Gel, kâinat sarayına girip gezelim.
Bak, şu yüksek kubbede asılı duran güneşler ve yıldızlar
Hâlıklarını nasıl ilan ediyorlar.
Sonra nazarını kendi nefsine çevir;
vicdanındaki hassas ölçülerde
aynı hakikatin izlerini oku.*
“Sessizlik bazen en yüksek haykırıştır.”
Bir gece, bütün şehir sustu. Işıklar sönmüş, kalabalık çekilmişti. Geriye sadece kalbimin sesi kaldı. Uzun zamandır susturduğum o iç ses, bu defa fısıltıyla değil, yankıyla konuştu:
“Gerçekten bu kadar düzen, bu kadar güzellik, bu kadar hayat.. tesadüf mü?”
Gökyüzüne baktım. Yıldızlar sessizce parlıyordu. Her biri yerinde; hiçbirinin ışığı diğerine çarpmıyor. Galaksiler hassas ve muazzam bir matematik içinde dönüyor. Gözlerimle baktığım ama aklımla kavrayamadığım bir denge… Fizikçiler, kâinatın hayatı mümkün kılacak şekilde hassas ayarlarla var olduğunu söylüyor.1 Milyarlarca ihtimalin içinde sadece biri hayatı mümkün kılmış. Ve o “biri”, tam buradaydı: Bizim evrenimiz.
Tesadüf mü? Hayır. Bu kadar kusursuzlukta tesadüfe yer yoktu.
Sonra kendi içime döndüm. Kalbim ritmini hiç şaşırmadan sürdürüyordu. Akciğerlerim, her nefeste bana farkında olmadan hayat taşıyordu. Beynim, milyarlarca bağlantıyı bir anda yönetiyordu. Her şey birbiriyle uyumlu, birbirine hizmet ediyordu.2
Bütün bu baş döndürücü düzeni düşündüğümde, artık kaçacak yer kalmadı.
Kendimden bile kaçamıyordum.
Vicdanıma kulak verdim. Her yanlışta içimi sızlatan, her doğruda huzur veren o ses.. kimdendi? Benim ürettiğim bir “ahlak mekanizması” olamazdı. Çünkü bazen bana fayda sağlayanı değil, doğru olanı fısıldıyordu. O sesin kaynağı, benden öte bir yerden geliyordu.3
Vicdan, görünmeyenin yankısıydı.
Yıllarca kaçtım; “Hayat kısa, neden sorgulayayım?” dedim.
Ama sonra bir gün, bir çocuğun gülüşüne baktım. Saf, karşılıksız, tertemiz bir gülüş… İçimde bir şey kırıldı. Kalbim, sessizce itiraf etti: “Bu kadar saf bir sevgi, sadece kimyevî bir tepki olamaz.”
O gülüşte bir mânâ vardı.
Ve ben o mânânın önünde diz çöktüm.
Sonra fark ettim: Her şey -gökyüzü, suyun berraklığı, rüzgârın kokusu, kalbin atışı- bana aynı şeyi söylüyordu.
Hepsi bir iz taşıyordu.
Her biri bir mesajdı.
Artık anlamaya başlamıştım: Bu hayat, sadece yaşamak için değil, anlamak için verilmişti.
Bu kâinat, bir tesadüfler yığını değil; bilinçli bir iradenin eseri, bir Yaratıcı’nın dokunuşuydu.
Her detay, her zerre, her nefes “Ben tesadüf değilim.” diyordu.
O gece, gökyüzüne bir daha baktım.
Artık yıldızlar soğuk değildi.
Onların sessizliğinde bir sıcaklık vardı; bir anlam, bir çağrı…
Ve ben, yıllarca bastırdığım o itirafı nihayet dile getirdim:
“Eyvah… Ben ne kadar düşüncesizce bir ömür geçirmişim!
Yıllarca nasıl inançtan uzak yaşamışım?”
O anda içimdeki bütün boşluklar doldu.
Artık korkmuyordum. Çünkü mânâyı bulmuştum.
Artık yalnız değildim. Çünkü her şeyde O’nun varlığını görüyordum.
Artık şüphem yoktu. Çünkü kalbim susmuştu.
Ve o sessizlikte, sanki tüm varlık fısıldadı:
“O’nu buldun!”
O an ağladım. Sessizce, uzun uzun…
Bir minnettarlık gözyaşıydı bu.
Bir ömrün arayışının son durağıydı.
O an tüm kâinat, tek bir cümlede anlam buldu:
Evet, Sen Varsın ve Birsin!
___
* Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin, Şuâlar, 7. Şuâ – Âyetü’l-Kübrâ Risalesinden, meâlen, mülhemen.
Kaynaklar
1. Davies, P. (2006). The Goldilocks Enigma: Why Is the Universe Just Right for Life? London: Allen Lane, s. 17-19.
2. Tipler, F. (2007). The Physics of Immortality: Modern Cosmology, God and the Resurrection of the Dead. New York: Doubleday, s. 25-30.
3. Lewis, C. S. (1952). Mere Christianity. London: Geoffrey Bles, s. 48-49.