Nefsin Anlamı

Nefis, kelime anlamı itibariyle ‘bir şeyin gerçeği, özü, kendi ve bütünü’ gibi manalara gelmektedir. Bu aslî manalarının yanında Arap dilinde mecaz olarak, kan, kardeş, göz, su ve ceza gibi anlamlarda da kullanıldığı olmuştur.[1]

Kur’­an’da nefis kavramı daha çok insanı insan yapan nebatî, hayvanî ve ma­nevî bütün unsurların toplamı olarak, yani, onun zatını/bütün­lüğünü ifade eden bir an­lamda kullanılır. Bunun yanında nefis kelimesiyle, insa­nın hem hakikatini ifade eden ruh cephe­sine, hem de onun kötülüğe meyilli bo­yutuna dikkat çekil­ir.

İlgili manaları sırasıyla örneklendirmek gerekirse;

1- Bir bütün olarak insanı ifade anlamında: فَإِذَا دَخَلْتُمْ بُيُوتًا فَسَلِّمُوا عَلَى أَنْفُسِكُمْ “Evlere girdiğinizde nefislerinize (birbirinize) selam verin”[2]

2- Ruh cevheri manasında:اللهُ يَتَوَفَّى الأَنْفُسَحِينَ مَوْتِهَا “Allah, ölümleri anında nefisleri (ruhları) teslim alır[3]Nefsin, ruh anlamına da gelmiş olması cihetiyle bu iki kavram birçok filozof ve âlim tarafından birbirinin yerine kullanılmıştır.[4]

3-İnsanın kötülüğe meyilli olan cephesi anlamında: إِنَّ النَّفْسَلَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ“(Gerçek şu ki) Nefis fenalıkları ister/emreder.”[5]Nefsin bu sonuncu anlamı üzerinde ağırlıklı olarak tasavvuf erbabı durmuştur.[6]

Nefsin ıstılah olarak tanımı ise şöyledir: “Nefis; şehvet, gazap, öfke, kin, nefret ve hiddet gibi hâl ve kuvvelerin esası, merkezi, beden ve cismaniyet edalı kabil-i tahavvül ve terakki [halden hale geçiş ve yükselişi kabule açık] bir mekanizmadır.”[7]

Nefis ve vicdan mevzuunda orijinal tespit ve yorumları olan muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Prizmaadlı eserinde şunları ifade eder: “Her türlü şehevî arzu ve kaprisler, kin, nefret, öfke, inat gibi belli hikmet ve gayeler için insana verilen duygular nefis mekanizmasını meydana getirirler. Kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ, âlem-i emre ait Rabbanî lâtifeler, irade, idrak, şuur, his ve duygular da vicdan mekanizmasını meydana getirir.”[8]

Nefsin Sıfatları

İmam Gazzalî’nin ifadesiyle nefis, içinde bulunduğu çeşitli hallerin durumuna göre muhtelif vasıflar alır. Bu cüm­leden olarak, emir ve irade altına girip şehevî duygulara (hevâya) karşı koyabilen nefis, sükûna kavuşur ve nefs-i mutmainne (bkz. Fecr 28) adını alır.Hevâya karşı galip olamayıp ancak, ona karşı direnmeye çalışan ve içinde bulunduğu durumdan ötürü kendini kınayan nefis ise, nefs-i levvame(bkz. Kıyâme 2)adını alır. Nefis, behimî hislerin ve onları tahrik etmeye çalışan şeytanın etkisiyle hep fenalık istikametinde bir faaliyette bulunmasıyla da, nefs-i emmare(bkz. Yusuf 53)adını alır.[9]

