Amerika’dayım; kızımın yanında… Sımsıcak bir iklim. Havalar değil sıcak olan. Kızım ve damadım. Hele İhsan ve Orhan… “Dede dede” diye atıldılar üzerime. Onları sardım yüreğimle. İçime koyasım geldi. Kalbimin en ücra köşesine; iki inci gibi… Mahfazası kalbim! Gözleri ışıl ışıl hepsinin. Aylar sonra buluştuk yine. Zaten gurbetteydik. Şimdi iyice gurbete düştük. Olsun. Buna da şükür. Ara sıra görüşüyoruz ya. Bu bile güzel…
Emma Sokağı’nda bir evde kalıyor kızım. Burada sokaklar çok. Hamilton’dan tutun da Pearl’a kadar nice isimleri ben burada gördüm. Caddeler, sokak aralarında bile oldukça geniş. Bizim normal caddelerimiz, ana yollarımız gibi. Planlı yapılmış, parsel parsel ayrılmış intizamlı bölümler… Evlerin çoğu, 1965 senesinden kalma; ama uzun süreliğine planlanmış olduğu için bizim evlerden daha diri ve planlı duruyor. Yani söküp yenisini yapmaya gönül razı olmayacak gibi düzgün ve sanatlı.
Kaldığım ev iki katlı bir bina. Tabii buradaki evlerin klasik tarzında; ahşap. Üst katta bir kiracı… Altta tatlı kızım, melek damadım ve iki harika torunum kalıyor.
Üst kattaki sesler sanki yanı başından gelir gibi net. Ayaklar tavanda yürüdükçe gıcırtısı evin her tarafından duyuluyor. Buna rağmen bir sıcaklık var evde. Samimi bir doku. Birbirinden uzak beton binalardaki insanların sağır ve dilsiz, sessiz durumu yok burada. Birileri yukarıda dolaşıyor, gülüşüyor, hayat soluyor…

Bugün İhsan’la konuşmuştuk. Ona “Kim neye çokça bakar, çokça onu dinler, ya da onunla meşgul olursa bir gün ona benzer!” dedim. Mesela cansız varlıklarla çokça meşgul olanların bir gün yüreklerinde bir cansızlık oluşacağını, canlılarla hatta insanlarla içli dışlı olanların ise ruhlarındaki canlılığı koruyabileceğini vurguladım. Çoktan beri misalini duyduğum, halk arasında söylenen iki eş arasında bile daima birbirlerini gördükleri ve beraber yaşadıkları için ruh ve çehre benzerliği başladığını anlattım. Sonra konuyu Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) getirdim. Rüyasında Efendimizi çok gören kişilerin de bir gün ona benzeyeceğini, onun sünnetini yerine getirenlerin de bir gün onun ikliminde güzel bir şekil alacağını söyledim. Ben “Efendimizi rüyada görmek” deyince o heyecanla “Ben Efendimizi (sallallahu aleyhi ve sellem) rüyamda gördüm!” dedi. “Nasıl gördün anlatır mısın?” diye sordum. “Altın kuşlar vardı… Bir sürü altın kuş… Birden havalandılar ve bir şekil aldılar. Baktım; Efendimiz oldular!” dedi. Rüya enteresandı cidden. Zamanın Altın Dilimitabiri aklıma çağrışım yoluyla geldi o an. Evet, O’nun hayatı ve varlığı zamanın ve mekânın en değerli bölümü, kalbi, ruhu ve can damarıydı.

 

Ben bunları düşünürken İhsan, kaldığım odada bir kenara yerleştirilmiş orgunun başına geçti. Müzik öğretmeninin verdiği dersi çalışmaya koyuldu. Tuşlara dokundukça tatlı bir melodi yayılıyordu odaya. Ben de Kırık Mızrap’taki şiirimin başına geçtim; “Gökkuşağı” şiirinin başına. Onun güzide mısraları içinde tatlı bir yolculuğa koyuldum. Onun parmakları orgun tuşlarında. Benim parmaklarım bilgisayarın… Bu ne ahenkti böyle! Sanki o melodiler şiirden yansıyordu. Size o anki şiirden yakaladığım bazı enteresan tespitleri sunayım, ama önce onu okuyup kısaca yorumlayalım:

