Harun Reşid’in eşi Zübeyde Hanım, Kâbe-Arafat arasına su kanalı yaptırır. Bu, özellikle hacılar için büyük bir hizmettir. Ancak Zübeyde Hanım vefat ettiğinde kendini rüyada gören birine,  Allah’ın (celle celâluhu), kendisini bir sohbet meclisindeyken okunmaya başlayan ezan için susması ve herkesi susturması hürmetine bağışladığını söyler.

Kimi zaman İmam Rabbani, Şâh-ı Nakşibendi, İmam Gazzali, Mevlâna, Ahmed Rufaive daha nice Muhammedî kâmet, Muhammedî ezanla ses verirken âleme; kimi zaman da kendi nefsini “ilâh”edinenlerin kendi ezanlarını okuması ile karanlıklar çöküyor ruhlara. Tarih boyunca mânevî değerlerimiz adına bayraklaştırdığımız Ezân-ı Muhammedî, “dinin temeli”olan şahadetin timsali olmuş ve bunun için ezan uğruna gerektiğinde canlar feda edilmiştir.

Hz. Hüseyin Efendimiz’in (radıyallahu anh) oğlunun “Bu, dedemin kıyamete kadar sürecek zafer marşıdır”dediği Ezân-ı Muhammedî için ne hasretler yaşanmıştır tarihin dönüm noktalarında:

Yıl 1932. İstanbul Sultanahmet Camiî… Sadettin Kaynak’ın güzel sesi… Ezanı Türkçe okuma işi ona düşüyor. Ve bu süreçte ne hicranlar yaşanıyor.

Yıl 1950. Aradan 18 yıl geçmiş. Yine Sultanahmet Camiî… Günlerden Cuma… Cami avlusunda büyük bir kalabalık var. Herkes yukarı, az sonra ezanla yeniden şereflenecek minarelerin şerefelerine bakıyor.O günlerde meşhur “Seccaden kumlardı”diye başlayan na’tın şairi Arif Nihat Asya(1904–1975), “Biz kısık sesleriz… minareleri / Sen ezansız bırakma Allah’ım!”diye inliyor, Yüce Mevla da bu duayı kabul buyuruyor.

Yıllar önce ezanın tercümesini okumak zorunda kalan Sadettin Kaynak, Ezân-ı Muhammedî daha coşkun olsun diye her şerefeye bir müezzin yerleştirmiş. Ve müezzinler birbirini ardınca ezan okumaya başlıyor. Durumdan haberi olmayan cami içindeki cemaat de Ezân-ı Muhammedî’yi duyar duymaz kendilerini dışarı atıyor. Sesler ağlamaklı, boğazlar düğümleniyor. Hasret ve rahmet birbirine karışıyor: Allahu Ekber, Allahu Ekber!

14 müezzin, 6 minarenin 14 şerefesinde. Biri başlıyor, öbürü bitiriyor, ezan yarım saate yakın sürüyor. Bu lâhutî sesi duyanlar oldukları yerde kımıldamadan duruyor. İçlerinden ezanı mırıldanırken duygularının coşmasına engel olamıyorlar. Sokakta oynayan çocuklar bile oyunlarına ara verip Allahu Ekberleri dinliyorlar.

 

Ve on dört asır önce…

Karanlığın boğucu kasveti dağılmış, gönüllerde Allah (celle celâluhu) ve Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sevgisi çağlayan hâline gelmiştir. Hayat, bütün güzelliği ve hakikati ile görünmeye başlamıştır. İmanlar yakîn mertebesinin zirvesinde… Her bir varlık, Allah’ın (celle celâluhu)  yegâne güç ve yaratıcı olduğu hakikatine işaret eden bir sembol hâline gelmiş ve artık iş, bu güzellikleri ilân edecek bir sese kalmıştır. Hz. Bilal’in (radıyallahu anh) eli kulağında, ses veriyor âleme: “Allahu Ekber, Allahu Ekber.”

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından sonra hicranından bir daha ezan okuyamayan Hz. Bilal’in dilinden yükseldi ilk defa o lahutî ses ve dalga dalga yayıldı dört bir yana. Toplandı O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) huzurunda nasibi olanlar imandan yana. Yahya Kemal’in ifadesi ile “emr-i bülent”olan o sesle, o davetle, dünya üzerinde her dem tevhid çiçekleri açtı durdu. Yine Yahya Kemal’in muhayyilesine göre; o okundukça, nice yüz bin minareden, âlem nura gark oluyor ve rûh-u revân-ı Muhammedî şehbal açıp duruyor; Muhammedî bir dil olan ezan, arşa aksedince, ruhlar da Allahu Ekber ile şenleniyor.

