Osmanlı Devleti, daha önce yaşamış olan Türk-İslam devletlerinin devamı mahiyetinde olduğu için pek çok açıdan benzer kurumları tevarüs etmiştir. Bu kurumlara hiç şüphesiz ilim kurumları da dâhildir. Astronomi faaliyetleri ile ilgili kurumlar konusunda daha önceki devletlerden pek çok husus hemen hemen aynen devam ettirilmiş ve Osmanlılara has bir mahiyetle geliştirilmiş ve olgunlaştırılmıştır. Tespitlerimize göre Sultan II. Murad döneminde başlayan astronomi faaliyetleri, takvim ve imsakiye hazırlama ile astronomi konusunda eser telif-tercüme etme işleri sınırlı bir şekilde devam ederken, İstanbul’un fethinden sonra da kurumlaşmaya başlamıştır. Astronomi faaliyetlerinin merkezi konumunda bulunan İstanbul’da ilk olarak Fatih Camii külliyesi içerisinde bir muvakkithane kurulmuş, 15. yüzyılın sonları veya bir sonraki yüzyılın başlarında da ülkenin tüm astronomi faaliyetlerini organize edecek olan müneccimbaşılık kurumu ihdas edilmiştir. Bu kurum astronomi çalışmalarıyla özdeş bir çerçevede ortaya çıkmıştır. Özellikle Ali Kuşçu’nun (ö. 1474) Fatih’in daveti üzerine yeni payitaht İstanbul’a gelişi, bu anlamda önemlidir.

Fatih Sultan Mehmed döneminde bir canlanma hareketi başlamış ve Sultan II. Bayezid devrinde astronomiye hususi önem verilmesi sebebiyle, İstanbul’a gelen müneccimlerin sayısında ve İstanbul’daki müneccimlerin astronomi ve astroloji eserleriyle takvim çalışmalarında önemli bir artış ve gelişme gözlenmiştir. Bu dönemde müneccimlerin sayısının artması ve muhtemelen devletin ihtiyacının da göz önüne alınmasıyla devlet teşkilâtı içine de müneccimler alınmış ve müneccimbaşılık kurumu muhtemelen bu dönemde ortaya çıkmıştır.

  1. yüzyılın ikinci yarısına kadar önemli bir değişiklik göstermeden devam eden müneccimbaşılık, yüzyılın ikinci yarısında bazı küçük değişikliklere uğramıştır. Müneccimbaşılık kurumu, Hüseyin Hilmi Efendi’nin 1924 senesinde vefatıyla yerine müneccimbaşı tayin edilmeyerek ilga edilmiştir.

Müneccimbaşıların yetişmelerinde hususi bir eğitim süreci bulunmayıp özellikle İstanbul’da bulunan muvakkithanelerin kayda değer bir yeri vardı. Zira rasathanelerden başka fiili olarak astronomi faaliyeti yapılabilen tek müessese buralarıdır. Özellikle Fatih, Yavuz Selim ve Şehzade Camilerindeki muvakkithaneler İstanbul’un en meşhur ve önemli mekânlarıydı. Bir kısım müneccimbaşıların buralarda görev yaptığı ve daha sonra müneccimbaşı olduğu bilinmektedir. Osmanlı bürokrasisinde belli bir düzene göre gerçekleşen tayin ve azil işlemlerinin müneccimbaşılar için de geçerli olduğu muhakkaktır.

Müneccimbaşıların en önemli vazifesi her sene nevruzda (21 Mart) senelik takvim çıkarmaktır. Yapılan takvimler, başta sultan ve sadrazam olmak üzere bütün devlet ricaline verilirdi.

Müneccimbaşılar takvim hazırlamanın yanında, padişah ve devlet adamlarının isteği doğrultusunda onların çeşitli işleri için zayiçe (yıldızların yerlerini ve durumlarını gösteren çizelge) hazırlarlar ve uğurlu saat tespit ederlerdi. Zira padişahlar ve devlet adamları uğurlu saate göre hareket etmeyi, devlet teşrifatı içinde vazgeçilmez bir gelenek veya kanun olarak görmüşler ve bunu hemen her devirde ve önemli hadisede uygulamaya çalışmışlardır. Uğurlu saat gibi astrolojik şeylere itibar etmeyen padişahlar dahi bu işin adet ve kaide olmasından dolayı bu uygulamadan vazgeçememişlerdir.

