Peygamber Mucizelerine Farklı Bir Bakış

Pozitif bilimlerle uğraşan biri gerçekten peygamber mucizelerine inanamaz mı? Bilim insanı, bilgi ve araştırma yolunda ilerledikçe, en sağlam rivayet yollarıyla aktarılmış hakikatleri elinin tersiyle itip “Bunlar eskilerin masallarıdır.” diyerek bir inkâr bataklığına mı saplanır? Yoksa farklı bir bakış açısıyla yaklaşıp, olabilirlik konusunda yeni bir anlayışla mı hareket eder?
Mucizeler, tabiatta alışılagelen olayların olağan seyrini aşan ve insanı hayrete düşüren vakalar olarak anlaşılır. “Mucize” kelimesi, sözlükte “aciz bırakan” anlamına gelmektedir. Mucizelerin, Allah tarafından sevdiği kullarına özel bir ikram ve lütuf olarak verildiği kabul edilir.1 İnsanlığın sahip olduğu bütün imkânlar göz önüne alındığında kâinat ilminin yalnızca milyonda bir kısmına vakıf olabildiği vurgulanmaktadır. İnsan bilgisi, Allah’ın bildirdikleriyle sınırlı olup bunun ötesindekileri bilme gücüne sahip değildir.2 Hazreti Musa (aleyhisselâm), mucizeler ufkunda dolaşırken Tur Dağı’nda Rabbini görmeyi dilemiş; fakat Rabbin dağa tecellisi sonucunda, dünyada O’nu görmenin mümkün olmadığını anlamış ve bu imkâna muhalif talebinden dolayı tövbe ederek Rabbine yönelmiştir.3
Bilim ve teknolojinin ilerlemesiyle “Artık her şeyi bilir ve açıklayabiliriz.” düşüncesi, yaratıcıya karşı bir küstahlık ve haddini bilmezlik olarak değerlendirilir. Bediüzzaman Hazretleri, çağımızda gelişen araştırmalar ve buluşlar karşısında nesillerin nasıl bir inanç tavrı takınması gerektiğini anlatmak üzere “Mu’cizât-ı Ahmediye” risalesini kaleme almıştır. Bu eserinde, Peygamber Efendimizin en sahih mucizelerini açıklamış ve insanların yaşayabileceği inanç zafiyetlerine karşı bu mucizeleri adeta bir panzehir gibi kullanmıştır.
Bir hadis-i şerifte اَلسَّمَٓاءُ مَوْجٌ مَكْفُوفٌ “Sema dalgaları karardâde olmuş (durulmuş ve karar kılmış) bir denizdir.” buyrulmuştur. Bediüzzaman Hazretleri bu hadisi temel alarak esir maddesi ile ilgili önemli açıklamalar yapmıştır. Bu ifade, kâinatın dalga özelliği taşıdığına işaret etmektedir.4
J. B. Hartle ve ünlü fizikçi S. W. Hawking, “Wave Function of the Universe” başlıklı makalelerinde, parçacıklar yerine kâinatı bir “dalga denizi” olarak ele almış; evreni, kuantum düzenlerinin titreşimleri şeklinde açıklamışlardır. Bu sebeple “Kâinat bir dalga denizidir.” ifadesi, “kuantum alanı denizi” anlamında daha isabetli bir yaklaşımı ifade etmektedir.5-6
Pozitif bilimler olan fizik ve matematik kanunlarında; kütle çekimi, ışık, ısı, manyetik ve elektrik alanların dalga biçiminde yayıldığı ölçülüp gözlenebilmekte, ayrıca bu olgular matematiksel denklemlerle de ispatlanmaktadır. Üstelik bu dalgaların prensipleri, günlük hayatta teknoloji ve mühendislik uygulamalarıyla da kullanılmaktadır.
İstatistiksel matematik bilimi, peygamber mucizelerinin gerçekleşme ihtimalini de bilimsel hakikatlerin dışında görmeyip, onların mümkünlüğünü kabul eder. İhtimaller (olasılık) matematiği, rastgele değişkenlerin sonucu değildir; aksine, tabiat kanunlarının geçerli olduğu durumlarda tanımlanır. Bazı kelâmcılar ve araştırmacılar, mucizelerin bilime aykırı olduğunu ileri sürmekle beraber, mucizelerin aklen aksinin ispatlanamayacağı üzerinde durmaktadırlar. Günümüzde ise bilimde indeterminist (belirsizlikçi) gerçekliklerin giderek daha fazla kabul gördüğü gözlenmektedir. Determinist yani kesin sebep-netice odaklı düşünceler, Kopernik, Galileo ve Newton gibi bilim insanlarıyla temellenmiş olsa da bu yaklaşım eleştirilmiştir. Başta İmam Gazzâlî olmak üzere pek çok düşünür, kâinatın işleyişini açıklayan kuantum mekaniğine dayalı yorumların da gösterdiği gibi, yaratılmışlar arasında sebep ile netice arasında zorunlu bir ilişki bulunmasının şart olmadığını savunmuştur. İngiliz natüralist Robert James Berry ise “Mucizelere inanmak için yüksek bilgi veya özel bir imana gerek yoktur; yalnızca Allah’ın yüceliğine inanmak yeterlidir.” demektedir.7-8
Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm) eliyle gerçekleşen Kızıldeniz’in yarılması hadisesi bir mucize olarak kabul edilir. Bu olay, modern ihtimaliyat ve istatistik bilimiyle de incelenmiştir. Bu durum, tabiat kanunlarının dışında değil; bilakis, yaratılışın içinde yer alan tabiat kanunlarının bir parçası olarak değerlendirilmektedir. İhtimal hesaplarına göre, şu an içinde olduğumuz kâinatın mevcut düzeniyle var olma ihtimali yaklaşık olarak P≈10^(〖-10〗^123 )’tür. Bu ise yokluğa çok yakın bir ihtimal olarak kabul edilir.9 Buna rağmen biz bu düşük ihtimalle bile olsa, yaratılışın ve var olmanın hazzını hissedebiliyoruz.