Yıl 1914. Kars. İşgal altındaki şehrin cami imamı Hafız Kurban, ikindi ezanını okumak için minareye çıkınca, bir evin çatısında kendisini gözetleyen düşman askerlerini fark ediyor. O, ezana başlayınca ateş edeceklerdir. Korkmuyor Hafız Kurban. Allah’a (celle celâluhu)   sığınıp ezanı okuyacağı sırada şerefede duran birini görüyor. Şerefedeki asırlar önce vefat etmiş Hasan Harakanî Hazretleri’dir. Harakanî Hazretleri: “Oğlum, belindeki anahtarı onlara doğru tut”diyor. Hafız Kurban belindeki el işi büyük cami anahtarını çıkarıp çatıdaki düşmana doğrultunca anahtarı silâh sanıp panikleyip kaçıyorlar. Hasan Harakanî Hazretleri ise çoktan sırra kadem basmıştır. Ve Hafız Kurban, gür sesi ile her yeri inletiyor: “Allahu Ekber, Allahu Ekber.”

Yıl 1915. Çanakkale Cephesi… Mehmetçik sebeplerin sukut ettiği bir ânda elinde Kur’ân, “Yetiş ya Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Kur’ân’ın elden gidiyor”diye feryat ederek vazifesini hakkıyla ifa ediyor. Binlercesi şehit düşüyor “ufacık bir kara”da. Bütün zorluklara rağmen namaz asla terk edilmiyor. Sabah vakti Mehmetçiğin cephesinden yükselen yanık ezan sesi, düşman saflarındaki bazı askerlerin dikkatini çekiyor: “Allahu Ekber, Allahu Ekber.” Karşı cephedeki Müslüman askerler aldatıldıklarını anlıyorlar. Düşmanın şeytanî plânları suya düşüyor.

Yıl 1920. Bursa. Yunan ordusu şehri işgal ediyor. Ezanlar muvakkaten susuyor. Mehmet Akif, işgali tâ yüreğinde hissediyor. Vatanın işgali karşısında cami kürsülerinden halkı cepheye çağıran Akif, gözyaşlarını kaleminin imdadına gönderiyor, inananlar için bir zillet olan ezansızlığa tahammül edemiyor:

Ne hüsrandır ki, şarkın ben vefasız, kansız evlâdı

Serâpâ Garb’a çiğnettim de çıktım hak-i ecdadı.

Hayalimden geçerken şimdi fikrim herc ü merc oldu,

Selahhadin-i Eyyubilerin Fatihlerin yurdu.

Ne zillettir ki nâkûs inlesin beyninde Osman’ın

Ezan sussun, fezalardan silinsin yâdı Mevlâ’nın.

Yıl 1945. Kore Savaşı. Bediüzzaman Hazretleritalebesi Bayram Yüksel’i Kore’ye yolcu ederken ona “Başın sıkışırsa, kalk ezan oku”diyor. Savaş esnasında bir top mermisinin üzerine geldiğini gören Bayram Yüksel, bir ânda kalkıp ezan okumaya başlıyor. Top mermisi başındaki miğfere yavaşça çarpıp yere düşüyor ve patlamıyor.

Yıl 1977. İstanbul. Bahtiyar Vahapzadebir otelde kalıyor. Azerbaycan, komünizmin inançsızlık kıskacında. Camiler kapalı, ezanlar susmuş. Seher vakti müezzinler, İstanbul semalarını İstanbul’a has o güzel eda ile süslüyor: “Allahu Ekber, Allahu Ekber.”Vahapzade uyanıyor. Çocukluk hatıralarında ve sinesinde yer eden bu sesi duyunca fırlıyor yerinden. Pür-dikkat dinliyor, heyecanlanıyor ve ağlıyor. Akşama kadar bu sesin tesirinde. Sonra duygularını kâğıda aktarıyor:

Allah’a yücelen ulu bir yolun

İlkin pillesidir Allahu Ekber. (pille: basamak)

Hakk’ı dananların yüzüne değmiş (dan-: reddetmek)

Hakk’ın sillesidir Allahu Ekber.

O’dur eğriliğe düzün hamlesi,

Pehmin ilk nidası, âhir cümlesi,

Allah’ın sesidir vicdanın sesi,

Vicdanın sesidir, Allahu Ekber.

