Kolumdaki saat 17:03’ü gösterdiğinde koşturmaktan nefes nefeseydim. 17:03. Memurlar şehri Ankara’da bunun ne anlama geldiğini burada yaşamayan bilmez. Az sonra daireler boşalıp ışıklar kapanırken duraklar dolup otobüslere taşacak ve üzerimde adımın yazmadığı tüm o koltuklar üçer beşer kapışılacaktı. Ve ben, Kızılay’da park yeri yok diye bir ay önce arabasını satma çılgınlığını gösteren ben, bu yarışta geride kaldığım her bir dakikanın bana trafik, yol ve ter olarak geri döneceğinden emindim. Fakat pes etmeye de hiç niyetim yoktu. Yaşamın yarışa dönüştüğü bu şehirde bugün de evin kapısındaki ipi göğüsleyecek, akşam yemeğinde eşime ve çocuklarıma azmin zaferini anlatırken en azından yüzüm kızarmayacaktı.
Gel gelelim ne kadar hızlı koşarsam koşayım yine de trafik lambasındaki o yeşil adama yetişememiştim. Bana el sallama nezaketini dahi göstermeden gözlerimin içine baka baka yürüyüp gitti vicdansız… Onun bu umursamaz tavırlarına kızgınlığımı gölgede bırakansa yerine dikilen kırmızılı adam oldu. Hani şu hiç acelesi olmayan, “Dur bakalım! Rahat ol, soluklan hele.” diyen adam… Nefesimi toplamam için gerekli zamanı hesapladığı yetmiyormuş gibi bir de hemen üzerindeki kırmızı led ışıklarla gösteriyordu: 120… 119… 118… Şaka mıydı bu? 2 dakika! “Hayatta beklemem!” deyip cadde aşağı yürümeye başladım. Trafiğin biraz seyreldiği yerde, görenlerin ayıplamaları pahasına karşıdaki durağa seğirtiverecektim.
Bir gözümle akan arabaları diğeriyle kaldırımdaki yayaları kolladığım sırada, yaptığım onca saniye ve dakika hesaplamalarından olsa gerek cadde üzerindeki vitrinlerden biri dikkatimi ve hatta biraz da hayretimi çekti: Camın hemen arkasına yerleştirilmiş yaklaşık bir metre boyunda dev bir kum saati. Kuyumcuların yan yana dizildiği bunca dükkan arasında ne kadar garip durduğunu tahmin edersiniz. Tabi ilk işim kafamı kaldırıp tabelaya bakmak oldu: Zaman Kuyumcusu. Hemen altında da bir slogan: Vakit nakittir. Hâlâ tüm bunların yeterince garip olmadığını düşünüyorsanız bir de kapıdaki yazıyı okumanızı tavsiye ederim: Zamanınız değerinin altında alınır, değerinin üstünde satılır!
Merakımın beni içeri sürüklemesine izin vermeden önce yolun karşısındaki durağa bir daha baktım. Kıvrıla kıvrıla alttaki durağın yolcuları arasında kaybolan kuyruktakiler; topluca kırmızıları çekmişler, hep bir ağızdan, “Sen rahatına bak! Biz bekleriz.” der gibiydiler. Yorgunluktan ayakta duramayıp çantasının üzerine çöken biri hariç! O, “Araba almanın vakti geldi.” diyordu açık açık… Sonuçta, akşam yemeğine biraz gecikmekten başka kaybedecek bir şeyim olmadığını düşünüp arkamı döndüm. Hem kim bilir, belki de evdekilere anlatacak farklı bir hikaye bulurdum. E, her gün her gün azmin zaferi de bir yere kadar…
Kapıyı açtığım anda kulağımı gıdıklayan hoş zil tınısını, duvarları çepeçevre saran saatlerin tik takları takip ederken burnuma gelen rutubet kokusuyla manzara tamamlanmıştı. Ve benden bu manzarayı tek kelimeyle ifade etmem istense herhalde bu, “nostalji” olurdu. Karşımda duran ahşap tezgahın hemen arkasında aralık kalmış kapının ardından “Geldim, geldim…” diye bir ses vızıldadı. Daha sahibini görmeden kimliğini ele veren; cılız, ihtiyar, titrek bir ses… İhtiyar, kapıyı açıp tezgaha doğru birkaç adım yürüyünce tarife bir detay daha eklendi: Titrek, cılız ve topaldı.
