Dinozorları öldüren asteroit, yeryüzünü sularla kapladı

 

Meksika Körfezi’ndeki muazzam Chicxulub krateri üzerinde yapılan bir çalışma, gezegenlerin yaratılması ve hayatla ilgili önemli ipuçları sunmuştur. Bu krater, yaklaşık 66 milyon yıl önce bir asteroidin dünyaya çarpması sonucu ortaya çıkmıştır. 100 milyon atom bombası gücüyle dünyaya çarpan bu asteroit, 30 km derinliğinde ve 193 km genişliğinde bir çukur açmıştır. Araştırma ekibi, şu anda Meksika Körfezi ve deniz zemininden ve kireç taşlarıyla kaplı olan kraterin tepe halkasından örnekler topladı. Örnekler, çarpma anında mevcut olan kireç taşının aksine, yeryüzünün derinliklerinde bulunan pembe granit ihtiva ediyordu. Bu da kraterin tepe bölgesinin yeryüzünün üst katmanından değil, daha derin katmanlarından oluştuğunu gösterdi. Ayrıntılı matematik modellemeleri, 16 km genişliğindeki Chicxulub asteroidinin, yeryüzünün 10 km derinliğinden kayaları zemine çıkardığını ortaya koydu. Bunu yaparken birkaç dakika içinde yaklaşık 32 km yol aldı. Önce darbenin dışına doğru, sonra da yukarıya, zemine doğru bir hareket gerçekleşti ve nihai olarak darbenin merkez noktasında bir tepe halkası oluştu. Bu tespitler, şiddetli asteroit darbelerinin, bir gezegenin sathının sıvı gibi davranmasına sebep olduğuna dair teoriyi de desteklemektedir. Bilim adamları bu teorinin, büyük çarpışmalardan sonra ay, Merkür ve Venüs’te oluşan kraterleri de açıklayabileceğini düşünmektedir. Chicxulub asteroidinin yeryüzüne çarpmasının, Dünya tarihinde dramatik değişikliklere sebep olduğunu düşündürmektedir. Çarpışmadan sonra ateş topları ve çok büyük tsunamilerin meydana geldiği, gökyüzünün yıllarca karardığı, bu durumun da ekolojik dengenin gıda zincirinin kırılmaya yol açtığı tahmin edilmektedir. Neticede, uçabilen dinozorlar hariç, diğer bütün dinozor türlerinin ve diğer canlıların % 50-75 kadar bir bölümünün, İlahi hikmet gereği yeryüzünden silindiği düşünülmektedir. Bu çok ciddi değişimden sonra, yeryüzü daha küçük omurgasızlara, kuşlara ve memelilere kalmış, nihaî olarak da insanların hâkimiyetine zemin hazırlanmıştır, denilebilir.

 

Kaynak:J.V. Morgan ve ark. “The formation of peak rings in large impact craters.” Science, Kasım 2016.

 

Kanser hücrelerini açlıktan öldürme

 

Kanser vakalarında, tümör hücrelerinin metabolizmasının yeni bir yapıya büründüğü, adeta dinamik ve sürekli hücre kopyalayarak üreyen birer makine haline geldikleri görülür. Ancak bu hızlı üreme ve çoğalma süreci de tümör hücrelerinin, hayatta kalması için hususi bir şekilde, beslenmesinin temin edecek unsurlara bağımlı kalmasına sebep olmaktadır. Araştırmacılar yıllardır tümör hücrelerinin ne tür besinlere müptela olduklarını araştırmaktadır. Bu besinlere mani olarak tümör hücrelerini açıktan öldürmeyi, böylelikle yeni bir kanser tedavisi geliştirme hususunda ipuçları elde edilmektedir. Son yıllarda yapılan bir çalışma, üçlü olumsuz meme kanseri olarak adlandırılan, tedaviye dirençli bir tür meme kanseri konusuna bazı ümit verici gelişmelere sebep olabilir. Bütün meme kanserlerinin %10–20’sini teşkil eden üçlü olumsuz meme kanseri hastalarının, ameliyat ve kemoterapi dışında pek bir tedavi tercihi yoktur. Bu hücrelerdeki besinle ilgili unsurları araştıran bilim adamları, üçlü olumsuz meme kanseri hücrelerinin, iki cystinaminoasidin kopyasından yapılmış molekül grubunu gıda olarak kullandığı ve bundan mahrum kalma konusunda çok hassas olduklarını keşfetti. Cystin, hücre kültürü ortamından uzaklaştırıldığında, kanser hücreleri hızlı bir şekilde öldü. Genetik analizler, tümör hücrelerindeki bu cystin “düşkünlüğü”nün, sabit epitel hücrelerinin dokudan ayrıldıkları ve dolaşım halindeki mesenkimal hücrelerine dönüştüğü ve vücuda yayıldıkları anda ortaya çıktığını gösterdi. Tümör hücreleri, İlahi takdir ile yaratılan bu dönüşümü, vücudun farklı yerlerinde metastaz oluşturmak için kullanmaktadır, ancak bilim adamları bu yolu, tümör hücrelerini açlıktan öldürerek kanseri tedavi etmekte kullanmak istemektedir. Şu anda tümördeki cystini bloklayan mevcut molekülleri test etme ve bu tedavi şekline olumlu bir cevap verebilecek diğer kanser türlerindeki biyo-işaretleri araştırma sürecindeler. Fiziki âlemdeki sebepleri keşfederek Kerim Rabbimizin, Şafi-i Hakiki’nin kapısını edeple çalmak, önemli kulluk vazifelerimizden biridir.