Yıl 1990. Kızıl rüzgârın savurup dağıttığı Türk illerine hicretler başlamıştır. Uzun süren bir kış, camilerin çoğunu yıkıp geçmiştir. Kalanların ise kapılarına kilit vurulmuştur. Genç nesiller, ezansız büyümüş; yaşlılar, ezan sesine hasret… “Bu taraftan gelecekler!”deyip son nefesine kadar gözlerini Anadolu ufkundan ayırmayan, ayırmayıp da ezan sesine hasret gidenler vardır. Rüyalarında gördükleri gençlere kazaklar, çoraplar örenler vardır. Bir Kur’ân kasetine, tezgâhındaki bütün eşyaları ve hatta çocuklarını verecek analar vardır. Yapılacak ilk iş, güzel bir ezan okumaktır. Çünkü onun “şahadeti dinin temelidir.”

Caminin paslı kilidi açılıyor. Gözleri yaşlı vefalı alperen, gıcırdaması ile sanki yılların yalnızlık derdi ile inleyen kapıyı açıyor. Basamakları tozdan geçilmeyen minareye çıkıyor. Ağaçlar, kuşlar, gökte bulutlar onu bekliyor gibi… Mülk âlemi ile melekût âlemi birbirine girmiş gibi. Aşağıda bekleyen birkaç insan; kalpleri pır pır… Şerefeden etrafa bir bakıyor. Evler mahzun, yollar mahzun, insanlar mahzun… Elini kulağına götürüyor, gözlerini yumuyor: “Allahu Ekber, Allahu Ekber.”

Allahu Ekber”nidası, donmuş buzları eriten güneş şuaları gibi yayılıyor etrafa. Önce pencereler açılıyor, sonra kapılardan birer ikişer genç, yaşlı, kadın, erkek kim varsa süzülüyorlar yollara. Kulaklarına inanamıyorlar. Gözleri dolu dolu yürüyorlar camiye. “Bir gün”diyorlardı, demek bu “bir gün”doğruymuş… Şafak sökecekmiş, hükmü bitecekmiş üst üste gecelerin. Doğacakmış vaat ettiği günler Hakk’ın ve devam edecekmiş kıyamete kadar şanıEfendiler Efendisi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem).

Ezân-ı Muhammedî, dünyanın diğer gezegenlere üstünlüğüdür. İslâm’ın son hak din olduğunun ilânıdır. Günde beş defa Allah’ın (celle celâluhu) hatırlanması ve Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yâd edilmesidir. Şehir, köy, dağ demeden her yere huzuru taşımanın adıdır.

Ancak bu kutsî davetin cân-ı gönülden yapılmadığı ve can kulağı ile dinlenmediği yerlerde, karanlıklar bir türlü şafağa uyanmıyor. Ezanı “Muhammedî beste”olarak değil de alelâde bir ses olarak düşünenler, sadece kulakları tırmalıyor. Yazık ki, o kutsî kelimeler çok zaman yürekten gelmeyen seslere kurban gidiyor. Bu da ayrı bir dert olarak inanan gönülleri dilgir ediyor. Davet eden neye davet ettiğini, davet edilen neye davet edildiğini tam bilebilse, belki de bu lâhutî ses kısa sürede gönüllerde cennet çiçekleri açacak. Belki ancak o zaman namaza, sürünerek de olsa gitmenin sırrı, tertemiz ruhlarda yansıyacak ve Mehmet Akif’in ifadesi ile cumaya gelenler, sabah namazına da gelirse insanlar felah bulacak.

Yeryüzünde Muhammedî sevdaya tutulmuş kim bilir kaç yanık gönül bu sesi beklerken hasretle, belki de bu lâhutî davetten haberi bile olmayan milyarlar, gelecek güzel günleri mırıldanır kendi dillerince…

İşte bundandır ki Alahu Ekber’den La ilahe illallah’a kadar, O’nu (celle celâluhu) anlatmayı gaye edinmiş ehl-i salâhtan, oturmayı vefasızlık sayarak dimdik ayakta bekleyen gönül insanlarına, ezan okunurken konuşmayı edepsizlik sayan Hakk dostlarına ve ondan, bu kutlu davet için durmadan hamdeden iman pervanelerine kadar milyonlarca Ezân-ı Muhammedî sevdalısı, nicedir “Fethetmeliydi âlem-i şan-ı Muhammedî”uğruna, âleme hicret eylemedeler ve dertli sineler, şimdi gönülden gönle bu Muhammedî huzuru yeniden bestelemedeler…