GÖKKUŞAĞI

Gök mavi, yer yeşil, bambaşka renkler,
Her ufukta ayrı bir gökkuşağı;
Renk-ışık içinde duruyor insan…

Takdirle bakıyor ona melekler,
Yüzü yerde gönlü Hakk’ın otağı;
Ona gökler dâvetiyesi iman…

Topraktan-balçıktan bir yüce cevher,
Sonsuzu gösteren emsalsiz ayna;
Verâlara dönük derin ve parlak…

Haydi gayret et, sen de özüne er!
Bütünleş rûhunla, rûhunla kayna!
Biraz inleyip, biraz ağlayarak…

Tıpkı filizler gibi yavaş yavaş,
Hep onu takip et erinceye dek
Kök toprakta ama gözler ışıkta…

Gökte başlamıştı bu sırlı savaş,
Kıyamete kadar devam edecek
Hiç durma! Geril, koş zafer ufukta!

Şair birinci bölümde göğün mavi, yerin yeşil olduğunu belirterek, varlıkların rengârenk ufuklar gibi olduğunu vurguluyor. Bu renkler ve ışık arasında ise insanın bir başka duruşu ve vazifesi olduğunu telkin ediyor. Burada mavi rengin içine sarı ışığın katılmasıyla yeşil rengin elde edildiğini vurgulamak isterim. Adeta gök rengine karışmış manevi ışık yerde ancak yeşili oluşturabilir gibi bir mecazî mana… Zaten buradaki renkler ve ışıklar hep mecazî manasıyla ele alınmalıdır. Allah’ın isim ve sıfatlarını aksettiren bir ayna olma hasebiyle bütün varlıklar manevi bir avize gibidir. Onların yaydığı her güzellik ve ışıkta Hakk’ın isimlerinin tecellisi görülmekte ve hepsinin bir hikmeti, sonsuza uzayan bir güzelliği bulunmaktadır. Burada besmeledeki Vahidiyet ve Ehadiyet sırrı vurgulanmaktadır. Renklerin hepsinin ışığın içinde bulunması, bu Tevhid ve Ehadiyet sırrının sadece biridir.

