Yeryüzü ve gökyüzü çıplak gözle görülebilen ve görülemeyen, sayısız dalga boyundaki renkler ile ifade edilen “ışık” ile doludur. “Görünen ışık” dendiğinde, genellikle çıplak gözümüzle görülebilen ışık anlaşılır. Oysa insanlar tarafından görülemediği halde, sadece bazı hayvanlarının istifade edebileceği, hususi bir donanımla görülebilen “ışık çeşitleri” de mevcuttur. İnsan için “görünmeyen ışık” olarak tasnif edilen bir dalga boyu, başka canlı çeşitleri için “görünen ışık” olabilmektedir. Demek ki bütün canlıların içinde yaşadığı dünya aynı olsa da, gördükleri ve algıladıkları dünyalar birbirinden farklıdır.

Belli bir dalga boyundaki ışığın gözümüze girmesi neticesinde, Rabbimizin bize ihsan ettiği sıfatlar vesilesiyle, beynimiz belli bir rengi algılar ve ruhumuz görür. Görünen ışık ve renkler dışında, bizler göremesek de, bazı canlıların algıladığı dalga boyları da teorik olarak bir ışık biçimidir. Bunların bir çeşidi olan polarize ışık, farklı bir ışık algısı şeklidir. Güneş ışığının parlak yüzeylerden yansıması, canlılar tarafından “polarize ışık” olarak bilinen algılanmayı ortaya çıkarır. Mesela çok güneşli bir havada denizden veya asfalt yoldan gözümüze yansıyan ve “parıldamalar” şeklinde algılanarak görme netliğimizi azaltan ışık, polarize ışıktır. Biz bu ışıktan korunmak, asfalt yolda ve deniz kenarında çevremizi daha net görmek için polarize ışığı süzüp azaltan güneş gözlükleri kullanırız. İnsanoğlu çıplak gözle, yeryüzündeki polarize ışığın çok ufak bir bölümünü algılar, fakat bu bir eksiklik değil bilakis ona bahşedilmiş bir nimettir. Polarize ışığı daha iyi algılayabilseydik, çevremizdeki yoğun ışık parlamaları sebebiyle hiçbir nesneyi net olarak göremezdik.

İnsan gözü, radyo ve televizyon dalgalarını göremediği gibi “ultraviyole” denen mor ötesi ışığı da göremez. Oysa nasıl “yeşil” ve “kırmızı” renkler varsa, aynı şekilde “ultraviyole ışık” da kendine has bir renge sahiptir, fakat biz göremediğimiz için o renge bir isim veremiyoruz. Ultraviyole denilen dalga boyunu algılayan birçok canlı için bir “ultraviyole renk” vardır. Çok yoğun ve parlak bir mor rengi olduğu için, ultraviyole dalga boyunu görebilseydik, diğer renkler silik ve zor seçilir bir hal alırdı. Sonsuz hikmet sahibi Yüce Rabbimizin gözümüze verdiği kabiliyet nispetinde idrak ettiğimiz renkler sayesinde, her biri birer sanat eseri olan canlılardaki rengârenk güzellikleri temaşa edebiliyor ve ayrıca kendimiz de renkli sanat eserleri ortaya koyabiliyoruz. Bu sayede, çevremizde gördüğümüz güzelliklerden ruhani hazlar alıp hakiki Müzeyyin’i (celle celaluhu) büyük bir hayranlıkla tesbih ve tenzih etme imkânı bulabiliyoruz. 

Hayvanlar üzerinde yapılan görme ve renk algılama çalışmalarıyla bazı hayvanların bizler gibi renkli görme kabiliyetine sahip olduğu anlaşılmıştır. Bütün hayvanların renk görme kabiliyetleri ve sınırları farklı farklıdır. Mesela balarılarında, insanlarda olduğu gibi “üç renkli görme” vardır. İnsan gözünün retinasında kırmızı, yeşil ve mavi renkteki dalga boylarını algılayan, koni şeklinde üç çeşit hücre vardır. Bütün diğer renkler bu üç rengin farklı miktarlardaki karışımı olarak algılanır. Arıların renkli görme sistemini oluşturan petek gözlerindeki birimler ise insandaki yeşil, mavi ve kırmızı renk yerine, ultraviyole rengi algılayan hücrelerden yaratılmıştır. 

Balarıları “kırmızı rengi” göremezler ama “ultraviyole rengi” görürler. İnsan göz retinasına zararlı olduğu için gözün ön yapıları tarafından süzülen ve retinaya ulaşması engellenen “ultraviyole ışık” enteresan bir şekilde arıların renkli görme sisteminin temelini oluşturur. Hatta arılar yalnızca ultraviyole ışığın varlığında renkli görebilir. Yarattığı her varlığın vazifesini ve ihtiyaçlarını en iyi bilen, sonsuz ihsan sahibi Rabbimiz (celle celaluhu), bu kabiliyeti de arının ihtiyacına göre vermiştir. Arılar kabiliyetlerini; kovanına giden yolu bulmak, bal özü taşıyan bir çiçeğin yerini ve yönünü tespit etmek için kullanır. Arı, bulunduğu yeri ve gideceği yönü Güneşin o anki konumuna göre tayin eder. Yapılan deneylerde gökyüzünden gelen ışık yerine başka bir ışık kaynağı kullanıldığında, balarısının kovanın yönünü bulamadığı görülmüştür. Çiçeklerdeki nektarla beslenen kolibri gibi kuşların da ultraviyole ışığı algıladığı tespit edilmiştir. Ultraviyole ışığın, nektarlı çiçekleri bulmada önemli bir faktör oluşu sayesinde bulutlu bir havada bile rahatlıkla görülebilen ultraviyole ışığı kullanan arılar, Güneşin yerini tespit ederek çiçeğin yönünü ve yerini bulabilir. Tabii ki, arıların ultraviyole ışıkla algıladıkları çiçeklerin rengi ve deseni bizim gördüğümüzden daha farklıdır. (Bkz. 1. ve 2. Şekil). 