Nefisle ilgili olarak Kur’an’da yer alan isimlendirmeler aslında bu üçünden ibarettir. Ancak bazı ehl-i tasavvuf, nasların bir kısım işaretlerinden hareketle nefsin bu üç halinden başka sıfatlarının olduğunu da ifade etmişlerdir. Esasında bunlara nefs-i mutmainne’ninderinlikleri olarak da bakılabilir. Nitekim “bazı ehl-i hakikate göre, seyr u sülûkta en son mertebe ‘mutmainne’ zirvesidir. Bu mertebeden sonra sözü edilen ‘râziye’, ‘marziyye’, ‘kâmile’ veya ‘sâfiye’ makamları, itminan mertebesinin değişik buutlarda zuhur ve inkişâfından ibarettir.”[10]

Nefisle İlgili Olarak Unutulmaması Gereken İki Husus

Nefsin benlik damarı itibariyle yöneldiği yanlış tavırlara geçmeden önce onunla alakalı önemli bulduğumuz iki hususa dikkat çekmek istiyoruz:

Birincisi: Nefis, kendi haline bırakıldığında, sahibini insanlık çizgisinin altına düşürmeye cibillî olarak müsait bir yapıdadır. Ancak ona ait negatif duyguların yönünün, salih ameller ve bir kısım prensiplerle, hayra kanalize edilebilmesi her zaman mümkündür. Buna göre nefis yok edilmesi icap eden düşmanımız değil, kazanılması (ıslah edilmesi) gereken bir gücümüzdür. Nefsin düşman olarak adlandırılması ruhun/kalbin karşısında olduğu müddetçedir; o, ruhun safında yer alıp onun refiki olduğu andan itibaren insanı üstün haslet ve makamlara (kemalâta) yükselten bir dinamik olur.

İkincisi: Nefis belli bir seviyeye geldikten sonra ‘bu iş tamamdır artık’ denilemez. Ondaki bu yeni halin korunabilmesi için gerekli olan fikrî operasyonların ve amelî temrinatların da özenle devam ettirilmesi gerekir. Tabir yerindeyse bunu, bir sporcunun vücudunun yakaladığı formu koruyabilmesi adına devamlı yapması gereken egzersizler şeklinde düşünebiliriz. Çünkü nefis, ıslahı çok zor, şımartılması ise çok kolay olan bir hassemizdir.

Nefsin Cibillî Bazı Özellikleri

Mevzuyla alakalı bazı hususlara değindikten sonra şimdi tezkiyesiz nefsin öne çıkan dört negatif tavrını, Bediüzzaman Hazretlerinin Yirmi Altıncı Söz ve Yirmi Dokuzuncu Mektubunun sonundaki ‘Zeyl’ adlı kısmı esas alarak açıklamaya çalışacağız.[11]

Burada Nur Müellifi’nin hayra kanalize edilmemiş nefsin tavırları hakkındaki mülahazalarına geçmeden önce onun iman-amel-ahlakekseninde dikkat çektiği diğer noktaları hatırlatmakta yarar görüyoruz. O, imanhakikatinin derinleştirilmesi adına bir taraftan kulun, aczinin ve fakrının şuuruyla dolu bulunmasının lüzumuna temas ederken, diğer taraftan da onun şefkatle hareket etmesi ve âleme hikmetle bakmasının gereğine dikkat çeker. Bediüzzaman Hazretleri amelkonusunda ise istikamet ve itidalin korunması adına, farzından adabına, Allah Resulü’nün hayat çizgisinin bir evrad gibi sıkı sıkıya takip edilmesinin mecburiyetine vurguda bulunur. O, bu iki hususun yanında, insanda güzel ahlakın tezahür edebilmesi için, nefse attırılması gereken dört adımdan daha bahsederek bir kısım tespit ve tekliflerde bulunur.