İkinci bölümde şair, insanın ahsen-i takvim seviyesindeki yaratılışına meleklerin hayran kaldıklarını belirtiyor. Ondaki tevazu ve mahviyet, ama kalbi ve ruhunun Hakk’ın otağı olması, yücelerde bulunması konusuna parmak basıyor. Burada imanın yüksek bir hedef olması ve onun gerçek insan olmanın şart-ı evveli olduğunu da şair, bölümün özü olarak sonda özetlemiş oluyor. Bu bölümde özellikle şair, birinci bölümdeki Vahidiyet ve Ehadiyet sırrına ek olarak, öz olarak Samediyet sırrını ortaya koyuyor. Onun Hakk’ın aynası olması, Rahman’ın suretinde yaratılması meselesi, besmelenin can alıcı noktası olması yanında, bir taraftan da besmelenin insanı Arş-ı Âla’ya bağlayan bir ip olduğunu gizlice hatırlatıyor. Afâktan enfüse bir yolculuktur bu. Birinci bölümde afâki anlatılan şeyler burada özetlenmiş ve asıl hedefini bulmuş oluyor. Gökle yer bütünlüğünü sağlayan insanın Hakk’a yükselme merdiveni ve yükseliş çizgisi, manifesto gibi eline tutuşturuluyor.
Üçüncü bölümde şair, insanın toprak ve balçıktan bir yüce cevher olarak yaratıldığını, ama bu tablonun sonsuzu gösteren bir eşsiz ayna, bu aynanın ise ötelere dönük derin ve parlak olduğunu özellikle belirtiyor. “Onun topraktan yaratılması küçümsenecek bir şey değildir!” diyor. “Zaten şeytan böyle söylediği için esfel-i sâfiline yuvarlandı!” diye de gizli bir imada bulunuyor…
Bu üç bölümden sonra şair şiirin birinci ders bölümünü bitirmiş ikinci ve tavsiye bölümüne geçmiş oluyor…
Dördüncü bölümde haydi, diyor “Sen de gayrete gel, sen de özüne er… Ta ki meleklerin takdirle seyrettiği ve alkışladığı Âdem nebi (aleyhisselam) izinde bir varlık olabilesin. Topraktan yaratıldığına bakma, senin özünde öyle bir cevher var ki o eğer işlenirse ve yabancı maddelerden temizlenip arınıp şekillenirse, kâinatın takvimi olur… İşte bunun için özündeki ebed mayalı ruhunla kaynamalısın. Öyle bir kaynama olmalı ki bu, adeta maddi yönün manevi yönün içinde erimeli ve yok olmalıdır. Böylece ruh kesilmelisin, öz kesilmelisin, mana kesilmelisin. Hakk’a ayna olmanın tek yolu safileşmekten geçer. Mana yönüne maddi yönünü feda etmekten! Bu saflığı elde etmek biraz ağlayarak biraz da inleyerek olur. Zira böyle değerli bir seviye asla basit ve minik hamlelerle elde edilemez. Büyük hamleler ve aksiyonlar, çileler, ıztıraplar gerektirir, gayretler ister!”
Beşinci bölümde şair bir misal getiriyor; “Nasıl bir hamle ve aksiyon?” diyor. Öyle deli gibi koşma değil. Belki de filizler gibi yavaş yavaş, ama ihlaslı, temkinli ve dikkatli bir şekilde kökünden, özünden kopmadan, ama gözlerini de ışıktan ayırmadan bir hareket, bir yükseliş şeklinde… “Kök toprakta” derken şair yine tevazuyu, alçak gönüllülüğü vurgulamış oluyor. “Kibir yok!” diyor bu yolda. “Ama gözler çok yukarılara dikilmiş olmalı, nura dönük olmalı, Hakk’ı görmeli!” diyerek himmeti âli tutmayı, yüce hedeflere kilitlenmeyi salıklıyor muhatabına, rahle-i dersindeki öğrencisine. Beslenme kaynağı olarak toprağı vurgulaması “civciv yumurtadan çıkmış, sonra da kabuğunu beğenmemiş” tarzında bir nankörlüğe düşülmemesi için de bir ikazdır. Zaten bu, körpe, yeni filizin daha doğmadan, hayat solumadan ölümü olur, vesselam.
Altıncı bölümde bu işin bir savaş kadar zorlu olduğunu belirtiyor şair. Şeytanın nasıl bir düşman olduğunu, meleklerin insana nasıl yakın olduklarını fısıldıyor. “Sakın bu sırlı savaşta Hakk’a karşı gelme kibrini yaşama, O’nun emirlerinden dışarı çıkma, Sünnet ve Kur’an çizgisinden bir adım batıla sapma!” diyor. Şeytanın insanı nasıl azdırıp saptırdığını ikaz ile şakirdinin kulağına küpe olarak takıyor… “Bu savaş, insanın kendi ile hesaplaşması, nefsiyle ve şeytanla yaka paça olması şekliyle kıyamete kadar devam edecek bir kavgadır, bir harptir!” diyerek insanın gevşemesini önlemeye çalışıyor. Artık ben oldum, erdim, yükseldim dememesi, “kurtuldum” diye çığlıklar atmaması, bilakis “kurtuldum” diyenin, Hazreti Aişe’nin (radıyallahu anha) ifadesiyle, helak olacağını bildiriyor! Bu imtihan süreci Kevser Havzının başına kadar bir koşu gerektirir. Zaferin ise Sırat’ı geçip cennete girildiği ve Hakk’ın cemalinin görüldüğü gün gerçekleşeceğini vurguluyor ve böylece bir sonsuz hedef gösteriyor bizlere. Ta ki daim diri kalalım, dünyevi şarkılara takılmayalım, dünyevi zevklere dalıp, fani meşgalelere kapılıp hem bu dünyamızı hem ahiretimizi harap ve turâb etmeyelim!

İhsan hâlâ melodisine devam ediyor… Parmakları tuşlarda dersini öğrenmeye ve iyice bellemeye çalışıyor. Gelin biz şiirdeki sırlara parmak basalım ve enteresan hikmetlere nazarları çevirelim:
* Şiir 11’lik hece vezniyle yazılmıştır. 18 mısra, 90 kelime var.

