Vücudumuzun hayatiyetini sağlıklı şekilde sürdürebilmesi için her biri müthiş birer sanat harikası olan organlarımız ve bunların teşkil ettiği sistemlerin işleyiş mekanizmaları akılları durduracak mükemmel bir uyum içinde yürütülür. Organlarımız yaratılış özelliklerine uygun olarak çalıştırıldığı müddetçe, sistemlerde bir aksama olmaz ve hayatiyetlerini uzun yıllar koruyarak hizmet ederler. Organlarımızın hepsi aynı yapıda değildir. Bir fonksiyonu en mükemmel şekilde edâ edebilmesi için bir organda birçok doku bir arada, aynı gayeye hizmet eden bir bütünlük içindedir. Dokular aynı vazifeyi yapmak üzere farklılaşmış hücrelerinin bir araya getirilmesiyle inşa edilmiş olup vücuttaki hastalık ve bozulmalar bu seviyede başlar.

Vücudumuzun bu mükemmel yapısı ve işleyişine rağmen iç ve dış çevremizde yaşayan, gözle görülmeyen milyonlarca başka biyolojik varlıklar da vardır ve bunların büyük bir kısmı ile doğduğumuzdan itibaren bir etkileşim içinde hayat sürdürmekteyiz. Nedir bu biyolojik varlıklar? Çoğunluğu mikroskobik ebatta olan bakteri, mantar ve virüsler ile birlikte bazıları gözle de görülebilen zoolojik parazitler, vücudumuzun çeşitli doku ve organlarına girmiş ve yerleşmiş olarak hayat sürmektedirler. Kendileri çoğalarak hayat sürdürmek için bizim vücudumuzu kullanmak isteyen bu mikroorganizmaların güçleri karşısında aslında bugün hepimiz ölmüş olacaktık. Belki insanlık nesli devam etmeyecekti, fakat bunlara karşı sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Yaratıcımız Allah (celle celaluhu), bize vermiş olduğu çok mükemmel bir bağışıklık sistemi ile milyonlarca mikroorganizmanın bizi öldürmesine mâni olmaktadır.
Vücudumuzun güvenliğini temin etmekle vazifelendirilmiş bağışıklık sistemimiz, farklı seviyelerde tehditlerle başa çıkmak üzere gerekli donanıma sahip kılınmıştır. Dışarıdan gelerek sistemi çökertmeye kalkışan mikroorganizmalar ve parazitler gibi davetsiz misafirleri avlamak için düşmana göre uygun bir savunma stratejisiyle yaratılan bağışıklık sistemimizi, müdafaa ve hücum hamlelerinin aynı derecede önemli olduğu bir strateji oyunu olarak düşünebiliriz. Bu oyun basit, tek seferlik bir oyun değildir. Sürekli bilgi toplama, silah geliştirme ve asker eğitimi ihtiva eder. Kısacası, bu oyunda elenmeden kalabilmek için neferlerin daima kendilerini yenilemesi gerekmektedir.

 

Vücudun doğuştan gelen bağışıklık sistemi olarak adlandırılan genel savunma mekanizmaları, her şeyden önce bakterilerin veya diğer patojenlerin (hastalığa sebep olan faktörler) vücuda girmesini önleyen, cephenin birinci savunma hattı olarak düşünülebilir. En başta kalenin duvarları gibi olan derimiz, daha sonra kaleden düşmana atılan kızgın yağlar gibi kabul edebileceğimiz mukus, gözyaşı, tükürük ve asitler bu savunma hattına dâhildir. Solunum sistemi gibi hassas ve her an açık olan giriş noktaları, patojenleri yakalayan ve ardından bunları hapşırma veya öksürme yoluyla dışarı atan kalın, yapışkan mukus ile örtülüdür. Gözler gibi diğer hassas noktalar, sürekli gözyaşı ile yıkanır. Gözyaşı, gözlerin üstündeki bezlerde üretilir, burnun yakınından aşağıya doğru süzülerek akar ve steril bir ortam sağlar.

 

Bu en dış savunma hattını aşabilen patojenlerle mücadele etmek için iltihaplanma(enflamasyon) olarak adlandırılan bir mekanizma kullanmaktadır. İltihaplanmanın asıl gayesi deri yoluyla geçen patojenlerin kana ulaşmasını önlemektir. İltihaplanma, zedelenmiş doku içerisinde bulunan bağışıklık hücreleri (antikorlar) tarafından başlatılır. Bu bağışıklık hücreleri “devriye hücreleri” olarak düşünülebilir ve sadece kanda değil, vücudun her yerinde bulunurlar. Bu hücreler yabancı bir antijene (bir hücrenin veya virüsün moleküler parmak izi) rastladıkları anda, iltihabı tetikleyen alarmı çalar.

