Mızrap

Asrın getirdiği tereddütlerin, gençliğin zihnini dalga dalga bulandırdığı yıllardı. Çoğunluğu itibarıyla ebeveynler çocuklarında oluşan tereddütleri cevaplamakta güçlük çekiyor, eğitim kurumları ise bu konularda yetersiz kalıyordu. Temelde birbirlerinden çok da farklı olmayan siyasî görüşlerden dolayı kavga eden halk, tefrika illetinin pençesinde çırpınıyordu. Kimileri çözümü sokakta ararken kimisi de sessizce duaya durmuş, toplumun huzurunu sağlayacak bir iksir bekliyordu.

Toplumda yaşanan kargaşa ve huzursuzlukları kendine dert edinmiş Kırık Mızrap sahibi, gönül iniltilerini mızrabına taşırken sinesini tüm insanlığı kucaklayan bir sevgi ile açmış, cami penceresinden ibaret küçük yuvasında yeni bir dünyanın imar planını hazırlıyordu. Yunus’un dolabı gibi dertli idi mızrap; altüst olan değerler, sahipsiz kalan mukaddesat karşısında dayanamamıştı, kırıktı…

Manevî değerlerine yabancılaşmış, âdeta uçuruma koşan şuursuz kalabalıkların önüne cansiperane durmuş, “Durun kalabalıklar, burası çıkmaz sokak!” diye haykırıyor; ruhunu kaybeden bedenleri bir araya getirmeye çalışıyordu.

Kırık Mızrap’ın iniltileri memleketin dört bir yanında yankılanmış, sevgiye, imana susamış gönüller yitirdikleri cennetin izini bulmuşçasına koşmuş; kendilerini o içten, yanık tınıya bırakmışlardı.

Haftalar, aylar, yıllar geçiyor; mızrabın nağmeleri gâh dertli gönüllere ızdırap olarak çarpıyor gâh üveyikler gibi ümit burçlarında dolaşıyordu.

Kendisini aşk ve heyecanla dinleyenlere sık sık;

“Bu yol uzundur,

Menzili çoktur

Geçidi yoktur

Derin sular var.”

 

diyerek insanlığa hizmet yolunun kaderini hatırlatıyordu.

 

Evet, bu sevdanın, günü birlik sevdalarla karıştırılmaması gerekirdi. Cennet ve cehennem tasasından uzak, sadece Allah’ın rızasına kilitlenerek bu yolda yürümek mümkün olabilirdi. Aksi hâlde, en küçük bir beklentiye girenlerin yollarda takılıp kalacağını ısrarla söylerken kendisini dinleyenler arasında bulunan bazılarının günün birinde yoldan döneceklerini hissetmişçesine hıçkırıkları nağmelerine karışıyordu.

Gönül dünyasının koç yiğitleri mesajı almış; öncelikle cehalet bataklığını kurutmak için kolları sıvamışlardı lâkin baykuşlar rahatsız, yarasalar pusuda, kargalar kendilerine ezelî rakip gördükleri bülbüllerin sesini bastırmak için gürültülerle kulakları tırmalıyordu.

Mevsim bahara dönüp tomurcuklar çiçeğe durmuş, memleketin dört bir yanında ümit nağmeleri yankılanmaya başlamıştı ki güzel olan her şeyden rahatsız olan hastalıklı ruhlar, büyük emeklerle oluşturulan gül bahçelerini acımadan hoyratça talan ederken mızrabın sahibi yara alan hissiyatına rağmen “Kemalde noksan imiş, incinen incitenden.” diyerek yine, yeniden, tekrar tekrar bataklığı gül bahçesine çevirmek için her geceyi gözyaşları ile ıslatıyordu.

Eylülde düşen yapraklar dağladı sinesini. Şubat soğuğunda üşüdü, yine de milletine hizmet etme düşüncesinden bir an dûr olmadı.

Maruz kaldığı vefasızlıktan değil, milletinin içine düştüğü gafletten duyduğu ızdırabını mızrabına sızdırmaya devam etti. Dövene elsiz, sövene vakur bir sükûtla, “İnsanlığa hizmet yolunda hiç durmadan yürüyeceksiniz.” diyerek ilk adımı kendi atmış, arkadan gelenlere yolu açmıştı.

Gönül coğrafyası olabildiğince geniş, milletine hizmet sevdası her sevdanın önünde idi. Bir haset ordusu, geçtiği yollara pusu kurup engel teşkil edince, vatan sevdasını heybesine koyup atını başka iklimlere mahmuzladı Kırık Mızrap’ın sahibi.

Ülkenin boğazına değirmen taşı gibi oturan kaba kuvvet sahipleri, geride kalanlara âdeta “Kerbela” yaşatınca, memleket ağıdı düştü ocağına; Yakub’un iniltisi, Yusuf’un sabrı düştü… İmtihanın en çetin yerinde İsmailî bir tevekkül düştü.

Ve Kırık Mızrap, bir hicret beldesinde toprağa düştü.

Tarih, Kırık Mızrap’ı, “Kırıldı, sürüldü ama Tirana biat etmedi.” diye not düştü.

 

 

 

Bu yazıyı paylaş