* Şiirde iki bölüm mevcuttur. Bu bölümlerden birinde verilen ders, diğerinde bu dersin muhataba, “Haydi sen de bunları yap” diye tavsiye edildiği bölüm… Bu ders bir metafizik öğretidir. Adeta bir yaratılış ve yükseliş bilgisi; insanın kâinat içindeki üstün mevkii; ahsen-i takvim sırrı; onun topraktan balçıktan yaratıldığı, ama Allah’ın bütün isim ve sıfatlarına tam, dört dörtlük bir ayine olduğu sırrı… İşte bu zirveye tırmanmayı hedef olarak gösteriyor şair ve “Haydi sen de bu üstün seviyeye er!” diye muhatabına, talebesine tavsiyede bulunuyor.

* Şiirin kafiye şeması harflendiği takdirde abc/abc, def/def, ghı/ghı şeklinde sıralanır ki bu bir öğretme metodudur. Yani “hadi bir daha tekrar edelim!” der gibi… İşte burada daha önce de mevzu ettiğimiz gibi verilen ders ve onun öğrenci tarafından tekrar edilmesi arzu ve isteği kafiye şemasıyla da doğrulanmış oluyor.

* Şiirdeki kafiyeler de mana bakımından adeta tavsiyelerde ve telkinlerde bulunur. “Renkler-melekler” kelimelerindeki k-k yarım kafiyesi. “Kulağı-otağı” kelimelerindeki “ağ” tam kafiyesi. “İnsan-iman” kelimelerindeki “an” tam kafiyesi. “Cevher-er” kelimelerindeki “er” tam kafiyesi. “Ayna-kayna” kelimelerindeki “ayna” zengin veya tunç kafiyesi. “Parlak-ağlayarak” kelimelerindeki “ak” tam kafiyesi. “Savaş-yavaş” kelimelerindeki “aş” tam kafiyesi. “Dek-ederek” kelimelerindeki “ek” tam kafiyesi. “Işıkta-ufukta” kelimelerindeki “k” yarım kafiyesi. Sanki Allah’ı anmak, ermek, ayna olmak, yükselmek ve geriye dönüp insanlara koşmak, sular gibi akmak veya ak pak olmak, yokuşlar aşmak, zaman ve mekânı aşmak ve Hakk’a ulaşmak gibi tavsiyelerde bulunur ki bu da metafizik dersin ayrı bir çağrışımla öğretme yönüdür. Tunç kafiye olan ayna-kayna kelimeleri arasındaki kafiye ve cevher-er kelimeleri arasındaki kafiye dikkat çekici; sanki bu iki kafiye de şiirin iki bölümü gibi ders ve o dersin istikametinde bir yükselişe davet mahiyetini taşır ve adeta der ki “Sen de yüksel, başın zirveye ersin, Allah’a tam bir ayna ol ki tunç gibi sağlam olasın!” Ayrıca “k” yarım kafiyesinin hem en başta hem sonda kullanılması bu işin kısa yazılışı (k.k.) olan Kur’an-ı Kerim ile olacağını işaret eder. Şiirdeki kafiyeler ardı ardına tekrarlardan oluşmuş olup bir belletme havası ortaya koyar. Şair bu ikili tekrarların sırrını, şiirde iki sefer tekrar edilen “ruhunla, ruhunla” kelimelerinde belirtmiştir. Adeta bu şiir bir ruh bilgisidir. Sırra ermedir. Manaya kanatlanmadır. İşte bu sır da şiirdeki ilk ve son bölümdeki “k” yarım kafiyelerinde gizlidir. “Kur’an-ı Kerim’e işaret eden bu harflerde ruh bilgisi mevcut!” der gibidir. “Biraz, biraz” kelime tekrarlarında “Bir de sana ‘ruh’ hakkında soru sorarlar. De ki: ‘Ruh, Rabbimin emrindedir, O’nun bileceği işlerdendir. Size sadece az bir ilim verilmiştir’” mealindeki ayet tedaisini ruha gönderir… Bu ise birden elde edilecek bir bilgi değildir. “Yavaş yavaş” kelime tekrarları da bu olgunlaşma, özüne erme dönemlerini ve sürecini işaret etmektedir.
* Şiir 90 kelimeden oluşmuştur. Konu da gökkuşağıdır. Doksan derece dik açı olma yönüyle hem bu gökkuşağına işaret eder, hem de bizlere şiirin asıl teması olan insan olmanın değerini bilme ve onu en iyi bir şekilde değerlendirme, Miraç Şehsuvarı’nın zirveye ermesine, amûdî yükselişine gizlice telmihte bulunur. Ayrıca bu rakam Allah’ın Melik isminin ebcetteki karşılığıdır ki kâinatın yegâne melikinin gözetiminde bu şiirin dikte ettirildiğinin bir nişanesidir. Zaten o Melik değil midir ki amûdî yükselişi gerçekleştirecek. Burada aklımıza Rahman Suresi’ndeki “Ey cin ve insan topluluğu! Kâinatın çap ve çeperlerinden gücünüz yetiyorsa geçin. Geçemezsiniz, çıkamazsınız. Ancak bir güçle, Allah’ın, kâinatın yegâne Meliki ve Malikinin gücüyle geçebilirsiniz, çıkabilirsiniz!” mealindeki ayeti de ruhumuza misafir oluyor. Ayrıca bu isim, Nas Suresi’nde beyan buyurulduğu gibi, şeytandan kaçıp sığınılacak yegâne Melikin Allah olduğunu da hatıra getirmesi açısından önemlidir. Böylece sırlı savaşta kime sığınılacağını, şiirin tamamının, mısraların hepsinin işaret ve haberiyle, ses ve senfonisiyle duymuş ve anlamış oluyoruz.