İlk Osmanlı Gözlemevi: İstanbul Rasathanesi

Osmanlı Devletinde astronomik maksatla kurulan ilk rasathane, Müneccimbaşı Takiyüddin Rasıd tarafından İstanbul’da açılmıştır. Takiyüddin, Suriye, Mısır’da önemli hocalardan ders görmüş, tahsilini tamamladıktan sonra müderrislik ve kadılık yapmış ve bu arada astronomi çalışmalarında ve rasat faaliyetlerinde bulunmuştur. Bir süre Mısır’da müderrislik ve kadılık yapan Takiyüddin, 1570 yılında İstanbul’a gelmiş ve bir müddet sonra da, 1571’de müneccimbaşı olmuştur. Takiyüddin, Hoca Sadettin Efendi’ye, bütün İslâm memleketleri muvakkitlerinin kullandığı Uluğ Bey Zîci’nin gerçek rasatlarla uyuşmadığını ve takvim yapan kimselerin yeni rasatlara ihtiyacı olduğunu, bu yüzden yıldızların yerlerini ve hareketlerini göstermek için hazırlanan bir cetvel olan ziçteki hataların, doğru rasatlar ile düzeltilmesi gereğinden bahsederek, onun vasıtasıyla Padişah’a İstanbul’da bir rasathane açılması konusunda bir teklifte bulunmuştur. Teklifi kabul eden sultan, bütün masrafları devletten karşılanmak üzere, rasathanenin kurulmasına izin vermiştir. Hatta Sultan, Takiyüddin’e verdiği berâtta böyle bir işin atalarından hiç kimseye nasip olmadığını ve bunu yapma şerefinin ilk defa kendisine nasip olduğundan dolayı iftihar ettiğini de söylemiştir. Böylece Takiyüddin’e, Mısır’da iken ilaveler yapmaya başladığı Uluğ Bey Zici’nin eksik kalan kısımlarını tamamlama fırsatı doğmuştur.

III. Murad, Takiyüddin Râsıd’ı Dâru’r-rasadü’l-cedidadı verilen rasathaneye müdür olarak tayin ettikten sonra rasathane inşasına 1575 yılında başlanmıştır. İstanbul’un Tophane sırtlarında bulunan rasathane inşasının tamamlanmasının ardından Takiyüddin, yanına aldığı birçok astronomla, yeni icat ettiği astronomi aletlerinin yanı sıra klasik İslâm rasathanelerindeki aletleri de yaptırtarak çalışmalarına başlar. Biri büyük diğeri küçük, iki binadan oluşan rasathaneye, çeşitli gözlem aletleri getirilmiş ve ayrıca son derece zengin bir kütüphane kurulmuştur.

Büyük ölçüde Takiyüddin’in şahsi gayretleri ile meydana getirilen rasathane, devrin siyasi çekişmelerinin acı bir neticesi olarak kısa süre sonra sınırlı sayıda gözlemin yapılabilmesinin ardından yıktırıldı.

Rasathane, hiç şüphesiz Takiyüddin’in en büyük eseridir. O, İstanbul rasathanesindeki gözlemlerinde yeni uygulamalar ve astronomi problemlerine değişik çözümler getirmiştir. Meselâ, Güneş parametreleri hesabında yeni bir yöntem uygulamıştır. Sabit yıldızların boylamlarının tespitinde ilk defa Ay yerine Venüs gezegenini aracı olarak kullanmıştır. Herîdatü’d-düreradlı küçük zicinde ondalık kesirleri kullanarak onları trigonometriye ve astronomiye tatbik etmiştir. Ekliptik ve ekvator arasındaki 23˚ 27’lik açıyı Takiyüddin 1 dakika 40 saniye farkla 23˚ 28’ 40” bularak ilk defa gerçeğe en yakın dereceyi hesaplamıştır.

İstanbul Muvakkithaneleri

Muvakkithanekurumu, içinde zamanın belirlenmesi işi için muvakkitadı verilen kimselerin çalıştıkları, pek çoğu camilerin müştemilatı içinde yer alan mekânlar için kullanılmış bir tabirdir. Temel görevleri namaz vakitlerini tespit etmek ve ilgililere bildirmek olan muvakkitler, İslam’ın bu işe verdiği hassasiyetten dolayı Emeviler döneminden itibaren çalışmalarını belli bir müessese altında sürdürmeye başlamışlardır. Osmanlılar da bu kurumu devam ettirerek yaygınlaştırmışlardır.Muvakkithaneler bir yandan kurulma gayelerine uygun olarak faaliyet gösterirlerken öbür yandan da içinde astronomi ve matematik gibi derslerin verildiği bir okul gibi faaliyet göstermişlerdir. Muvakkithaneler, genellikle cami ve mescitlerin bahçesinde bir-iki oda halinde yer alırlardı. Ayrıca bazı türbe, dergâh ve tekkelerin de muvakkithaneleri bulunurdu. İstanbul’un çeşitli muvakkithanelerinde görev yapan bazı müneccim ve muvakkitler, astronomi alanında kıymeti eserler ortaya koymuşlardır. Bir nevi eğitim merkezi durumunda olan muvakkithanelerde muvakkitler, gerek ilim adamlarından gereksehalktan, arzu eden pek çok kimseye matematik, astronomi, astroloji ve takvim yapımı gibi konularda asırlar boyunca dersler vermişlerdir.

