Bir yolculuktur rahle…
Alır, götürür bizi başka başka âlemlere.
Bazı eşyalar vardır; sessizdir ama konuşur, zaman üzerinden geçse de sesleri silinir, mânâları kalır. Rahle de böyledir. Ahşabının damarlarında secdeye durmuş bir ağacın duası saklıdır sanki. Üzerine eğilen her baş, onunla birlikte yalnızca sayfalara değil; zamana, ilme ve kelâma da eğilir. Her açılışında yeni bir başlangıcın titreyişi duyulur, her kapanışında insanın içinde derin bir huzur bırakır. Bir ağacın kalbinden doğmuş, mümin ellerde âyetlerle buluşmuş bu sessiz dostun başında yüzyıllar boyunca nice kalpler olgunlaşmış, nice gözyaşları fark edilmeden sayfalara karışmıştır; her açılışında bir âyet yankılanmış, her kapanışında ise kalpte sükûtla karışık bir nefes kalmıştır.
Peygamber âşıklarının gönlünde “rahle”, ayrılığın ve vuslatın aynı anda yankılandığı bir kelimedir.
Zira Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) son dünya kelâmı da o kelimeyle başlamıştı:
“Er-Rahîl!”
Haydi, yolculuk başlıyor!
Medeniyetin Sessiz Kalbi: “Rahle”
Rahle, sadece bir ahşap nesne değil; bir duruşun, bir bakışın ve bir medeniyet ruhunun sembolüdür. Rahle-i tedristen ders alanlar, insan-ı kâmil olma yolunda yürüyen, hikmetin izini süren büyüklerdir.
O, yalnızca ders alınan bir eşya değil; edebin, teslimiyetin, nefis terbiyesinin ve sabırla yoğrulan gayretin mekânıdır. Onun başında yetişenler, asırlardır toplumlara ışık tutan rehberler olmuştur.
İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî, Abdulkâdir Geylanî ve İmam-ı Âzam Ebû Hanife gibi büyükler, rahle-i tedrisden geçerek hikmet ikliminde olgunlaşmışlardır.
Yunus Emre, kırk yıl boyunca Taptuk Emre’den yalnızca zahirî ilim değil, tasavvufun derinliklerini, aşkı, tevazuu ve Hak yolunda olgunlaşmayı öğrenmiş; öyle ki Taptuk Emre’nin huzuruna girerken “odunun bile eğrisini getirmemiştir.” Bu onun hem vizyonunu hem de ahlâkî olgunluğunu simgeler.
Benzer şekilde, İmam Serahsî Hazretleri, “el-Mebsût” adlı 30 ciltlik eserinin bir kısmını, hapsedildiği kuyunun dibinden yukarıya öğrencilerine dikte ettirmek suretiyle yazdırmıştır. Bu sıra dışı uygulama ile onlara manevî terbiyeyi, sabrı ve hakikate ulaşmanın zahmetini öğretmiş; insanın ilim öğrenmek ve onu neşretmek için gerektiğinde her türlü zorluk ve sıkıntıyı göze alması gerektiğini fiilen göstermiştir.
Yunus Emreler, Ahmet Yeseviler, Hacı Bektaş Veliler, Mevlânâlar ve Niyâzî-i Mısrîler gibi gönül sultanları, o rahlelerde kalbin ilmini öğrenmiş ve öğretmeye devam etmişlerdir.
Mevlânâ’ya göre rahle dışta bir eşya, içte ise kalbin ta kendisidir.
Asrımıza gelindiğinde, Hz. Üstad o rahleyi yeniden kurmuş; ilmi imana, imanı hayata taşıyan bir gayretle bir tefekkür mektebi inşa etmiştir.
Fethullah Gülen Hocaefendi ise bu geleneği çağımıza taşımış; ilmi hikmetle, misyonu vizyonla ve vizyonu aksiyonla birleştirerek rahlenin bizcesini gönüllere nakşetmiştir.
Bugün rahle, kitaplarda, dergilerde, bilgisayar ekranlarında, tabletlerde ve telefonlarda varlığını sürdürmektedir. Dijital çağın rahlesi, belki ahşaptan değil, ama azamî takva, ihlas ve fedakarlıktan yapılmıştır.
