Öğretmenlik, gönül işidir. Bilmekle yetinmez, hissetmeyi de ister. Aklına vicdanını, sevgisini, şefkatini ve fedakarlığını yoldaş eder. Ahmet Hoca da yıllarını bu mesleğe vermiş, beyaz tebeşirin tozunu hayatının çizgisine katmıştı. Dürüstlüğü dillere destandı. Adildi, merhametliydi. Öğrencilerinin sevgisini kazanmak için çırpınmasına gerek yoktu. Onun hayatının normali olan her hareketi zaten etrafında bir sevgi hâlesi oluşturmaya yetiyordu. Velilerle sürekli irtibat hâlinde olması sonucu öğrencilerini yakından tanıyor ve onlara en güzel şekilde davranıyordu. Yetimin başını okşar, üzgünün gönlünü yapar, çekingenin elinden tutarak ona öz güven aşılardı. Meslektaşları arasında da yardımseverliği ve meselelere kolay ama etkili çözümler bulması ile sevilirdi. Okul idaresi de onun okuldaki örnek hâlinden memnundu.
Ahmet Hoca yıllardır bir araba almanın hayalini kuruyordu ama maddî imkanları bir araba almaya elverişli değildi. Aslında bankalar uygun şartlarda kredi veriyorlardı ama o banka kredilerine bulaşmayı uygun görmemişti. Onun yerine tasarruf etmeyi alışkanlık hâline getirmişti. Her ay maaşının küçük bir kısmını kenara koyar, hayalini kurduğu arabaya bir gün kavuşacağına inanarak sabrederdi. Onun için bu, sadece bir araba değil, emeğinin, sabrının ve gayretinin bir simgesiydi.
Bir ilkbahar sabahı eski bir dostundan gelen telefonla hayatında yepyeni bir sayfa açıldı. Dostunun bir komşusu oldukça lüks bir arabasını satmak istiyordu. Hem de piyasanın çok çok altında bir fiyata… Epey birikimi olmuştu ama henüz istenen rakamı toplayamamıştı. Dostu ona kısa süreliğine bir miktar borç verebileceğini söyleyerek “Bu fırsat kaçmaz hocam.” dedi. İçini hemen bir heyecan kaplamış, yüzüne geniş bir tebessüm yayılmıştı. Sesinin titremesine engel olamadan “Ne zaman gidip görebiliriz?” diye sordu. “Hemen yarın.” dedi arkadaşı. “Sen saatini söyle, gerisini ben hallederim.” Telefonu kapattıktan sonra içine bir kurt düştü. Bu kadar cazip bir teklif, ister istemez şüphe uyandırmıştı. “Acaba işin içinde bir aldatmaca mı var?” dedi kendi kendine. Dostunun çok güvenilir biri olduğunu biliyordu. Ama satıcıya da aynı şekilde güvenebilir miydi? Şüpheleri kafasından kovmaya çalışsa da pek başarılı olamadı.
Arabadan iyi anlayan bir arkadaşıyla birlikte verilen adrese gitti. Kapının önünde duran araç, gerçekten de anlatıldığı kadar etkileyiciydi. Meşhur bir markanın en çok tutulan modellerinden biriydi. Kaporta ve boya hiç kullanılmamışçasına adeta sıfırdı; motor pırıl pırıldı. İç mekândaki deri koltuklardan hafif bir vanilya kokusu yükseliyordu. Gözle görünür hiçbir kusur yoktu. Arabanın sahibi arabasına gözü gibi bakmıştı. Arkadaşının arabayı çok beğendiğini söylemesi üzerine artık kararını vermişti. Karar vermişti ama bu kalite, bu fiyata akıl alır gibi değildi. Dün kafasından kovmaya çalıştığı şüpheler tekrar sökün etti.