Fazla şiştiğinde bulunduğu bölgede ağrıya sebep olan iltihaplanmalar aslında bu mücadelede önemli bir savunma hattıdır. Mikroorganizmaların çoğaldığı ve zarar vermeye başladığı bölgeye doğru kan akışının artışı, kan pıhtılaşması ve makrofaj olarak isimlendirilen mikrop yiyici hücrelerin göçü o bölgede iltihabın sebebidir. Kan pıhtılaşması nispeten daha hızlı bir şekilde gerçekleşir, çünkü aktif olmayan pıhtılaşma faktörleri zaten mevcuttur ve yalnızca tetiğin çekilip olayın başlaması gerekir. Bu bölgede kanın pıhtılaşması, güvenlik ihlalini önler ve daha fazla hastalık yapıcı mikrobun vücuda girmesini engeller. Pıhtılaşmanın olduğu bu hadise mahalline göç eden ve karşılaştıkları bakterileri yakalayan makrofajlar, çok büyük bağışıklık hücreleridir. Bölgeye doğru artan kan akışı, antibakteriyel proteinler ve diğer beyaz kan hücreleri gibi desteklerin girişini kolaylaştırır ve hızlandırır. Hastalıklı bölgedeki kızarıklık, şişlik ve kabarmaların sebebi budur.

 

Bütün bu savunma mekanizmaları başarısız olursa ve patojenler kan dolaşımına girmeyi başarırsa, vücudun daha büyük ve tesirli silahları kullanmaktan ve cepheye sürmekten başka bir tercihi yoktur.  “Uyarlanabilir(adaptif)bağışıklık sistemi” olarak isimlendirebileceğimiz bu sistem, adından da anlaşıldığı üzere düşmanını bilip tanıması ve ona göre uyum gösteren bir strateji üretmesi bakımından eşsiz bir niteliktedir. Hastalık yapıcı her mikrobun güçlü ve zayıf noktaları mevcuttur. Bazıları antibakteriyel proteinlere direnç gösterirken, diğerleri makrofajlar tarafından fagositoza (canlı olarak yenilmeğe) karşı dirençlidir. İlk karşılaşmada, uyarlanabilir bağışıklık sistemi, patojeni yok etmek için farklı metotlar dener ve en tesirli olanı “kaydeder.” Daha sonra bu mikroba karşı tesirli olan spesifik antijeni depolar. Böylece, ikinci karşılaşmada, uyarlanabilir bağışıklık sistemi zaten ne yapacağını “bilir” ve hastalık yapıcı mikrobu (patojeni)anında ortadan kaldırır. Dünyanın en mükemmel savuş stratejilerinin sahne aldığı bu bağışıklık sisteminin faaliyetini biraz daha açabiliriz.

 

Uyarlanabilir bağışıklık sisteminde komandolar gibi farklı operasyonlar için yetiştirilmiş birçok özel hücre türü vardır. Her birinin kendine has farklı vazifeleri vardır. “Sitotoksik T hücreleri” bakterileri yok etmekle sorumludurlar. Bu hücreleri makrofajlardan ayıran bir özellik de nasıl aktif hale geldikleri ile ilgilidir. Makrofajların aksine, sitotoksik T hücreleri kendileri harekete geçmeyip, “yardımcı T hücresi” ismiyle anılan başka bir hücre tarafından uyarıldıktan sonra mikropları öldürmeye girişirler. Yardımcı T hücrelerinin temel hedefi, açma-kapama anahtarı gibi bağışıklık sisteminin düşman mikroplara karşı tepki vermesini sağlamak veya verilecek cevabı bastırmaktır. Bu yardımcı T hücreleri çok fazla söz ve hüküm sahibi olup bunların salgısı olmadan, uyarlanabilir bağışıklık sistemi tam olarak devre dışı kalır, yani hastalık âmillerine karşı vücut müdafaası sona erer.

Sitotoksik T hücrelerinin kendilerini diğer hücrelere tanıtmak için bir etikete ihtiyaçları vardır. Bu etiketleme veya tanıtma işlemi, antijen sunan hücreler (APC’ler)tarafından yerine getirilir. APC’ler, bakteriler tarafından kanda bırakılan yabancı antijenleri (mikroba ait protein veya bir parça) bulduklarında, önce kendi zarlarına yapıştırırlar. Daha sonra onları, tıpkı polislerin ARANIYOR posterlerinden suçluları tespit ettikleri gibi, sitotoksik T hücrelerine vermeye başlarlar. Mikrobu tanıtıcı bu parçayı yakasına takan sitotoksik T hücreleri, kanda dolaşırken karşılaştıkları mikropları yakalayıp kontrol eder ve etiketin uygunluğunu gördüğü zaman hemen o bakteriyi öldürürler.