Nur Müellifi’nin yapmış olduğu izahların genelinden hareketle diyebiliriz ki insandaki kötü ahlakınkaynağının birinci sebebi, onun kendisini ve sahip kılındığı maddî-manevî emanetleri doğru okuyamamasıdır. Diğeri ise nefsine hikmetletakılan bir kısım negatif duyguları dinin ehlileştirici prensipleri altında hayra yönlendirememesidir.[12]

Üstad’ın nefis tezkiyesinin öncesinde kalpte imanın inkişafı ve amellerin sünnet-i seniyye çerçevesinde icra edilmesinin üzerinde özenle durması bize güzel ahlakın teessüsünün ancak bu üçüyle mümkün olacağını gösteriyor. Bu da insanı kalp, beden ve nefis gibi bütün yanlarıyla ele almayı gerektiriyor.

Şüphesiz ki nefsin doyma bilmeyen hırs, kin, inat, haset ve cimrilik gibi muhtelif cibillî özellikleri vardır. Ancak biz şimdilik Üstat Bediüzzaman’ın tespitlerinden hareketle tezkiyesiz nefsin benlik damarı itibariyle taşıdığı dört negatif özelliği ve Kur’an ayetleri ışığında bunlara karşı atılması gereken adımları sıralayacağız. Bunu yaparken de ilgili ifadelerden anlayabildiklerimizi özetleyerek sunmaya çalışacağız:

  • Nefis, elden geldiği kadar kusurları kendine layık görmez ve kabul etmez.

Nefis, cibilliyeti itibariyle, her şeyi zatına feda edercesine, kendini sever ve metheder. Bu görünme ve methedilme düşkünlüğü, önüne geçilmediği takdirde, onun kendisini pak ve kusursuz görmesine sebep olur. Hatta zaman olur, Firavun gibi bazı örnekleri itibariyle, kendisini Mabud’a layık bir tarzda metheder; bütün ayıp ve kusurlardan uzak tutmaya çalışır. Manen terakki etmemiş bir nefis, kusurlarının görülüp gösterilmesinden nefret eder; bunları duymaya bile tahammülü yoktur. Böyle olunca da kendini bir avukat gibi şiddetle müdafaa eder. Bu duruma sebebiyet verme mevzuunda nefsin şeytanı dinlemesinin etkisi büyüktür. Zira “şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de yüz tevil ile tevil ettirir.”[13]

Nefsi, içinde bulunduğu bu marazî halden kurtarmanın çaresi onu akla­ma gayreti sayılabilecek hiç bir duygu ve düşünceye pirim vermemektir. Böyle hareket etmek, bir Kur’an ahlakıdır. Nitekim Kur’an, فَلاَ تُزَكُّوا أَنْفُسَكُمْ“(Sakın acz ve naks ile yoğrulu) nefislerinizi aklamayınız (aklayıcı düşünce, ifade ve tavırlar içine girmeyiniz)”[14]buyurmak suretiyle bizi dikkatli olmaya çağırır.[15]

Allah’ın emaneten verdiği maddi-manevî duyuları kendi hesabına kullanmakla hata ve zulümlere kaynak olmuş bir nefse[16]karşı, müminler, bu ayetin mesajını zihinlerinde canlı tutmaya azmetmelidirler; kendilerine yakışanın tenzih (pir-u pak görülme) beklentisi içinde bir savunmaya girmek değil, istiğfar ve nedâmet olduğunu bilmelidirler.[17]

2- Nefis, ölüm gerçeğini ve kendisini bekleyen görevleri hatırlamak istemez ve bu yüzden de onları kolayca unutur. İş, ücret, iltifat ve takdire gelince hareketlenen benlik damarıyla hemen ön safta yerini alır.

Mesela nefis ölüm gibi kat’î bir gerçeği unutur. Bu duruma bazen, “Onları dünya hayatı aldattı[18]ayetinin delaletiyle, gömülmüş olduğu dünyevî zevkler sebep olur. Tutku boyutuna çıkmış dünyevi zevkler zaman olur onu düşünemez hale getirir.

Dünyanın peşin ücret ve hazır lezzetlerini varlığının gayesi kılan bir nefsin nefesi, ötesini beklemeye yetmez. Bir başka ifadeyle, yalnız dünya hayatına razı olup ona kilitlenmiş nefis daha yüksek (daha güzel) bir hayatın varlığını düşünmek dahi istemez.

