İnsanlık tarihi boyunca yönetim sistemlerinin en temel sorusu hiç değişmedi: “Vazife kime verilmeli?” Bugün özellikle Müslüman toplumların yaşadığı en ciddi açmazlardan biri, Kur’ân’ın açık emri olan “emaneti ehline verme” prensibinin yeterince hayata geçirilememesidir. Vazifelerin yakınlığa, sadakate, menfaate veya akrabalık bağlarına dayalı nepotizm anlayışı ile dağıtılması, sadece idarî bir zaaf değil, aynı zamanda derin bir ahlakî çözülmedir. Böyle bir zeminde güven erozyona uğrar, nitelikli insanlar sistemden uzaklaşır, kurumlar içeriden boşalır ve toplumlar kendi potansiyellerini gerçekleştiremez hâle gelir.
Liyakat, genel manada, bir kişinin iş veya pozisyon için yeterliliği ve uygunluğunu ifade eder. Bir kimsenin kendisine verilen göreve yaraşır olması ve ehliyet durumudur. Bu kavram ferdin yetenekleri, bilgi birikimi, becerileri, tecrübeleri ve ahlakî durumu doğrultusunda değerlendirilir. Liyakat, yalnızca teknik yeterlilik değil; o işi hakkıyla yerine getirme ahlakını ve sorumluluk bilincini de kapsar. Yüksek istidat ve kabiliyetlere sahip insanlar vazifeye lâyık olduklarını ortaya koysalar bile, muvaffakiyetlerinde ilâhî lütuf esastır. İlâhî âdet açısından bakıldığında, liyakat çok önemli kazanımların vesilesi iken, liyakat kaybı ise bereketin kesilmesinin önemli bir sebebidir. Fethullah Gülen Hocaefendi, bu çerçevede liyakati şöyle tanımlar: “Liyakat, insanın üzerine aldığı vazifeye ehil olması ve o işi hakkıyla yerine getirmesi; istihkak ise, insanın yaptığı olumsuz ve kötü işlerden dolayı cezayı hak etmesi ve buna maruz kalması demektir.” Buna göre liyakat, önemli muvaffakiyetlerin vesilesidir. Liyakat kaybı ise bereketin kesilmesine, “kan kaybı”na ve matlaşmaya yol açabilir.1
Tüm içeriği görmek için lütfen giriş yapınız ya da abone olunuz.
Abone Ol