― Buyur delikanlı, deyince bir süre ne buyurmam gerektiğini düşündüm ister istemez. Ha bir de “delikanlı” hitabına en son ne zaman muhatap olduğumu. Otuza, küsur katalı neredeyse beş sene olunca şaşkınlığım bana göre doğaldı. Bu zihnî geveleyişin akabinde ağzımdan çıkan ilk sözse,
― Zaman Kuyumcusu, oldu. Saçmaladığımı anlar anlamaz da suratımda patlayan o aksi
― Evet, sorusuna takılmadan devam ettim:
― Dükkanınızın ismi, sloganı ve özellikle de kapıdaki şu yazı dikkatimi çekti. Sonra içeri girip bu saatleri görünce iyice meraklandım. Bu sıradaki dükkanların neredeyse tamamı kuyumcu. Yani bildiğimiz kuyumcu. Altın alır, bilezik satarlar. Fakat sizin ne iş yaptığınızı anlayamadım. Sakıncası yoksa, deyip tam konuya gireceğim sırada kapı açılıverdi.
İhtiyarın bakışlarından çıkardığım sonuç içeri girenin yabancı olmadığıydı. Öyle olmalı ki; adam bir hayırlı işler dahi demeden doğruca tezgaha yürüdü, yanında getirdiği silindir şeklindeki deri çantayı ihtiyarın önüne koydu ve içinden bir kum saati çıkarıp itinayla tezgahın üzerine yerleştirdi. İşte o an ikisinin de gözleri parlayıverdi. Ne yalan söyleyeyim, benimkiler de… Zira saatin içindeki kum, altın rengindeydi. Sadece rengi mi?
İhtiyar,
― Bu seferki gayet iyi, ancak yine de emin olmak lazım, derken tezgahın altından birkaç alet edevat çıkarıp kum saatinin üzerindeki kısmı açarak içindeki tozdan bir miktar aldı ve siyah bir kutuya yerleştirdi. Üç beş saniye sonra da cihazın üzerinde yazan rakamı söyledi: 18 ayar.
Fakat adam bundan pek memnun kalmamış gibiydi:
― Ne, 18 mi? En az 22 ayar bu!
― İşte, inanmıyorsan kendin bak!
İhtiyarın elindeki siyah kutunun dijital ekranında yazan rakama bakan adam şaşırmışa benziyordu:
― Bunları toplayabilmek için aynı anda dört kişiye peş peşe üç fıkra, iki askerlik hatırası anlattığım yetmiyormuş gibi bir de dünkü maçı özetlemek zorunda kaldım. Şimdi sen kalkmış, 18 diyorsun. Olacak şey değil!
İhtiyar, konuşmaya dahi lüzum duymadan, “İşine gelirse!” der gibi salladı omuzlarını. Adamın bakışlarındaki çaresizlik, ihtiyarın özgüvenini doğrular nitelikteydi. Zaten durumu kabullenmesi de fazla uzun sürmedi:
― Peki, ne yapalım? Parayı ver, saati de doldur.
Sizi bilmem ama buraya kadar olup bitenlerden hiçbir şey anlamamıştım. Sorularımın cevabını adamın dükkandan çıkışına ertelerken dört açtığım gözümün ikisi satıcı da diğer ikisi de alıcıdaydı, tabi ne alıp sattıklarını hâlâ anlamadan! Altın tozu bir kutuya özenle boşaltıldıktan sonra yeri bildiğimiz kumla doldurulup saatin kapağı tekrardan kapatıldı. Adamın, elinde silindir çantayla kapıdan çıkışını ilan eden zil sesini duymamla sormam bir oldu:
― Neydi şimdi bu?
― Ne olacak, ticaret.
― Tamam, orasını anladım da neyin ticareti bu?
― Bekle, geliyorum…
İşe bakar mısınız? Adam “Bekle!” diyor ve bekleyeceğimden emin bir tavırla arkasını dönüp kapıdan çıkıyor. Fakat işin doğrusu beni asıl kızdıran ne biliyor musunuz? Bu emrivaki kabalığa rağmen hâlâ orada dikiliyor olmam. Bırak merakını, al onurunu, çık git, değil mi? Değil işte! Bendeki gibi hastalık sınırını zorlayan bir merakınız varsa bu o kadar kolay olmayabiliyor. Çocukluk yıllarımdan bir örnek, beni anlamanızı kolaylaştıracaktır, eminim.
Bize yemek yedirmek annem için bir çileye dönüşünce taktiği hiç değişmezdi kadıncağızın. Kardeşimin, tabağındakileri bitirmesini ucuz bir şeker vaadiyle sağlayabilirdiniz. Fakat bana gelince strateji girerdi devreye. Önce basit bir bilmece sorulur, sonra küçük aklımın üretebileceği tüm cevaplar sabırla beklenir ve nihayet sanki hayatın sırrını ihtiva eden o tek kelime boş tabak görünce müjdelenir: Neymiş efendim? Buz! Vay canına…
Bu arada kuyumcu, hayatın sırrıyla değilse de elinde bir kum saatiyle çıkageldi. Kumlar yukarı gelecek şekilde çevirip tezgaha koyduktan sonra da bana döndü.
― Evet delikanlı, ne diyordun?