Aklındaki soruları daha fazla bastıramadı: “Affınıza sığınarak soracağım. Neden bu kadar ucuza satıyorsunuz bu arabayı?” Satıcı gözünü kaçırmadı, lafı dolandırmadı: “Borç içindeyim hocam,” dedi. “Cuma gününe kadar belirli bir miktarı yatırmam lazım. Yoksa yılların emeğiyle kazandığım her şey elimden kayıp gidecek. İki-üç ay dayanabilsem, alacaklarımı toplayıp düzlüğe çıkarım ama… Maalesef dost bildiklerim beni köşeye sıkıştırıyor. Onlardan para isteyemem. Herkes zayıf anımı bekliyor. İlan da veremem, duyulursa işler daha da kötüleşir. O yüzden yalnızca güvendiğim insanlara söylüyorum.”
Ahmet Hoca düşündü. Adam dürüst görünüyordu. Üstelik ömrünün fırsatı ayaklarına kadar gelmişti. Ama bir ses vicdanının kuytusunda fısıldıyordu: “Bu fırsattan yararlanmak ahlâken doğru mu? Hayatını adadığın hakikatleri çiğneyecek misin?” Birden yıllar öncesine gitti zihni. Kayınpederinin hacizli bir malı alması için ısrar eden kayınvalidesine söyledikleri aklına geldi: “Ağlayanın malı gülene fayda etmez. Ben garibanın haczedilen malını almam. Hacizciye hizmet etmem.”
Kalbindeki tereddüt, çözüm aradı. O an kararını verdi: “Bakın, ben bu arabayı alacağım. Ama bu sadece bir emanet olacak. Ruhsat benim adıma geçsin. Siz borcunuzu ödeyip toparlandığınızda arabayı size geri veririm; siz de bana paramı…” Adamın gözleri büyüdü. Böyle bir teklif beklemiyordu. “Neden?” diye sordu. “Çünkü dara düşmüş bir insanın durumundan faydalanmayı ahlâkî bulmuyorum.” dedi Ahmet Hoca. “Eğer sizinle yer değiştirmiş olsaydık, ben de sizin böyle bir teklif yapmanızı isterdim.” Anlaştılar. Arabayı devrettiler. Para ödendi.
Ve zaman aktı…
Yaklaşık üç ay sonra bir telefon geldi. Satıcı, borcunu kapattığını, alacaklarını tahsil ettiğini ve artık arabasını geri alabileceğini söyledi. Ahmet Hoca, hazırladığı devir evraklarıyla adrese gitti. Aynı ev, aynı salon.
“İşte evraklar,” dedi. “İmzayı atalım, siz de bana paramı verin. Arabayı teslim edeyim.”
Satıcı ayağa kalktı ve bir adım geri çekildi. Yüzünde kocaman bir tebessüm çiçek gibi açılmıştı. Gözlerinin içi parlayarak: “Hayır,” dedi. O an kapılar açıldı.
Salona bir grup insan neşeyle, alkışlarla doluştu. Ahmet Hoca şaşkındı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Satıcı açıklamaya başladı: “Hocam! O gün verdiğiniz karar benim hayatımda bir dönüm noktası oldu. Borcumu ödedim, işlerimi toparladım. Ama dost meclisinde bu olayı anlatınca, kimse arabayı geri getireceğinize inanmadı. ‘Bitti artık.’ dediler. Ama ben inandım size. Ve haklı çıktım!” Alkışlar arasında gözleri dolan Ahmet Hoca sessizdi. Satıcı devam etti: “Bu hareketinizle hem benim hem dostlarımın gönlünü kazandınız hem de ahlâklı bir insan olarak gelecek adına bize ümit oldunuz. Lütfen bizim dostluğumuzu kabul edin.” Ahmet hocayı hararetle kucakladı.
Ahmet Hoca oradaki herkesin tebriklerini kabul ettikten sonra başı öne eğik, mahcup ama mutlu olarak yürüdü ve arabasına bindi. Direksiyona geçtiğinde kafasını kaldırınca dikiz aynasında kendi gözleriyle karşı karşıya geldi. “İnsan bazen özelde bir arabanın, genelde bir hedefin peşine düşer de onu ömrünün semeresi zanneder; aslında sonra fark eder ki yürüdüğü her adımda meyvesi ötede açacak bir tohum ekmektedir.” Gözleri yaşlı, ellerini açtı. Dedikleri ile yaşadıkları aynı bir insan olmayı nasip ettiği için Allah’a şükrederek evine döndü.