Peygamberimiz Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) âhir zamanda ümmetinin gördüğü rüyaları, “mübeşşirat” (müjde verenler) saymıştır. Çünkü buyurmuştur ki: Peygamberlik, benimle sona ermiştir, artık nübüvvetten ancak ‘mübeşşirat’ kalmıştır.” Bunun üzerine “Ey Allah’ın Resûlü! Bu mübeşşirat nedir?” diye sorulunca, “Bunlar sâdık rüyalardır ki, onları sâlih insanlar görür” buyurmuşlardır.

“Dünya hayatında da, âhirette de onlar için müjde vardır”(Yunus Suresi, 10/64)meâlindeki âyet-i kerimeyi bazı müfessirler, dünya hayatındaki müjdeden muradın, dünyada bizzat insanın kendisinin veya kendisi hakkında başkasının gördüğü sâlih rüya olduğunu söylerler.

Zaten genel olarak, kıssaların en güzelinin anlatıldığı Yusuf kıssasının en önemli noktaları rüyalarla ifade edilmektedir: Yusuf aleyhisselamın en baştaki rüyası, hapishanede mahpusların ve melikin rüyası… Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) Fetih Suresinde bahsedilen Mekke’nin fethiyle ilgili gördüğü rüya da önümüzde mühim ve müthiş bir gerçek olarak durmakta, günümüze ışık tutmaktadır. Onun için meselenin şaka kaldırır hiçbir tarafı yoktur. Bu bakımdan masumların, mağdurların ve mazlumların gördükleri rüyalarla alay edenleri Allah’a havale ederiz. Onlar zaten her şeyle alay ediyor. Hâşâ! Bakara-makara diye, Kur’an-ı Kerim’in en uzun suresiyle bile alay etme cüretini gösteriyorlar.

Üstad Hazretleri rüyaları üçe ayırdıktan sonra doğru çıkan, sâlih ve sâdık rüyayı şöyle tarif etmektedir: “Üçüncü kısım ki, ‘rüyâ-i sâdıka’dır. O, doğrudan doğruya, insanın mahiyetindeki lâtîfe-i Rabbânî; —âlem-i şehadetiyle bağlanan ve o âlemde dolaşan duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla— gayb âlemine karşı bir münasebet bulur, bir menfez (bakacak bir yer) açar, o menfezle, vukua gelmeye hazırlanan hâdiselere bakar. Levh-i Mahfuz’un cilveleri ve kaderi mektupların numuneleri nev’inden birisine rast gelir, bazı hakiki olayları görür. O olaylarda, bazen hayâl tasarruf eder, suret elbiseleri giydirir. Bu kısmın çok çeşitleri var. Bazı, aynen çıkar, bazen bir ince perde altında çıkıyor, bazen kalınca bir perde ile sarılıyor. Hadis-i Şerifte gelmiş ki, Resul-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vahyin başlangıcında gördüğü rüyalar, sabah aydınlığı gibi, zâhir, açık, doğru çıkıyordu.

Bu konunun son bölümünde Üstad Hazretleri bu bölümün yazılmasına vesile olan rüyayı da tabir ediyor:

Yedincisi: Senin müjdeli, mübarek ve güzel rüyanın tabiri, Kur’an için ve bizim için çok güzeldir. Hem zaman tabir etti ve ediyor, tabirimize ihtiyaç bırakmıyor. Hem kısmen tabiri güzel olarak çıkmış. Sen dikkat etsen anlarsın. Yalnız bir-iki noktasına işaret ederiz. Yani bir hakikat beyan ederiz; senin rüyanın hakikati nev’inden olan olaylar, o hakikatin temessül edip görünen şekilleridir. Şöyle ki: O geniş meydanlık, İslâm âlemidir. Meydanlığın nihayetinde mescid, Ispartavilayetidir. Etrafı bulanık, çamurlu su, hâl ve zamanın sefâhet, atâlet ve bid’atlar bataklığıdır. Senin selametle, bulaşmadan, sür’atle mescide erişmen ise, herkesten evvel Kur’anî Nurlara sahip çıkıp, kalbini bozmadan sağlam kaldığına işarettir. Meciddeki küçük cemaat ise, Hakkı, Hulûsi, Sabri, Süleyman, Rüştü, Bekir, Mustafa, Ali, Zühtü, Lütfi, Hüsrev, Re’fet gibi, Sözlerin hameleleridir. Ufak kürsü ise, Barlagibi küçük bir köydür. Yüksek ses ise, Sözlerdeki kuvvetve sür’atle yayılmalarına işarettir. Birinci safta sana tahsis edilen makam ise, Abdurrahman’dan sana münhâl kalan yerdir. O cemaatin telsiz âletlerin alıcıları hükmünde bütün dünyaya ders işittirmek istemek işareti ve hakikati ise, inşallah, tamamıyla sonra çıkacak. Şimdi efradı birer küçük çekirdek iseler de, ileride Cenâb-ı Hakkın muvaffak kılmasıyla birer yüce ve yüksek ağaç hükmüne geçerler ve birer telsiz telgrafın merkezi olurlar (Üstâd Hazretleri burada Risale-i Nurların internet vasıtasıyla cihana yayılacağının işaretini vermiştir). Sarıklı, küçük, genç bir zât ise, Hulûsi’ye omuz omuza verecek, belki geçecek birisi, nâşirler ve talebeler içine girmeye namzettir. Bazılarını zannederim, fakat katî hükmedemem. O genç, kuvve-i velâyetle meydana atılacak bir zâttır. Diğer noktaları sen (Hulusî Bey), benim bedelime tabir et.” (Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Birinci Mesele).