Bazen de nefis ölümü hatırlar, ama kendi üzerine almaz. Zaman zaman başkası üzerinden onu hatırlasa da kendi açısından unutmayı yeğler; unutma muamelesi yapar. Nefis neden böyle davranır? Gafil nefis burada ölümle bütün zevklerinin biteceği, elden gideceği endişesini taşır. Ancak bilmez ki imanın teminatıyla, elemsiz günleri ve tükenmez lezzetleriyle, hayatın hakikisi, ölüm adlı tezkereden sonra başlar.

Bu kapsamda tezkiyesiz nefsin bir diğer tavrı da, tembellik ve zoru sevmeme (sıkıntıya gelememe) gibi özellikleriyle, kendisine terettüp eden vazife ve vecibeleri unutmaya meyilli olmasıdır. Diğer negatif sıfatlar gibi tembellik de şeytanın nefse nüfuz ettiği menfezlerden birisidir. Nitekim Nur Müellifi, namaz gibi hayatî bir vazifeyi terk edenlerin durumunu ele aldığı Yirmi Birinci Söz’de,nefsin tembellik kulağıylaşeytandan ders almaya hazır olduğunu belirtir. Yine aynı yerde, böylesine kutsi bir görevi nefsin terk etmesini katmerli cehalet içinde tembellik döşeğine uzanmış olmasına bağlar.[19]

Nefsi bu hastalıklı duruşundan kurtarmanın çaresi onu, ‘kendini ha­tırlaması icap eden yerlerde hatırlama cehdi, unutması gereken hususlarda da unutma azmi içinde’ olacağı bir kıvama yükseltmektir. Haşr suresinin şu ayeti de bu noktaya dikkatlerimizi çeker:

وَلاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ

“Allah’ı unutanlar gibi olmayın. (Onlar ki Allah’ı unuttular) Allah da onlara kendilerini unutturdu.”[20]

Bu ayet-i celîle bize insanca yaşamanın, daha açık bir ifadeyle, insan olarak kalmanın tek yolunun Allah’la irtibatlı bir düşünce ve hayatla mümkün olacağını bildirmektedir. Nasıl ki bir yaprak veya meyve, ağacında kaldığı müddetçe rengini ve canlılığını korur; yere düştüğü andan itibaren canlılığını yitirir, insan da bunun gibidir. O da Allah’la irtibatını kopardığı andan itibaren, sureta insan olarak kalsa bile, sîreten (iç dünyası itibariyle) çürümeye mahkum olur. (Ayetteki ‘unutturma’ fiilini Allah’ın (celle celaluhu) kendi üzerine almasını şu şekilde anlamalıyız: Bu çürümeyi/kasveti yöneliş ve tavırlarıyla isteyen insandır, onu (fasit oluşumu) insanın iç dünyasında gerçekleştiren (yaratan) ise Allah’tır.)

  • Nefis, iyilikleri ve başarıları daima kendine bağlar.

Nefis iyilik ve başarıları hep kendine mal eder. Onları kendinden bilir. Böylesi bir bilmenin (!) sonu ise kaçınılmaz olarak ya fahre ya da gurur ve ucba çıkar. (Diğer taraftan nefis bizzat kendisinin sebep olduğu kötülükleri, falso ve fiyaskoları ise asla sahiplenmek istemez. Bunları mümkün olduğu nispette ya çevresine dağıtır ya da çarpıttığı yanlış kader telakkisine havale eder.)

Nefsi bu sahiplenme hastalığından kurtarmanın çaresi, iyiliklerin gerçek kaynağını ona öğretmek olacaktır. Bir diğer ifadeyle güzellik ve başarıların Fâtır-ı Zülcelâl tarafından ona ihsan edilmiş nimetler olduğunu izah etmek olacaktır. İnsan maddî-manevi yapmış olduğu her bir iyiliği ve gerçekleştirmiş bulunduğu her bir başarıyı, Allah’ın kendisine verdiği istidat, güç ve fırsatla yapmaktadır. İşte bu hakikat anlaşıldığı zaman nefis mazhar olduğu nimetler karşısında fahirlenme yerine hep hamd u şükürle soluklanacaktır.