Hazreti Musa kıssasında, Kızıldeniz’in yarılarak kuru bir yol oluşturması ve İsrailoğulları’nın yarılan denizden geçmesi olayı ise bilimsel açıdan P ≈ 10⁻⁸ – 10⁻¹⁰ arasında bir ihtimalle açıklanmaktadır.10 Bu hesaplamalarda farklı yöntemler kullanılmış olsa da ortaya çıkan sonuç dikkat çekicidir: Kâinatın bu düzen içinde var olma ihtimali, Peygamber mucizelerinin gerçekleşme ihtimalinden daha düşüktür. Dolayısıyla yaşadığımız kâinat gerçek olarak kabul edilerek, “Sadece gördüğüme inanırım; anlatılan mucizeler geçmişten kalma masallardır.” şeklindeki bir inkâr düşüncesi, aklı gereği gibi kullanmamanın ifadesidir. Bilim ve ilim, aksine, aklın sınırlarını genişleterek insanı hakikate yaklaştırmaktadır.
Bediüzzaman’a Göre Şakk-ı Kamer (Ayın Yarılması) Hadisesi
Ayın ikiye ayrılması veya diğer peygamber mucizeleri üzerine, nasıl inanılması gerektiğini inkâra mahal bırakmayacak şekilde açıklayabilmek için bir düşünce metodolojisi geliştirmek mümkündür. Risale-i Nur’da, özellikle 19. Mektup’ta, Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) mucizeleri tafsilatlı bir şekilde anlatılmıştır. Ayın yarılması hadisesi üzerinden inanış metodolojisini şu şekilde sıralayabiliriz:
Birincisi: Ayın ikiye yarılması hadisesinde, o dönemdeki inkârcıların olaya bizzat şahit oldukları, fakat bunu tamamen reddetmedikleri bilinmektedir. Eğer böyle bir olay hiç yaşanmamış olsaydı, bu iddia tarih boyunca güçlü bir şekilde tartışılarak günümüze kadar ulaşırdı. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de, “Kıyamet saati yaklaştı, Ay bölündü. Ama o müşrikler her ne zaman bir mûcize görseler sırtlarını döner: ‘Bu, kuvvetli ve devamlı bir büyüdür!’ derler.” buyurulmaktadır.11 Mucizeleri inkâr edenlerin, vakanın yaşandığı dönemin şahidi olan kimselerden olumsuz bir delil getirmeleri gerekirdi. Oysa siyer ve tarih kaynaklarına bakıldığında, bu mucizeyi reddeden herhangi bir sağlam rivayetin nakledilmediği görülür.
İkincisi: İnsanın her şeyi bizzat yerinde görüp inanması mümkün değildir. Mesela Serendib adasında yaşanan olayları ya da Bermuda Şeytan Üçgeni’nde geçmişte kaybolan gemi ve uçak vakalarını hep haberler ve rivayetlerle biliriz. Bu bölgelerdeki manyetik alanların pusulaları şaşırttığına ve bu yüzden kayalık bölgelerde kazalar yaşandığına, oraya gitmeden, aktarılan bilgilere göre inanırız. Aynı şekilde hiç şahit olmasak da doğruluğuna inandığımız insanlardan gelen aynı hadiseye ait çok sayıdaki ortak ifadeye inanırız. Çünkü “Bu kadar insan yalanda ittifak etmez.” düşüncesi aklen bizi ikna eder.
Buna benzer biçimde, Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek elinden su akması, hutbe sırasında kuru direğin ağlaması, taş ve ağaçların O’nu tanıyıp selam vermesi gibi hadiseler de en sahih kaynaklarla nakledilmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır. Bu da peygamber mucizelerinin mümkünlüğünü teyit eder.
Üçüncüsü: Mucizelerde herhangi bir zorlama veya cebir söz konusu değildir. Bunlar, inanmayanları ikna etmek ve inananların imanını kuvvetlendirmek için verilmiştir. Eğer mucizeler, aklı tamamen ortadan kaldıracak ölçüde açık ve zorlayıcı olsaydı, bu durum “Akla kapı açmak, fakat ihtiyârı (tercih, seçim) elinden almamak” sırrına ters düşerdi. Bu da “teklif sırrı” denilen imtihan hikmetini ortadan kaldırırdı.