Sitotoksik T hücreleri ile makrofajlar arasındaki ikinci bir fark ise düşmanı nasıl öldürdükleridir. Makrofajlar, bakterileri fagositozla yani canlı canlı yiyerek öldürdükleri halde, bunlar bakterinin zarına tüp veya ince bir boru şeklinde bir protein sokarlar. İçinde bulunan sıvılar dışarı akan bakteriler büzülür, kurur ve ölürler.

Vücut hastalıktan kurtulup iyileştikten sonra, kanun kaçağı gibi kanda dolaşan mikrop atıklarının çoğu yok edilir. Ancak birkaçı tutulur ve ileride yeni bir mikrop saldırısında tanıma problemi olmadan devreye girmeleri için, hafıza B hücrelerinde saklanır edilir. Hafıza B hücreleri,bağışıklık sisteminin arşivine benzer, çünkü uzun ömürlüdürler ve kemik iliğinin derinliklerinde korunur. Her bir bakterinin dosyası, hızlı tanıma ve tespit etme adına resimli etiketi önde duracak şekilde bu hücrelerde tutulur. Vücut gelecekte tekrar aynı tip bakteriler ile karşılaşırsa, bağışıklık sistemi onları tanımaya çalışmak için hiç zaman kaybetmez. Mikrobu hızla tanıma işleminden sonra biz farkında bile olmadan onlar ayıklama işlemini başlatırlar ve herhangi bir hastalık belirtisi bile göstermeden onlar mikropları öldürmeye başlamış olurlar. Mikropların sayısı az ise biz hasta olmadan işlem bitirilir, ama mikropların sayısı onların başa çıkacaklarından fazlaysa, bu takdirde hastalık belirtileri gösteririz ve aynı anda yedek birliklerden yeni askerler kana verilerek mücadeleye katılır. Aslında, bu mekanizma aşı olmanın temel mantığını teşkil eder. Mikropların ölü ya da zararsız parçaları vücuda enjekte edilir, aşı ile alınan bu ölü mikrop parçaları, hafıza B hücrelerinin arşivine kaydedilir ve biz de o mikrobun sebep olacağı hastalığı yaşamadan hayatımızı sürdürürüz.

Bu arada bakterilerin de bizim bu savunmamıza karşı birkaç gizli planı bulunmaktadır. Neticede onlar da canlıdır ve Allah onlara da hayatta kalmaları ve çoğalmaları için bazı potansiyeller vermiştir. Bakterilerin bu konudaki en büyük silahları kendilerinde ciddi bir problem yaşamadan genetik materyallerini değiştirebilme imkânlarıdır. Aslında genetik materyalin (DNA) değişmesi yani mutasyon, bizim gibi canlılar için büyük sıkıntılara sebep olabilecek kusurlu veya arızalı yapı değişikliklerine sebep olması açısından zararlıdır.

Fakat bakteriler tek hücreli canlılar olduklarından bütün sistemleri bu tek hücrenin içindedir. Dolayısıyla bu genetik değişikliklerin yapılarında sebep olacağı farklılıklar bazı fertlerinde onların daha güçlü özelliklere sahip olmasına imkân sağlayabilir. Her bakteri, fert olarak bağımsız bir hücre olmasına rağmen, güçlerini birlikteliklerinden alır. Meselâ, her biri farklı genetiğe sahip 100 bakterili bir popülasyon hayal edelim: Bir enfeksiyon esnasında, bağışıklık sistemimiz bakterileri yok etmek için özel bir taktikle (meselâ, fagositozla yemeye) çalışır. Ancak bu bakterilerden birisinin DNA’sında ortaya çıkan değişiklikle savunma sistemimizin taktiğine karşı güçlü ve kalın bir hücre duvarı kendisini koruyucu yeni bir genetik özelliğe sahip olduysa, diğer 99 bakteri yok edilirken, bu bir bakteri hayatta kalır. Bu bakteri, bundan sonra bölünerek üredikçe, fagositoza dirençli kalın hücre duvarlarına sahip 100 yeni bakteri oluşturur. Bu durumda bağışıklık sistemimiz artık bu yeni tip güçlü bakterilerin sahip olduğu savunmalarını yenmek için yeni stratejiler bulmaya zorlanır.