Kastamonu Lâhikasının 68. Mektubunda gördüğü bir rüyanın bir bölümünden şöyle bahsetmektedir:

Sizin çok mübarek ve nazarımızda çok kıymetli ve benim nazarımda Cennetin ‘Vildân-ı muhalledun’u (Ebedî Cennet Çocukları) tarafından, ebedî ve Firdevs Cennetinden kudsî bir hediye gibi, geçen ve gelen iki bayramı Cennetin şekerlemeleri ve tatlıları gibi tatlılaştıran ve ziynetlerin ve nakışların yetmiş tarzlarını giyen hurilerin hülleleri ve elbiseleri gibi, mânevî meclisimizi ziynetlendiren kalem hediyelerinizi (yazıp gönderdiğiniz Risale-i Nurlar) aldık. Bu hediye, Risale-i Nur Hizmeti noktasında ne derece ehemmiyetli olduğunu bu günlerde başıma gelen ve rüyama giren bir hâdise ile anlayınız.Şöyle ki:

Bu çok kıymetli mânevi hediyeyi almazdan üç gün evvel, aynen hediyemiz Kastamonu’ya geleceği anında rüyada görüyorum ki, terf-i makamve rütbe için bizlere bir ferman-ı şâhane mânevî bir taraftan geliyor; kemâl-i hürmetle ellerinden tutup bize getiriyorlar. Biz baktık ki, o yüce ve yüksek ferman, Kur’an-ı Azîmüşşanolarak çıktı. O halde bu mânâ kalbe geldi. Demek Kur’an yüzünden Risale-i Nur’un şahs-ı mânevisi ve biz talebeleri, bir terfive terakkî fermanınıgayb âleminden alacağız.

            Şimdi tabiri ise, o fermanıtemsil eden masumların kalemiyle mânevî Kur’an tefsiriRisale-i Nurları almamızdır. Bu rüyanın şimdiki tabiri çıkmadan bir-iki saat evvel Feyzi (Mehmet Feyzi Efendi) ile Emin’in (Çaycı Emin Ağabeyin) gösterdikleri tabir de haktır ve ehemmiyetlidir.

Hem bu sürûr ve ferah vesilesi olan nurânî hediyeyi bir hiss-i kablelvuku (önsezi) ile benim ruhum tam hissetmiş, akla haber vermemiş idi ki, o gelmeden iki gün evvel, Feyzi ve Emin’in fıkrasında beyan edilen, rüyayı gördüğüm gecenin gündüzünde, sabahtan akşama kadar ve ikinci günü de kısmen hiç görmediğim bir tarzda bir sevinç, bir sürûrhissedip mütemadiyen bir bahaneyle ferahını izhar edip, otuz-kırk defa tebessümle güldüm.

Hem ben ve hem Feyzi, taaccüb ve hayret ettik. Otuz günde bir defa gülmeyen, bir günde otuz defa gülmek bizleri hayrette bıraktı. Şimdi anlaşıldı ki, o sürûr, o sevinç mezkûr mânevî fermanı temsil eden masumların ve ümmîlerin kalemlerinin yazıları, gelecek neslin hayat sayfalarına, âlem-i İslâmın mukadderat sayfalarına ve ehl-i iman istikbalinin defterlerine nurlar neşredeceklerinin ve o masum çocukların hâlis ve sâfî amelleri ve hizmetleriyle ve amel sayfalarımızda yazıp kaydetmesinin ve Risale-i Nur talebelerinin mukadderatını saadetle devam etmesinin haberini veren, o daha gelmeyen hediyeden geliyordu. Benim, o büyük yekûndan hisseme düşen binden bir parçası ruhen hissedilmiş, beni mesûdâne heyecana getirmişti.