Ekran başında Kur’ân okuyan, Kur’ân’dan süzülen eserlerin mesajını anlamaya çalışan, ilim öğrenen ve öğreten, iyiliği kendisine şiar edinmiş her fert, yeni çağın rahlesi önündedir. Her bir makale, her bir program belki de bir rahle hükmündedir.
Rahle, ilmin, edebin ve tevazunun sembolüdür; kalbin yolculuğudur, kalbin soluklarının duyulduğu yerdir.
Yahya Kemal’in “Aziz İstanbul”undan okuduğumuz rahle desenli şu satırlar ne hoş gelir kulağa: “(Çocuklarımızın) doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübârek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’ân’ın sesini işittiler; bir raf üzerinde duran Kitabullah’ı indirdiler. Küçücük elleriyle açtılar; gül yağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler. Kandil günlerinin kandilleri yanarken ramazanların, bayramların, topları atarken sevindiler. Bayram namazlarına babaların yanında gittiler. Camiler içerisinde şafak sökerken tekbirleri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler.”
Günümüzün rahlesi, acz, fakr, şefkat ve tefekkür ikliminde imanla ilmi, edeple bilgiyi, sabırla gayreti yoğuran bir medeniyetin sessiz kalbidir.
Ve o günden itibaren, ilmin ve nurun yolculuğu da başlamıştı.
Medine’de yankılanan bu nida, asırlar sonra Anadolu’nun küçük bir köyünde, Isparta’nın Sav kasabasında yeniden hayat bulacaktı.
Rahle, bu yolculukta nice hatıralara nice gözyaşlarına şahitlik edecekti.
Gönül dostu kıymetli bir kardeşimden tatlı bir hatıra…
1920’lerin sonuydu…
Bediüzzaman Said Nursî, Barla’nın yalnızlığında kalbinden süzülen iman incilerini küçük kâğıtlara döktürüyor; o kâğıtlar gizlice köy imamlarına, talebelere gönderiliyordu.
Bir gün o nurlu postalar Sav köyüne ulaştı.
Köy, o günlerde jandarmanın sık uğradığı, huzurun kaçırıldığı bir yerdi.
Ama nur bir kez gönle düşmeye görsün…
On yıl içinde köyde büyük bir değişim oldu.
Zulmet dağıldı, sabahın aydınlığına dönüştü.
Evler birer matbaa, rahleler birer tezgâh, kalpler birer meşale olmuştu.
Köyde kimse okuma yazma bilmezdi ama herkesin evinde bir rahle vardı.
Her biri adeta bir mucizeye dönüşmüştü: Rahlenin ortası delinir, yerine sayfa büyüklüğünde bir cam yerleştirilirdi.
Altına bir mum yakılır, Barla’dan gelen Osmanlıca el yazmaları camın üzerine konurdu.
Işığın altında sayfaların gölgesi rahleye düşer, o gölgenin üzerinden yeni kopyalar çıkarılırdı. Bir sayfa bin olur, bir mum bin kalbi aydınlatırdı.
Ve o ışık hâlâ yanıyor…
Urla’da Yeniden Doğan Işık
Yıl 1993… İzmir’in Urla ilçesinde bir Nur dersanesine “abi” olarak gönderilmiştim.
Yanımda birkaç lise öğrencisi, elimde bir avuç ideal, kalbimde o eski rahlelerin hikmetiyle yoğrulmuş bir sevda…
Kışın soğuğu keskindi, rüzgâr denizden iliklerimize kadar işlerdi.
Bir gece bodrumda odun ararken el fenerimizin ışığı bir şeye takıldı:
Kuru tahtaların arasında sararmış kâğıtlar… Üzerinde zarif Osmanlıca yazılar…
Yukarı çıkarıp ışığa tuttuğumuzda gözlerimiz doldu.
Bunlar el yazması Risale-i Nur sayfalarıydı.
Ve kim bilir, belki de o sayfalar Sav köyünün rahlelerinden doğmuştu.
Evin tarihini araştırdık.
Bir zamanlar Urla’daki bir caminin imamının eviymiş.