Bu yüzden bakterileri güçlendirecek ve dirençli hâle gelmelerine sebep olacak kışkırtmalar yapıldıkça bağışıklık sistemimizin işi zorlaşır. Bu mekanizma anlaşıldıktan sonra, antibakteriyel ilaçların aşırı kullanılmasından kaçınılmaya başlanmıştır. Antibiyotikler geçici bir rahatlama sağlarken, istemeden de olsa bakteri popülasyonunun daha dayanıklı hale gelmesine sebep olmaktadır. Onun için muafiyet sistemini sağlıklı ve güçlü kılan beslenme ve vitamin gibi desteklerle vücudumuzun kendi imkânlarıyla bu bakterilerin hakkından gelmesi teşvik edilmeli, çok çaresiz kalmadan antibiyotiğe müracaat edilmemelidir.

Bakteriler, her ne kadar genetik mutasyon sanatında kabiliyetli olsalar da onlardan daha tehlikeli ve usta olan diğer bir düşman grubu ise virüslerdir.

Virüsler o kadar küçüktür ki, bakteriler onların yanında dev gibi kalırlar. Bu kadar küçük olmalarından dolayı yıllarca bunlar canlı varlıklar mı, yoksa küçük cansız moleküler yapılar mı diye tartışılmıştır. İçlerinde sitoplazmaları olmadan sadece çok az genetik materyal taşımaları sebebiyle, mutasyona bakterilerden çok daha fazla yatkın olmaları, onları daha tehlikeli kılmaktadır. Çok hızlı bir şekilde mutasyon geçirdiklerinden, bedenlerimiz onlar için hafıza dosyası oluşturmaya fırsat bulamamaktadır. Daha önemlisi, mutasyon için kışkırtılmaya ihtiyaç duymazlar, çünkü mutasyon onların hayat devrelerinin bir parçasıdır.

Bağışıklık yetersizliklerinin (bağışıklık sisteminin zayıf yönlerinin) en kötü hastalık türlerinden biri olmasının sebebi budur. Pek çok bağışıklık yetersizlikleri genetik ve/veya virüs ile ilgilidir. En kötü şöhrete sahip olan bağışıklık yetersizliği AIDS’tir. AIDS, “edinilmiş bağışıklık yetersizliği sendromu” mânâsına gelir ve insan bağışıklık eksikliği HIVvirüsündenkaynaklanır. Bu virüsün bu kadar kötü ve korkunç olmasının sebebi, bağışıklık sisteminin çalışmasına izin veren, yardımcı T hücrelerini hedef almasıdır. Yardımcı T hücrelerinin salgıları olmaksızın, bütün uyarlanabilir bağışıklık sistemi fiilen kapanır. Bundan sonra, en basit hastalıklar bile ciddi neticelere yol açabilir.

HIV virüsü dışarıdan bulaşan bir tehditken, bir başka bağışıklık yetmezliği olan multipl skleroz(çoklu sertleşim)(MS) ise içeriden (dahili) kaynaklanan bir hastalıktır. MS, bağışıklık sistemimizin kendi hücrelerini (özellikle de sinir hücrelerini) düşman olarak gördüğü bir hastalıktır. Hücrelerin yok edilmesine sebep olan, kendi bağışıklık sistemimizden başkası değildir. Sinir hücrelerinin tahrip edilmesi zayıflık, görme problemleri veya psikiyatrik sıkıntılar gibi çeşitli nörolojik semptomlara sebep olabilir. Bu yetersizliğe sebep olan kesin mekanizma bilinmemekle birlikte, genetiğin büyük bir rol oynadığı düşünülmektedir. Netice olarak şu anda MS için bilinen bir tedavi yoktur.

Bağışıklık sistemimiz son derece mükemmel, girift ve harika bir stratejiye sahip kılınmıştır. Bizler bu oyunda sadece gözlemcileriz. Gözlemciler olarak bile, oyunun karanlık köşelerinde devam eden mücadele bir yana, sahne ortasında devam eden savaşı bile tamamen anlayamıyoruz. Vücudumuza yönelik günlük binlerce saldırılardan korunmamız için yeni stratejiler geliştiriliyor. Başarısız olmadıkça ve biz hastalanmadıkça bütün bu stratejilerden ve savunmalardan haberimiz bile yok. Aralıksız uyum kabiliyeti, uyanıklık ve orijinal hamleler gerektiren bu oyunda tamamen kader planına bağlı olarak bazen insanlar kaybederek ölürken, bazen de mikroplar kaybediyor. Bu oyundaki her bir oyuncu (bağışıklık sistemimiz, bakteriler, virüsler, vs.) birer uzman stratejist ve bütün bu harika hususiyetlerin bizatihi sahibi midir, yoksa hayretle izleyip tefekkür etmemiz için hepsini intizamla yönlendiren sonsuz İlim ve Kudret Sahibi Birisi mi vardır?