İnsanın düşünme ve irade gücünün elinden alınmaması, yaratılışın en temel gereğidir. Bu sayede insan, aklı ve iradesiyle tercihte bulunur, inancını seçer. Mucizeler ve olağanüstü hadiseler çoğu zaman nakiller dışında izlenemez hâle gelmiştir. Bunun gâyesi, akla kapı aralamak; fakat iradeyi devre dışı bırakmamaktır. Eğer ay ikiye ayrılıp öylece kalsaydı, bunu gören herkes mecburen inanırdı. Böylece Ebû Cehil gibi kömür ruhlu ve Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallâhu anh) gibi elmas ruhlu insanlar bir seviyede kalıp, sırr-ı teklif zayi olur, aralarındaki fark asla ortaya çıkmazdı.
Dördüncüsü: Mucizeler, özellikle ayın ikiye yarılması gibi semavî olaylar, çok ince nüanslar taşır. Böyle bir olaya şahit olabilmek için belirli şartların oluşması gerekir. Vaka gece gerçekleştiği için gaflet hâlinde bulunanların sayısı fazla olabilir. Ayrıca havanın bulutsuz ve açık olması da gözlemi kolaylaştıran bir unsurdur.
Bazı inkârcılar, bu mucizenin başka kıtalardaki kaynaklarda yer almamasını delil olarak göstermişlerdir. Oysa ayın yarılması hadisesi sırasında, dünyanın yalnızca bir bölümü -muhtemelen dolunayı görebilen Arap Yarımadası ve 30°- 60° doğu meridyenleri arasındaki bölge- olaya şahit olabilmiştir. Diğer kıtalarda bu gözlem mümkün olmadığından, onların kaynak gösterememesi tabiîdir.
Beşincisi: Peygamber mucizelerinin gayesi, risaletin tasdiki ve peygamberlik dâvâsının tenviridir. Risalet, peygamberlerin Allah’ın mutlak hâkimiyetini insanlara bildirmek üzere gönderilmesidir. Bu sebeple, akla ve iradeye kapı aralanır; insanı mecbur bırakacak, hürriyetini elinden alacak unsurlar bulunmaz. Peygamber Efendimizin Velâyet-i Kübrâ olarak ifade edilen mânevî üstünlüğünün delilleri arasında Mi’rac ve ayın ikiye ayrılması gibi semavî hadiseler yer alır.
Bu bağlamda, Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) mümtaz kişiliği, ayın açılmış iki nuranî kanadı gibi; risalet (yani peygamberlik vazifesi) ve velayet (veliliği, yani Allah dostluğu) gibi bu iki ziyâdâr cenâh (parlak, ışıklı kanat) ile evc-i kemâlâta* uçmuş, tâ Kab-ı Kavseyn’e** çıkmış. Bu da onu, bütün varlıklar nezdinde bir iftihar vesilesi ve müminlerin gönlünde sevgi ve muhabbetin merkezi hâline getirmiştir.12
___
*Evc-i kemâlât – Mükemmelliklerin zirvesi, doruğu.
**Kab-ı Kavseyn – İki yay uzunluğundaki mesafe. Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç’ta Cenab-ı Hakk’a yaklaştığı, mahiyeti bizce meçhul makam. İmkân ve vücûb arası.
Kaynaklar
Cin sûresi, 72/26-27.
Bakara sûresi, 2/32.
A’râf sûresi, 7/143.
Bkz.: Tirmizî, 58. Sûrenin Tefsiri, 1; Müsned, 2:370; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 8:132. (Ayrıca, bkz.: Bediüzzaman Said Nursî, “İki Mes’ele-i Mühimme’dir” Lemâlar, 12. Lem’a, Süreyya Yay., Şubat 2019, s. 97.
Licata I. (2025): The Elementary Particles of Quantum Fields, https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC8623095/ (Erişim: 23 Haziran 2026).
Hartle, J. B., Hawking S. W., “Wave Function of the Universe”, https://journals.aps.org/prd/abstract/10.1103/PhysRevD.28.2960 (Erişim: 23 Haziran 2026).
Gazzâlî, M. (2005): Filozofların Tutarsızlığı, çev. Mahmut Kaya & Hüseyin Sarıoğlu, Klasik Yayınları, İstanbul, 17. mesele, s. 166-177.
Hoefer, C., “Causal Determinism”, Stanford Encyclopedia of Philosophy, https://plato.stanford.edu/entries/determinism-causal/ (Erişim: 23 Haziran 2026).
Penrose, R. (2004): The Road to Reality: A Complete Guide to the Laws of the Universe, Jonathan Cape.
Carl Drews & Weiqing Han (2010): “Dynamics of Wind Setdown at Suez and the Eastern Nile Delta”, PLoS ONE, 5(8): e12481.
Kamer sûresi, 54/1-2.
Nursî, B. S. (2019): Mektubat, 19. Mektup / “Şakk-ı Kamer Mu’cizesine Dairdir”, Süreyya Yayınları, s. 298-304.

Bu yazıyı paylaş