Balarıları, bizim yalnızca çok az bir kısmını algılayabildiğimiz “polarize ışığı” da görürler ve bunu Güneşin o anki pozisyonunu tam olarak tespit etmede kullanırlar. Fakat daha önce bahsettiğimiz gibi, “polarize ışık” gözü kamaştırıp görme netliğini azalttığından dolayı, her şeyi mükemmel ve hikmetli yaratan Fâtır-ı Hakîm, balarısının polarize ışığı görme kabiliyetine sahip hücreleri gözün arka ve üst kısmına yerleştirmiştir. Bu sayede bal arısı, gözünün çiçekleri görmesini sağlayan aşağı kısmıyla polarize ışığı görmediğinden, ışık parlaması ve yansımalarının menfi tesirine maruz kalmaz. Gözünün arka ve üst kısmıyla da havada yansıyan polarize ışığı görür ve yön tayini yapar. 

Yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı üzere balarısının gözü çok karmaşık bir yapıya sahiptir. Petek şeklindeki bir göz, sayısı 8000’i geçen altıgen şeklindeki küçük gözcüklerin (ommatidium)  mükemmel bir plan ve mimarî ile yanyana yerleştirilmesiyle teşkil edilmiştir. Sözü edilen her gözcüğün kendisine ait bir merceği, bir kristal konisi ve bunu saran görme hücreleri bulunur (Bkz. 3. Şekil). Balarısının sahip olduğu bu birleşik (veya petek) göz sistemi, balarısının çevrede oluşan en ufak bir hareketi bile mükemmel şekilde algılamasına vesile olur. İnsan gözü yalnızca tek yönde ve 180 derecelik bir görme alanına sahipken, balarısı gözü 360 derecelik bir alandaki en ufak bir hareketi bile fark eder. Böylece çevresindeki her türlü tehlikeden hemen haberdar olur ve korunmak için tedbir alır. Ayrıca balarısı gözü, hareketli nesneleri, sabit olarak duranlara nazaran daha iyi görür. Bu yüzden balarıları, sabit duran çiçeklerden ziyade rüzgârda sallanan çiçekleri daha fazla ziyaret eder. Yine aynı sebepten, balarıları kaçan veya elini kolunu çok hareket ettiren bir insana, duran bir insandan daha fazla saldırır. 

İnsan gözü ise tek bir kornea ve mercek sisteminden oluşur. Bu yüzden sabit bir noktayı çok daha net ve pürüzsüz görür, böylece bir çiçekteki en ince bir sanatı bile ayrıntısıyla görebilecek ve ayırt edecek tarzda yaratılmıştır. Arıların birbirinden bağımsız binlerce küçük birimden oluşan görme sistemi ise onun hayatını devam ettirmesi için daha zaruri olan, geniş bir alandaki ufak hareketleri algılayan, ama çok daha bulanık olan bir yapıda yaratılmıştır. Balarısının görme netliği insanınkinin altmışta biri kadardır. Diğer bir tabirle, bizim 20 metreden rahatlıkla tanıdığımız bir nesneyi bir arının tanıması için ona 30 santimetreye kadar yaklaşması gerekir. Balarılarının çiçekteki sanatla değil çiçeğin sahip olduğu bal özü miktarıyla ilgilenmesini takdir eden Musavvir ve Latif Rabbimiz, onlara tam olarak ihtiyaç hissettikleri özelliklerde bir göz ihsan etmiştir. Böylece balarıları, bütün dünyayı adeta bir bal peteği gibi görür. Mesela insan yüzünü, bir buzlu camın ardından bakıyormuş gibi parçalı ve bulanık görür (Bkz. 4. Şekil). 

Bal arısı gözünde bulunup yaban arısı gözlerinde dahi bulunmayan bir özellik daha vardır ki, bu da balarısı gözlerinin çevresinin ince ve yoğun bir kıl tabakasıyla kaplanmış olmasıdır. Rüzgârlı havalarda arıların yön bulmalarını kolaylaştırması için sonsuz ilim, kudret, irade ve hikmet sahibi, Rahman ve Rahim Rabbimiz tarafından ihsan edilmiş, içlerine sinir uzantısı yerleştirilmiş bu ince kıllar, en küçük bir esinti ve rüzgâra göre kıvrılarak konumları ve pozisyonları hakkındaki bilgiyi balarısının beynine gönderir.

Işık yeryüzündeki canlı hayat için bitkilerden itibaren bütün canlıların ihtiyacı olan Allah’ın (celle celaluhu) rahmetinin bir tecellisidir. Fakat her canlının ihtiyacı farklıdır. Toprak altındaki bir solucan da derisindeki fotoreseptörlerle (ışık alıcıları) sadece karanlık ve aydınlığı fark eder, ama kamera şeklinde bir göze ihtiyacı yoktur. Kartal 2 km yukarıdan, yerde yatan tavşanın ölü mü yoksa uyuyor mu olduğunu fark edecek keskinlikte bir göze sahiptir. Denizin karanlıklarında, farklı ışık yoğunluklarına göre algılayabilecek gözlere sahip canlılar yaratılmıştır. Bediüzzaman Hazretleri “Sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi o halketmiştir” derken, her canlının güneşle münasebetini ve dolayısıyla Yaratıcının sonsuz ilim ve kudretinin tecellisi olarak kendini gösteren, görme organlarındaki ince nakışlı sanata, bu açılardan da bakılmasına dikkati çekmek istemiştir.