Kur’an-ı Hakîm, Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) şahsında, bu noktada bize şöyle seslenir: مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ “(Bil ki) sana gelip ulaşan her bir iyilik Allah’tan, kötülük ise nefsindendir.”

Kur’an bu ayetiyle nefsimize takip etmesi gereken ahlaklı yolu gösterir; iyilikleri Allah’a (celle celaluhu), kötülükleri ise hep nefsimize nispet etmemizi ister.

  • Nefis kendini müstakil, serbest ve bizzat mevcut bilir.

Nefsin belki de en büyük yanılgısıdır bu. O kendisini kendine bağlı müstakil (bağımsız) bir varlık olarak görür.

Bu hususu birisi inkârcı (kafir) nefis, diğeri gafil nefis olmak üzere iki açıdan ele almak gerekirse: Küfür içindeki nefis, kendini -haşa- Allah gibi varlığı kendinden(bizzat kâim) görür. Böyle görünce de sonsuz kudret sahibi bir Zat’ın varlığından ve onun soracağı hesaptan rahatsız olur. Hesapsız yaşamak isteyen böylesi münkir bir nefsin artık hesap gününe iman etmek hesabına gelmez. Onun dilinde artık yalnızca ‘el benim, göz benim, kime ne?’ tarzındaki mırıltılara yer vardır.

Gafil nefse gelince: Böylesi bir nefis, birincisi gibi keskin tavırlar içinde değilse de o da zaman zaman Malik’inin Allah olduğu gerçeğini unutur ve O’nun memlukü (kul, köle) değilmiş gibi garip tavırlar içine girer.

Nefsi bu tür yanlış mülahazalardan arındırmanın yolu, onu ‘gerek varlığının gerekse varlığıyla alakalı hususların Allah’tan gelen tecellilerin bir aynası olduğu’ gerçeğine aksine ihtimal vermeyecek şekilde ikna etmektir. Nasıl ki aynalarda görünenler, güneşin varlığı ve onun ışığı sayesindedir; güneş ışığını kesince görüntüler de kaybolmaktadır. Aynen öyle de (teşbihte hata olmasın), bu alemdeki her bir varlık o Şems-i Ezelî’den gelen tecelliler ile varlık bulmakta ve o tecelliler ile yoluna devam etmektedir. Kendisine bakan yönüyle (mana-yı ismiyle) her şey, hiç hükmündedir. Hiçbir şey O’nun inayeti olmaksızın ayakta (varlıkta) kalamaz; yok olmaktan kurtulamaz.

Bu gerçekleri bize öğreten Kur’an-ı Hakîm’in ayetlerinden birisi şöyledir:

كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلاَّ وَجْهَهُ

“O’nun Vechi (Zatı ve rızası) dışında her şey yok olucudur (yok olmaya mahkûmdur).[21]

Ayrıca bu ayette yer alan ‘vech’kelimesi,rızamanasına da gelmiş olması cihetiyle gönlün ve nefsin, Allah’tan başka bütün bağlarını bir kılıç gibi keser ve bize şu mesajı verir: Ancak Allah için, Allah namına yapılanlar yokluğa mahkûm olmaktan kurtulup bakî (kalıcı)olur.[22]

Sonuç

Nefis kavramı Kur’an-ı Kerim’de daha çok insanın zatını (bütün­lüğünü) ifade eden bir an­lamda kullanılır. Bunun yanında ayet-i kerimelerde nefis kelimesiyle, insa­nın hakikatini ifade eden ruh cevherine de dikkat çekilir.

