Selam yurdundan uzak düşen insan, aslî menzilinin özlemini derinden hisseder.
Ruh, kendi kaynağını arar; bu arayışın yankısı kimi zaman hüzün, kimi zaman da sessiz bir umut olur.
Victor Hugo da sürgün yıllarında bunu hissetmişti ve Les Chants du Crépuscule’de fısıldamıştı:
“Oh! je voudrais m’envoler vers ma patrie perdue…”
(Ah! Kaybolmuş yurduma kanatlanmak isterdim…)
Fânî sevdaların çemberindeyiz. Çevremizde acılı çığlıklar, ölümcül feryatlar, sessiz kırgınlıklar, umutsuz bakışlar, solgun çehreler kol geziyor.
Sahte gülücükler ardında hafakanlı yürekler, sevinçli tavırlar ardında korku ve endişe dolu ürkek kaçışlar hissediliyor.
Bunu anlamak için psikolog olmaya gerek yok.
Alıngan insanların hassas ve kırılgan tabiatları, her sözün içinde bir hinlik aramaları; hep kirli, hep lekeli, hep bulanık bir nokta görmek isteği, insanı toplum bazında bir kısım hastalıkların bulunduğu düşüncesine çekiyor.
Gerçek sılayı unutmuş bir şair olan Kemalettin Kamu bu iç daralmasını meşhur “Gurbet” şiirinde şöyle dile getirir:
“Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde.”
Bunun sebebi nedir? Neden bu iç karmaşası, niçin bu fersiz bakışlar ve umutsuz iç çekişler?
İnsanlar neden zikzak bir çizgide yürüyor? Niçin gülerken içleri kan ağlıyor, hangi sebepten bunalım anaforları içinde kıvranıyor, yanıyor, kavruluyorlar?
Bu yalnızca gurbet acısı mı?
Asıl yurttan uzak düşüp adresini unutmanın kaybolmuşluğu mu, yoksa bulunduğu yerdeki vakumların, girdapların içinde boğulma perişaniyeti mi?
Rainer Maria Rilke’nin Herbsttag şiirindeki şu dize burada yankılanır:
“Wer jetzt allein ist, wird es lange bleiben.”
(Şimdi yalnız olan, uzun süre yalnız kalacak.)
Dalından kopan meyve, ağaçtan kopan dal ya da budaktan düşen çiçek nasıl solmaya mahkûmsa; insan da ruhun yaşadığı gurbette bu hazan ikliminde sararıp solabilir.
Hele selam yurdundan bir esinti yoksa, bir muştu duymuyorsa, pamuk ipliği kadar bir irtibatı bile bulunmuyorsa; geldiği yurdun can veren, huzur ve saadet sunan suyundan, havasından yıllar yılı uzakta kalmışsa elbette solmak mukadderdir.
Goethe’nin Wilhelm Meister’deki o meşhur sorusu kulağa gelir:
“Kennst du das Land, wo die Zitronen blühn?”
(Biliyor musun limonların çiçek açtığı o ülkeyi?)
Ve tam bu noktada, cennetten kovulan insanın hissiyle yankılanan bir başka Batılı ses yükselir:
John Milton, Paradise Lost’ta Âdem ile Havva’nın yitik cennetten çıkışını şöyle anlatır:
“The world was all before them, where to choose
Their place of rest, and Providence their guide:
They hand in hand with wandering steps and slow,
Through Eden took their solitary way.”
(Bütün dünya önlerinde duruyordu,
Sığınacak yerlerini seçmeleri için.
İlâhî takdir rehberdi onlara;
El ele, yavaş ve ürkek adımlarla
Aden’den ayrıldılar yalnız yollara.)
Bu kurtuluş reçetesi arayanlar için bir işaret ve beşarettir. Şiir ayrılığı sunarken, yurduna dönmek isteyenler için de evin adresini insan kalbine bir not şeklinde takdim eder.
Özetle şöyle diyebiliriz:
Unutmak veya unutmak için gayret etmek, bu konuda insanın bir çıkmaza girip, fena ve fani olan diyarda kaybolmasına sebep olabilir. Zira maddenin dar çemberinde kıvranan melek dahi olsa, bir gün şeytanî bir değişime uğrayabilir.
Ölü ve ölgün bir dünyanın, seraplardan ibaret bir çölün elbette insanı da zamanla kendine benzetmesi mümkündür.
İnsan, beslendiği yere; oranın gıdasına, yudumladığı suyuna ve havasına benzemeye başlar bir süre sonra.
Bülbüller arasında karganın bülbülleşmesi mümkündür; kargalar arasında bülbülün de “Sarı öküzün yanında ya huyundan ya tüyünden kapar.” kaidesince kargalaşıp o bahar özlü terennümü kaybetmesi gayet normaldir.
