüz ifadesini hatırladı. On yıl yaşlanmıştı sanki. Çalışkan Halime önceleri biraz korktuysa da çok geçmeden yine başlamıştı kaldığı yerden. Bu defa ambar değil, daha kuytudaki odunlukta yapmıştı Kur’ân derslerini. Hüseyin Dede, bu insanların da bir gün oralardan çıkacaklarını ve kaldıkları yerden devam edeceklerini adı gibi biliyordu. Çünkü yanlış yapmayan insan korkmazdı, vazgeçmezdi.

            “Hâlâ bitmedi mi haberler Efendi?” sesiyle irkildi bir anda. Henüz kurumamış ıslak elleriyle mutfaktan gelen Saliha Nine’nin sesiydi bu. Ağrıyan beline aldırış etmeden torununun yanına oturdu: “Acıktın mı benim Ümit’im?” diye sordu. Adı gibi ümit olmuştu masum yavru, oğulları ve gelinleri iki yıldır hapiste olan bu ihtiyarlara! “Evet!” anlamında tatlı bir gülümsemeyle ninesine baktı çocuk.

            “Haydi Efendi, namazı kılalım da yemek hazır. Her gün şu haberlere bakıp üzüyorsun kendini. Rabbim şu masumun âhını yerde bırakır mı hiç? Ne demişler: ‘Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar.’

            Saliha Ninenin yaşadıklarına rağmen hep sabırlı ve ümitli duruşu onu da ayakta tutuyordu.

            “Tamam Hanım, tamam! Kalkıyorum şimdi.” diyerek dizlerini tuta tuta abdest almaya kalktı. Bugünlük bitmişti haberler. Yarına Allah kerim.

Bu yazıyı paylaş