 

Kaynak:X. Tang ve ark. Cystine addiction of triple-negative breast cancer associated with EMT augmented death signaling.” Oncogene, Kasım 2016.

 

Kör fareler artık görebiliyor

 

Bu kelimeleri okuma kabiliyetiniz, retinanızla, yani gözünüzün en içteki fotoreseptör (ışık alıcı) sinir hücreleri ağı ile doğrudan alâkalıdır. Işık, mercekten ve iristen geçerek göz küresinin arka kısmında yer alan ve ışığa hassas çubuk ve koni şeklindeki hücrelerden yapılmış retinaya çarpar. Bu süreç, ilmi, kudreti ve hikmeti sonsuz Mevlamızın “Basar” sıfatının ruhunuzda tecellisiyle, sizin bu kelimeleri görmenizde rol oynar. Retinada bir arıza ortaya çıktığında, insanlar kısmen veya tamamen görüş kaybı yaşayabilir. Şu ana kadar, körlüğe mani olma veya yeniden görmeyi gerçekleştirme için tesirli bir tedavi bulunamamıştır. Araştırmacılar, yeni fotoselleri retinaya nakletmeye çalışıyor, ancak bunda çok az başarılı oldular, zira nakledilen hücreler, yeniden görmeye hizmet edecek kadar hayatta kalamıyor.

Son yıllarda yapılan bir çalışmada araştırmacılar, insandaki henüz farklılaşmamış embriyonik kök hücresinden alınarak üretilen fotoreseptörleri kör farelere naklederek farelerin yeniden tam olarak görebilmesine vesile oldular. Bu nakli takiben 9 ay kadar bir süre müddetince, kör farelerin ışığı algılayabildiğini gösterdiler. Başarılarındaki anahtar husus, nakledilen hücreleri reddeden muafiyet sisteminin eşzamanlı olarak bloke edilmesiydi. Yoksa farelerin bağışıklık sistemi hücreleri bu yeni ışık alıcı hücreleri öldürürlerdi. Araştırmacılar, nakledilen yabancı hücreleri reddeden hususi bir immün hücre reseptörü olan IL2 reseptör gammadan (IL2rl) mahrum kalan farelerde, nakledilen hücrelerin daha uzun yaşadığını tespit etmiştir. Bu tespitler, fareleri tedavi etmek için kullanılan aynı kök hücrelerinin insanların tedavisinde de kullanılabileceği ümidini vermiştir. Bundan sonra vücuttaki muafiyet sistem cevabını artıran bir madde olan 2 reseptör gamma aktivitesini azaltmak için diğer küçük molekülleri veya rekombinant proteinleri tespit etmek mümkün görünmekte ve bu çalışma, benzer başka otoimmün hastalıkların tedavisi konusunda da ufuk açıcı olmaktadır.

 

Kaynak:Zhu ve ark. “Immunosuppression via loss of IL2rγ enhances long-term functional integration of hESC-derived photoreceptors in the mouse retina.” Cell Stem Cell, Ocak 2017.