Şer’î örfte ise nefisle insan mahiyetinin kötülüğe meyilli olan cephesi kast olunur. Bu nefis(şehvet, öfke, inat ve enaniyet gibi) kendisine bağlı duygularla adeta bir mekanizma gibi hükmünü icra eder.

Nefis, halden hale geçiş ve yükselişe açık bir yapıda yaratılmıştır. Kendi haline bırakıldığında sahibini olumsuz mülahaza ve tavırlara çeken nefis, yüzü hakka dönük irade, idrak ve şuur gibi duyguların emri altına girmesi halinde müspete dönüşür ve insanın yükselmesine hizmet eden bir keyfiyet alır.

[1]Bkz. İbn Manzur, Lisanu’l-Arab,N-F-S md. (VI, 233-235)

[2]Nur, 24/61. Ayrıca bkz. Müddessir, 74/38, Bakara, 2/286; Nisa, 4/113; En’am, 6/152; Yunus, 10/23; Nahl, 16/111; İsra, 17/7; Taha, 20/15.

[3]Zümer 39/42. Ayrıca bkz. En’am, 6/93

[4]Bkz. Harputî, Tenkîhu’l-Kelâm, Elazığ, 2000, s. 121.

[5]Yusuf, 12/53. Ayrıca bkz. Nisa 4/79; Maide 5/30; Yusuf 12/18; Taha 20/96. İlgili kullanımlar için bkz. İbn Kayyım el-Cevziyye, Kitabu’r-Ruh, s.279.

[6]Bkz. Abdulkerim el-Kuşeyrî, er-Risaletu’l-Kuşeyriyye, Darul’-Hayr, Beyrut 1995, s.86-87; Gazzalî,İhya,el-Mektebetu’l-Asriye, 1992, III, 5.

[7]M. F. Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, İstanbul, 2011, III, 219.

[8]M.F. Gülen, Prizma, İzmir, 2011, I, 78.

[9]Aynı yer. Ayrıca bkz. Seyyid Şerif Cürcanî, Kitabu’t-Ta’rifat, tsz. s. 243.

[10]M. F. Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri,II, 265.

[11]Bkz. Said Nursî,Sözler, Şahdamar Yay. İstanbul, 2006, s. 635-639; Mektubat,s. 675-679.

[12]Bkz. Nursî, Mektubat(Onuncu Mektup), s. 39-41.

[13]Nursî,Lema’lar, (On Üçüncü Lem’a, On Üçüncü İşaret),s. 131.

[14]Necm 53/32.

[15]Kur’an-ı Kerim’de tezkiye fiilinin içinde geçtiği başka ayetler de vardır ki onlarda ‘nefsi, yanlış mülahaza ve tavırlardan arındırma’nın gereğine dikkat çekilir. (Mesela bkz. Şems 91/9) Bu ayet-i kerimede ise verilen mesaj şudur: Nefsinizi kusurlardan tezkiye etmemek (beri görmemek) suretiyle tezkiye ediniz (pak tutunuz).

[16]Bkz. Nursî, Sözler(Altıncı Söz), s. 29-33.

[17]Bkz. Nursî, Sözler (On Sekizinci Söz), s. 300-301.

[18]En’am 6/70, 130; A’raf 7/51.

[19]Bkz. Nursî, Sözler (Yirmi Birinci Söz),s. 351.

[20]Haşr 59/19. Ayette yer alan ‘Allah’ı unutanlar’ vurgusunun anlam alanına şu üç açıdan bakılabilir: 1. Ölümlü olduğunuzu yani, Allah’ın hakkınızda takdir ettiği ölüm gerçeğini unutmayınız, 2. Önünüze serilen nimetlerden Mün’im-i Hakiki’ye intikal etmeyi unutmayınız, 3. Sizden icrası istenilen vecibelerin terki durumunda Allah’ın soracağı hesabı unutmayınız.

[21]Kasas, 28/88.

[22]Bkz. Nursî, Mektubat (On Beşinci Mektup),s. 80.