Hâlâ hayatta olan kızıyla görüştüğümüzde şöyle dedi:
“Babam geceleri camide kalır, eve dönmezdi. Sabah namazından sonra gelirdi. Biz sonradan öğrendik ki o geceler camide Nur dersleri yapılırmış.”
Sav’dan gönderilen o nur postaları Urla’ya kadar ulaşmış, yıllar sonra yeniden bir ışık halkası doğmuştu. Kader, o nur yolculuğuna ikinci bir menzil yazmıştı: Sav’ın rahlesinden doğan ışık, Urla’nın kalbine düşmüştü.
Rahlenin Sırrı
O ev, asırlar öncesinden yankılanan “Er-Rahîl” nidasına verilmiş bir cevaptı.
Sav’dan Urla’ya uzanan bu sessiz altın zincir, ilmin, sevdanın ve teslimiyetin elden ele geçtiği bir emanetti.
Rahle, sessiz bir şahit, eski bir dosttur.
Nice secdelere, nice tefekkürlere, nice gözyaşlarına şahitlik etmiştir.
Rahle, bir tahta parçasından ibaret değildir. Kalbin İlâhî Kelâm’la ötelere açıldığı bir kapıdır. Onun üstünde sadece âyetler okunmaz; ufuklar kadar engin, deryalar kadar derin bir kitap okunur: Kâinat, insan ve zaman kitabı…
Bir zaman köprüsüdür rahle; dünle bugünü, ecdatla torunları birleştirir. Rahlenin başında oturmak, yalnızca okumak değil; kâinatı dinlemek, zamanın dilini çözmek, ilâhî daveti duymaktır.
Eskiden bir evde rahlenin konacağı köşe özenle seçilir ve o köşe evin kalbi hükmünde olurdu.
Bugün belki birçoğumuzun evinde yer bulamaz ama onun hatırası hâlâ içimizde derin bir sükût gibi durur.
O, bizi köklerimize bağlayan bir semboldür; sabrı, derinliği, beklemeyi ve anlamayı öğretir.
Her okuma bir yöneliş, her kelime bir yankıdır içimizde.
Rahle bize kâinatın da bir kitap olduğunu hatırlatır.
Yıldızlar, ağaçlar, rüzgârlar… Hepsi okunmayı bekleyen âyetlerdir.
Kur’ân’dan kâinata, kâinattan kalbimize uzanan bu yolculuk, rahlenin önünde diz çökmekle başlar.
Rahle bir tahtadan ibaret değildir; o, secdenin öncesi, duanın eşiği, tefekkürün sessiz dostudur. İnsanla vahyin buluştuğu mukaddes mekândır.
Bir rahlenin önüne diz çökmek, zamana dokunmaktır.
Ağaç gölge verir, meyve verir; rahle ilim ve huzur verir.
Her ikisi de kendisi için değil, başkaları için vardır.
Ve rahle, bir ağacın secdeye durmuş hâlidir aslında.. sessiz, derin ve vakur.
Belki de her insanın içinde bir ağaç vardır ve o da secdelere yüz sürüp bir nevi rahle olmayı bekler… İhtiyacı olanlara hikmetli sözleri taşımak, kalbin soluklarını hissettirmek, Rabbine hizmetle şereflenmek için.
Her ağaca rahle olmak nasip olmaz ama rahle olan her ağaç, sonsuzluğa kök salmakla şeref kazanmıştır.
Rahleyi ahşap bir parça sanırız ama o, asırlardır yürüyen bir medeniyetin kalp atışıdır. Kur’ân’ın sesiyle yıkanmış, gözyaşlarıyla cilalanmış bir hatıradır. Her harf, her nefes, her dua onda yankılanır. Kimi zaman Barla’nın bir köy evinde mum ışığında parlar, kimi zaman Urla’nın rüzgârında eski bir kâğıdın kokusuyla yeniden doğar.
Bir rahleye dokunmak, geçmişe değil, sonsuzluğa dokunmaktır. Çünkü o, insana bir yol gösterir:
Er-Rahîl! Er-Rahîl!..
Haydi, yolculuk başlıyor!
Rahleden Rahleye..
Kim bilir bu yolculukta bizi hangi sürprizler bekliyor.
Kaynaklar