Evet, böyle yüzer mâsumların makbul amelleri ve reddedilmez duaları, diğer kardeşlerinin defterlerine geçmesi misilli, benim gibi bir günahkârın amel sayfalarına da girmesi, binler sürûr ve sevinç verir. Böyle karanlık bir zamanda, bu ağır şartlar altında böyle mâsumâne ve kahramanâne çalışmak için, biz, hem o masumları ve o ümmîleri ve muallimlerini tebrik, hem peder ve vâlidelerini tebrik, hem köylerini tebrik, hem memleketlerini, hem milletlerini, hem Anadolu’yu tebrik ederiz.

Kastamonu Lâhikasındaki bu mektubun devamındaki 69. Mektupta Feyzi ve Emin Ağabeylerimiz şöyle diyorlar:

Lâtif bir rüyanın kadere ait bir meseleyi, şuhûd (görür) derecesinde bize kanaat verdiği gibi, o lâtif rüya’nın ciddî ikinci parçası bizlere mânevî bir müjde ve beşaret verdiği cihetle, siz kardeşlerimize beyan ediyoruz. Şöyle ki: İki gün evvel Üstadımız rüyada görüyor ki: Ben yani Mehmet Feyzi ile beraber gezmeye çıkıyoruz. Giderken, birden ben Üstadıma diyormuşum ki, ‘Buradan ben ayı’nın tesbihinitoplayacağım’ Üstadım da bakıyor ki, beyaz ipler gibi dolaşmış bir şey görüyor. Bu acip güldürecek sözümden ve ayı’ya tesbihisnad etmek vaziyetimden çok şiddetli gülerek uyanmış. Uyandıktan sonra da gülmüş. Akşama kadar hiç görülmemiş bir tarzda, 20-30 defa o uyku ile ilgili hâdiseyi gülerek, benimle lâtife etti. Münasebet olmayan bazı şeyler ile tabire çalıştıksa da tabire münasebet tutmadı. Sonra ikinci gün devam eden âdete göre, kendi tecrübesi ile sâdık rüyanın kısmen aynı günde, kısmen ikinci günün aynı saatinde, bana benzeyen bir dost- ki, rüyada Üstadıma benim suretimde görünmüş- Üstadımızın yanına geldi. Dedi ki: ‘Ayının yağını toplayanlardan alıp, müezzinin ve tesbih yapan bir adamın tavsiyesiyle mühim bir adama, her sabah hastalık için yutmasını nasıl görüyorsunuz?

Bunu duyunca Üstadımız da rüyada güldüğü gibi aynen öyle gülmüş. Birden rüya hatırına gelip bu acip ve aynı aynına tabiri tam bir hayretle karşılayıp ona demiş: ‘Sakın kullanmasın.’

Hem aynı rüyanın ikinci tabakasında Üstâdımız görüyor ki, Risale-i Nur’un heyetine Ferman geliyor. Birden geldi, o kudsî Ferman Kur’an çıktı. Bunun tabiri, aynı günün aynı tecrübe saatinde, Kur’an’ın Hizbü’l-Ekber’i ümit edilmediği bir vakitte malum Âsiye (Mülazımoğlu) Hanım’ın hânesinde etrafı tezyin edilen Hizbü’l-Ekber’i, yüz senelik bir güzel kap içinde, o kabın üstünde sırma ile padişahların mühim fermanlarında tuğra-i şâhâne işlenmiş olduğunu gördük. Üstâdımız dedi ki: ‘Ferman geldi, diye Kur’an çıktı. Şimdi de Kur’an’ın Hizbü’l-Ekber’i geldi. Üstünde ferman tuğrasıbulunduğundan, Risale-i Nur’un heyetine müjdeli, feyiz ve terakki vesilesi bir Ferman-ı Rabbanî hükmüne geçeceğini Allah’ın rahmetinden bekliyoruz.

Kastamonu Lâhikası’nın 72. Mektubunda ise Üstâd Hazretleri şöyle diyor: “Aydınlı Hasan Atıf’ın (Egemen), Hâfız Ali’nin mektubunun hâşiyesinde yazdığı misli görülmemiş şu dua: ‘Yâ Rab! Güldür Said’i, tâ gülmelerinden güller açılsın’ diye pek garip fıkrası, Risale-i Nur’a onun sadakat ve ihlasının acib bir kerametidir ki, otuz günde bir defa gülmeyen o bîçare Said’in bir günde otuz defa güldüğünün yazılması ve size o mektubun gönderilmesi zamanına tam tamına tevafuk ediyor.

Rüyaların boş olmadığını göstermesi bakımından Üstad Hazretlerinin hayatından bu hatıraları ışığında, görülen rüyaların tabirinde, görenin ruhî ve fizyolojik durumunu hesaba katarak, bilhassa zaman kavramının izâfiliği ile birlikte düşünülüp hayra yorulması gerekmektedir.