― Az önceki adamla yaptığınız şu alış veriş. Neydi o öyle Allah aşkına?
― Kapıda da yazdığı gibi: Bana getirdiği zamanı değerinden aşağı satın aldım.
― Zamanı satın mı aldınız?
― Niye şaşırdın ki?
― Ah, ne bileyim? Zaman yani bu! Nasıl alınıp satılsın ki?
― Eskiden ben de diğerleri gibi altın alır satardım. Dünyadaki en kıymetli şeydi çünkü. Sonra bir gün düşündüm: Acaba altından daha değerli bir şey olabilir miydi? Cevap kulaklarımdaydı. Bak, bak, dinle!
Tik… Tak… Tik… Tak… Tik… Tak…
― Duvardaki saat dile gelmişti sanki. Zaman, diyordu, daha kıymetlisi yok! Gidip de gelmeyen, yeri dolmayan tek şey! Yolda acele ettiren, evde kıymeti bilinmeyen garip bir yanılgı… Beklerken geçmeyen, kavuştu mu durmayan esrarengiz bir algı… İşte o gün kararımı verdim: Zamandan daha değerli bir şey olamazdı.
― Peki o adam, müşterin, gelip de kendi zamanını mı sattı sana?
― Hayır, o zaman hırsızı. Başkalarından çaldığını bana satar. Ama ahmağa bak ki, benden aldığı parayla da gider, orada burada zamanını harcar. Hiç öğrenemeyecekler bu işi, hiç!
Duyduklarıma inanmakla inanmamak arasında gidip gelirken dükkanın kapısı bir kez daha açıldı. İhtiyar kuyumcunun çatılan kaşlarına bakılırsa gelenden hoşlanmamıştı.
― Kaç kere diyeceğim sana, bir daha buraya gelme, diye. Defol git dükkanımdan!
Dilenci kılıklı adam kapıda durmuş, ceketinin altından çıkardığı kum saatini gösteriyordu:
― İşte, işte bak altın! 24 ayar altın!
Aklî dengesini yitirmiş hâli ve yalvaran bakışlarına rağmen ihtiyar kuyumcuda zerre taviz yoktu:
― Bak utanmadan bir de 24 ayar demesi yok mu? Altın nedir bilmesem, kumu yutturacak bana adam. Defol dedim sana, defol!
Zavallı adam kapıyı kapatıp çıksa da gözü hâlâ içerideydi. Belli ki, “Yine geleceğim.” bakışlarıydı bunlar. Sormadan durur muyum:
― Kimdi o?
― Eski hırsızlardan. Milletten azar azar çalmak yerine hırs yapınca foyası meydana çıktı tabi. Ondan sonra da tutturdu, kendi zamanımı çalacağım, diye. Budala!
― Kendi zamanını çalmak mı? O nasıl olacak?
― Olmaz işte! Kaç defa söyledim; insan, kendi zamanını harcar, başkalarınkini çalar, diye. Ama gel de anlat! Her gün oturur saatin başına, akşama kadar alık alık bakar, sonra da çıkar gelir, al işte zamanım, diye. Anlayacağın; millet deliye, biz akıllıya hasret.
― Ya, ya, sizin de işiniz zor tabi! Yalnız burada eksik kalan bir şey var sanki: Aldığınız bu zamanları ne yapıyorsunuz?
― Şöyle söyleyeyim: Biz bu işin perakendecisiyiz. Bunun bir de toptancıları var!
― Toptancı mı? O nasıl oluyor?
― Çok basit! Şurada akşama kadar bana gelen tüm zamanı toplasan deri topu otuz, hadi bilemedin kırk saat eder. Buna karşılık sen bir de televizyon kanallarını düşün. Ya da internet sitelerini. Günde yirmi dört saati milyonlarca hatta milyarlarca insanla çarp. Hem de onlar çaldı mı kaliteli zaman çalarlar. Öyle bizim ki gibi 14, 18 değil; en az 22 hatta 24 ayardır her biri. Neyse, bu kadar yeter, diye sözü kestirip atarken ihtiyarın gözünün bir an tezgahtaki kum saatine kayması dikkatimden kaçmadı.
Daha duyduklarıma şaşırmaya fırsat bulamamışken ya gördüklerime ne demeliydi? Yer çekimine karşı koyamayan son kum taneleri de camdan ve hatta candan akıp giderken saatin alt yarısı neredeyse dolmuştu. O an garip bir sızı çöktü içime. Uzanıp tutmak istedim son tanecikleri. Benim taneciklerimi… Sanki bir ihanete uğramışlığın acısıyla döndüm kuyumcuya:
― Ne demek şimdi bu?
İhtiyar, menfî de olsa, zamanın kıymetini öyle iyi anlamış ki; değil soruma cevap vermek, cevabı bana ihale ederken bile sorusu tek kelimeydi:
― Sence?