Ne var ki her gurbetin içinde yine de bir sıla kıvılcımı vardır.
W. B. Yeats’in The Lake Isle of Innisfree’deki umut dolu çağrısı bu hissi pekiştirir:
“Kalkıp gideceğim şimdi, gideceğim Innisfree’ye,
Kilden ve dallardan küçük bir kulübe kuracağım orada;
…
Ve orada biraz huzur bulacağım, çünkü huzur yavaşça iner.”
Selam yurdunun hiç olmazsa mevkutesi olan hak ve hakikat kitabını okuyup, oranın hayalleriyle bile yaşasa kişi; bu hafakanlardan, bu derbeder hâlden, kırılgan tutumdan kurtulabilir.
Bazen hayaller kişiyi bir sanal seraya çekerek orada canlı kalmasını bile sağlayabilir.
Ama ruhun kanatlarıyla bir de o diyarlara yolculuk yaparsa; kalbin ayaklarıyla o yurdu minik yürüyüşlerle bile yoklasa, eremese bile bir umut öpücüğü kalbi diri tutabilir.
Ruhu kaostan nispeten kurtarabilir ve insan yorgun da düşse, yer yer teselli kasesinden içtiği bengisularla canlı kalabilir.
Evet, selam yurdundan uzakta insana ne kelâm tesir eder ne de yasların ve matemlerin farklı tınıları, şarkılar, türküler…
Veya iğneli fıçı içinde yudumlanan fânî zevkler ve eğlenceler…
Maddenin pranga ve zincirlerine vurulmuş kişilerin paslı, küflü ruhunun, beyhude uçmak için çırpınan kanatları bu girdaptan çıkmaya yeterli bir hamle olamaz.
Hürriyet tam olmalı.
Gurbette sıla hasretiyle yanmak bile, unutmanın ve maddeleşip gitmenin yanında daha diriltici, daha ruh verici, daha umut aşılayıcıdır.
Hiç olmazsa gurbette olduğunu bilir insan; yanıp kavrulsa da diri bir yanı vardır, bir dalı, bir çiçeği, hayat belirtisi sunan…
Oradan filiz verebilir; bir tohum çatlayışıyla yeniden ayağa kalkıp sıla ufkuna kanatlanabilir.
O menzillere erme gayretiyle hayatın zorluklarına dayanır; maddenin baskısını mananın gücüyle itebilir.
Altında kalıp ezilmez, maddeleşip cansız düşmez.
Bu çölün bir vahasından bir damla umut yudumlasa bile canlı kalır, sonsuzluk illerine revan olur.
Hele hele kendi gibi düşünen, hisseden kişilerle el ele gönül gönüle olmak bu yaraya güzide bir merhemdir…
Yahya Kemal, madde çölünde kavrulmuş bir ruhun bu hasretini “Sessiz Gemi” şiirinde içli ve güzel bir tarzda dillendirmiştir. İlk olarak şiire;
“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.”
mısralarıyla başlamış, hattâ o yurda ulaşmanın ilk çıkış noktasını bir limana benzeterek bu susuzluğa bir bakıma çağrışım yapıp, ardından o yurt için bir güzelleme sunar gibi şiirini şu mısralarla bitirmiştir:
“Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.”
Evet, selam yurdundan uzakta kalmış nefsim…
Sen de bu diyarda solup gidebilirsin.
Dikkat et! Bu devvâr-ı gaddar -acımasız felek- nicelerini soldurup bir kenara atmıştır; suyunu çıkarıp posasını yokluğa savurmuştur.
Dikkat et! Hak’tan gelen muştulu mektuplar gibi sana teselli sunan kitaba sarıl.
Onu oku, ahkâmını ruhuna doku, hayatına hayat yap; onun rotasında hareket et.
O bildirgenin bir dalgıç gibi oksijen tüpünü sırtına yükle, hortumunu ağzına al ve bu fena okyanusunda boğulmaktan kurtul.
Ve nihayet, selam yurdundan gelen ilâhî çağrıyı asla unutma; Kur’an-ı Kerîm bu dönüşü şöyle müjdeler:
“Yâ eyyetühe’n-nefsü’l-mutmainneh:
İrci’î ilâ Rabbiki râdıyeten mardıyyeh.
Fedhulî fî ‘ibâdî
Vedhulî cennetî”
(Fecr, 89/27-30)
Ey itminan bulmuş nefis! Rabbine, O’ndan razı ve O da senden razı olarak dön.
Kullarımın arasına katıl. Cennetime gir!
Bu âyet, bütün gurbetlerin ötesinde, gerçek sılanın ve ebedî selam yurdunun sesidir, sözüdür; ezel ve ebedi kuşatan ilahî kudretin, merhametin diriltici nefesidir…