* “Kayna” kelimesinde cinas vardır… Hem kaynak suyu gibi pınardan kayna, hem de fokur fokur kaynamak anlamlarıdır bu. “Isıtıp ısıtıp buhara kalbet / kayna kayna Sakarya” Necip Fazıl ifadelerindeki kaynamak ve kalbolmak, iç içe girme, bütünleşme manalarına gelen bu kelime iki metalin birbirine kaynamasını da akla getirir; kaynak yapmak, lehimlemek gibi manaları… Bu da düşünülürse kelime üç meyveli bir mecaz dalı gibi bereketlenir…

* Şiirin ikinci bölümünde sözü edilen “Topraktan yaratılan cevher, sonsuza en güzel ayna, ötelere dönük derin ve parlak” olan meleklerin takdirle baktığı varlık, başta Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) olmak üzere o çizgide hayatını sürdürenlerdir ki bu bölümün 13 harflik yapısı da o ufku işaret eder. Bilindiği gibi 571, Efendimizin doğum tarihidir ve bu tarihin rakamlarının toplamı da 5+7+1=13 tür…

* Şiirde gökkuşağı kelimelerinin geçtiği mısra 25 harftir… 2+5=7 ile gökkuşağındaki yedi renk bizlere tebessüm etmektedir…

* “Ona gökler davetiyesi iman” mısraındaki 23 harf, Kur’an-ı Kerim’e işaret eder; ayetlerin gökten inme, yani nazil olma senelerine…
* Şiirin sonundaki “zafer” kelimesi, ufukta bir fetih müjdesidir ki bu, insanın önce kendini fethetmesi olarak düşünülür. Şiirin tamamındaki 472 harf sayısı kendi aralarında toplanırsa bunu doğrular mahiyettedir. 13 rakamı hem şiirin tamamında hem de şiirin kalbi mesabesinde Hak isminin ve iman kelimesinin geçtiği ikinci bölümün kelime sayısı ile de tasdik edilmiş olur ki bu rakam da 13’tür. Yani bir yönüyle Efendimizin 571 doğum tarihi, iman ve İslam güneşinin ufukta göründüğü ve karanlıkları boğmaya başladığı tarihe, hem de 1453 gibi İstanbul’un fethi vaktine işaret ederek nice güzellikler sergiler (1+4+5+3=13). Ayrıca bu sayı ebcette Allah’ın “Ehad” isminin karşılığı olma hasebiyle hem birliği ve tevhidi, hem de İhlas suresindeki tüm özellikleri özünde taşıması yönüyle bizlere Yüce Yaratıcıyı tam manasıyla bildirir ve tanıttırır. Bu şiirin de Ehad olan Rabbin bir mükemmel aynası ve tecelli şulesi olduğunu tasvir ve tavzih eder…

* Şiirde 18 mısra vardır. 18 ebcette Allah’ın Hay ismine tevafuk etmektedir. Şiirdeki iki bölümlük öğüdü de evvel-ahir şeklinde belirlersek şair burada da ikinci bölümü birinci bölüme bağlamakta ve ahirdeki tavsiyesinin yüzünü, evvelce anlattığı çalıştığı konuya (Hay olan Yaratıcıya tam ayna olma adına) döndürmektedir. Böylece şiir, insanın madde yönünün mana yönüne tabi olması, dünyayı ve ukbayı bir tarla bilmesi ve buna göre hayatını dizayn etmesi, daima Diri Olan’a ve Dirilten’e yönelmesi, böylece manevi ölümden kurtulması gibi daha nice diriliş dosyalarını bu tevafuk ufkunda ruha belletmekte, vicdana okutmaktadır.

