Oksijen elementinin keşfi, modern kimyanın temel taşlarından birini oluşturur. 1774 yılında İngiliz bilim insanı Joseph Priestley, cıva oksidini (HgO) ısıtarak yeni bir gaz elde eder. Deney sırasında gözlemler dikkat çekicidir: Bu gazın bulunduğu ortamda bir mum, normalden daha parlak yanmakta ve bir fare daha uzun süre yaşamaktadır. Priestley, bu gözlemlerden, söz konusu gazın yanmayı ve canlı hayatını desteklediğini çıkarır. Daha sonra Fransız bilim insanı Antoine Lavoisier, Priestley’in elde ettiği gazı sistematik olarak inceler, kimyevî özelliklerini belirler ve ona “asit oluşturan” mânâsında “oksijen” adını verir.[1]
Oksijen elementi, atom numarası 8 olan ve “O” ile gösterilen bir ametaldir. En çok bilinen hâli havadaki renksiz, kokusuz ve tatsız gaz (O2) formudur. Normal şartlarda iki atomlu ve çift bağlı (O=O) molekül hâlinde bulunan oksijen gazı, atmosferimizin yaklaşık %21’ini teşkil eder. İnsan vücudunun yaklaşık %65’ini, yer kabuğu kütlesinin %46’sını oluşturan oksijen, suyun ve minerallerin (sülfatlar, karbonatlar, silikatlar gibi) bünyesinde bulunur ve yerküredeki en bol elementtir. Oksijen, son derece aktif bir gaz olarak çoğu element ve bileşikle kolayca reaksiyona girer; yanma tepkimesi verir ve enerji açığa çıkarır. Bu özellikleriyle tabiatta kurulmuş hassas nizâmın, dengeli ve ölçülü yaratılışın temel parçalarından birisidir. Hakîm isminin bir tecellisi olarak, Eski Yunan’dan beri hayatın temelinde yer aldığı kabul edilen dört unsurdan (Toprak, Hava, Su ve Ateş) ilk üçünün yapısında oksijen vardır. Avustralyalı biyolog Michael Denton’a göre, atmosferde bulunan oksijen oranının her yüzde birlik artışıyla bir yıldırım neticesi orman yangını çıkma ihtimali %70 artar.[2]
Tüm içeriği görmek için lütfen giriş yapınız ya da abone olunuz.
Abone Ol