Asıl görevleri namaz vakitlerini camilerin müezzinlerine bildirmek olan muvakkitler, mekanik saatlerin yaygınlaşmasına kadar bu görevlerini güneş saati, kum saati, su saati veya bazı astronomik hesaplar vasıtasıyla yaparlardı. Güneş saatleri bugün pek çok camiin bahçesinde veya duvarında görülebilmektedir. 18. ve 19. asırlarda yaygınlaşmaya başlayan mekanik saatler muvakkitlerin işini az da olsa kolaylaştırmıştır.

Mekanik saatlerin artması ve özellikle II. Abdülhamid döneminde saat kulelerinin yapılmağa başlanması ile muvakkitliğe olan ilgi biraz azalmıştır. Ancak halk yine de muvakkithanelere ilgi duymaya devam etmiştir. Muvakkithane duvarlarına asılan saatlerden saat ayarını ve namaz vakitlerini takip etmiştir. Müneccimbaşı Hüseyin Hilmi’nin 1924 yılında vefatıyla müneccimbaşılık müessesesi lağvedilince yerine aynı sene Başmuvakkitlikadı altında yeni bir müessese kurularak, Ahmet Ziya (Akbulut) (ö. 1938) başmuvakkitunvanıyla başına getirilmiştir. Başmuvakkit tarafından idare olunan müessese, 20 Eylül 1952 yılında kapatılıncaya kadar çalışmalarına devam etmiştir.

Mekteb-i Fenn-i Nücûm

İstanbul’da açılan astronomi kurumlarından sonuncusu Mekteb-i Fenn-i Nücûm’dur. Müneccimbaşı Hüseyin Hüsnü Efendi ve Müneccim-i sâni Sadullah Efendi’nin gayretleriyle kurulan bu mektep, Tanzimat’ın ilanından önce açılan mekteplerdendir. Bu kurum, Osmanlı Devleti’nde astronomi eğitimi için açılan ilk ve tek okul olmasından dolayı büyük öneme sahiptir. Mekteb-i Fenn-i Nücûm’un ne zaman açıldığı tam olarak tespit edilememektedir. Mekteb-i Fenn-i Nücûm; Osmanlı Devleti’nde, 19. yüzyılın başlarından itibaren, mühendishaneleri de göz önünde bulunduracak olursak, 18. yüzyılın sonlarından itibaren açılmaya başlayan Tıbbiye gibi Avrupa tarzı mekteplerden sayılabilir. Zira mektebin ilk müdürü ve kurucusu olan Hüseyin Hüsnü Efendi’nin kişiliği, mektebin tesisinde, Fransa Astronomi Cemiyeti’nin veyahut benzer bir kurumun etkisi altında bulunulduğunu göstermektedir.

Belgelerden anlaşıldığı kadarıyla, Mekteb-i Fenn-i Nücûm’a klâsik medrese mezunu kimseler arasından seçilen ve astronomi öğrenmeye talip olan öğrenciler alınmaktaydı. Astronomi dersleri yanında ilm-i mîkat adı verilen ve muvakkitler tarafından namaz vakitlerinin tayini için kullanılan derslerin verilmesi, mektebin hem devlet işlerinde kullanılacak takvimleri yapmak üzere müneccimleri yetiştirme, hem de camilerin ve şehirlerin muvakkit ihtiyacını karşılamak maksadıyla açılmış olduğunu göstermektedir. Mektebin müstakil bir binasının olup olmadığı hususu tam olarak tespit edilememektedir. Özellikle ilk yıllarında dersler müneccimbaşının konağında veyahut ders veren her hocanın kendi evinde yapılmaktaydı.

Elimizdeki belgelerde mektebin kapanma tarihi ve sebepleri hakkında bilgi yoktur. Ancak mektebe çok fazla rağbetin olmaması, müstakil bir binasının bulunmayışı veya Müneccimbaşı Sadullah Efendi’nin kurumla ilgili talepleri, muhtemelen mektebin kapanmasında etkili olmuştur.

İslam medeniyetinin en büyük temsilcilerinden birisi olan Osmanlı Devletinde pek çok alanda ilmi faaliyetler, muhtelif ilim adamları vasıtasıyla aralıksız olarak devam ettirilmiştir. Bugün kütüphanelerimizde bulunan binlerce yazma eser bunun en güzel ispatıdır. Endülüs medeniyetine ait eserlerin hemen hemen hepsinin barbarca yakılıp yok edilmesi karşısında Osmanlı eserlerinin hala elimizde olması bizim için çok güzel bir imkândır. Bu eserlerin, bulunduğu kütüphanelerden çıkartılarak medeniyetin tarihi fonksiyonlarının ortaya çıkartılması, bugünkü neslin en önemli vazifelerinden biridir.