İşte bunlardı İhsan’ın melodisi eşliğinde yakaladığım sırlar… İhsan bir taraftan parmaklarını orgun tuşlarında gezdiriyor, bir taraftan da “Oldukça zor dede bu seferki ödev!” diyordu… “Bana bir üst sınıfın ödevini verdi öğretmen, sen gayretlisin, yaparsın dedi!” diye mırıldanıyordu. Ben “Peki bir süredir çaldığın melodinin sözlerini bana söyler misin?” dediğimde. Elbette, diyor… O tatlı sesiyle İngilizce sözleri söylüyor İhsan.

There’s red, orange, yellow and green and blue,

And indigo, violet, every hue,

And where can you find a pot of pure gold?

At the end of the rainbow or so I’ve been told.

 

(Kırmızı, kavuniçi, sarı, yeşil ve mavi

Çivit, mor, her bir renk

Nerede bulursun bir küp saf altını?

Gökkuşağının sonunda elbet, budur bana anlatılan.)

Çalıştığım şiirle de ilgili olan bu sözler dikkatimi çekiyor. “Bestenin adı nedir İhsan?” diye sorduğumda kulaklarıma inanamıyorum: “Rainbow” (Gökkuşağı).

Önce şaşırdım kaldım. Sonra zihnim aksiyona geçti. Ruhuma, kalbime sordu bu tevafukun manasını… Anladım ki bu şiir bir ihsandı. Benim buraya gelişim Allah’ın bana bir ihsanıydı… Ondaki sırlar ve onların satırlara dökülüşü bir ihsan-ı İlahi’ydi. Böyle gördüm, böyle düşündüm, böyle hissettim…

İhsan hâlâ zarif parmaklarını bir ceylan sekişiyle orgun tuşlarında gezdiriyor… Ben ise yazdıklarımı tekrar tekrar bir ibadet neşvesinde gözden geçiriyorum, tashihlerini yapıyorum… Zihnim çağrışım yoluyla dışarıya doğru adım adım yürüyor… Amerika’nın bir küçük sokağından dışarılara doğru yavaş yavaş süzülüyor… Emma yazısını okuyorum sokak tabelasında. Emma… Hutbelerde sık sık duyduğumuz, emma ba’d (bundan sonra, asıl meseleye gelince) terkibi aklımın bir kenarında, ruhuma ışıyor… Bir süre önce bu sokaklarda “ufuklar” manasına gelen Horizons parkında spora çıktığımda tanımadığım bir piri faninin hediye ettiği gökkuşağı renklerini taşıyan otuzüçlük tesbih elimde yürüyorum…” Hiç durma geril! Koş, zafer ufukta” öğüdü çınlıyor kulaklarımda o an. “Neler oluyor?” diyorum. Bir nefes sanki ruhuma yakınlığını hissettirir gibi ılık bir meltem gönderiyor… Karlı sokakları, caddeleri, içimdeki ılık rüzgârlar gibi dolaşıyorum… Ta Pensilvanya’ya kadar giden bu hayali yolculuk Zamanın Altın Dilimikitabının yazarının altın çehresine, altın ruhuna misafir oluncaya dek sürüyor… “Allah ihsan ederse bunun gerçeğini, bu seyr-i temaşanın aslını görür ve yaşarım!” diyor, mutluluk neşideleri şeklinde uzaklardan gelen “Rainbow” melodisinin ritminde “Gökkuşağı” şiirini dağlara taşlara, ağaçlara kuşlara, sokaklara, caddelere, kentlere, köylere, bütün insanlığa, tatlı bir melodi akışıyla, ahengiyle, söylüyor, anlatıyor, terennüm ediyor şevkle, aşkla bir bülbül gibi şakıyorum…