“Cemaat” kelimesi “toplamak, bir araya getirmek” anla­mındaki cem’ mastarından türeyen Arap­ça bir isim olup, sözlükte insan toplulu­ğu ve imamla birlikte namaz kılan topluluğu ifade etmek için kullanılır. Ayrı ayrı ve dağınık olma manalarının zıddına olarak bir araya gelme, getirme ve toplanma manalarına da gelmektedir. Bu kelime ashab, müctehid imamlar veya her devirdeki Müslümanların büyük çoğunluğu ve Ehl-i sünnet için kullanılan bir tabir olmakla birlikte, Müslümanların din kardeşliği esasına dayalı olarak gerçekleştirdikleri birlik ve beraberlik anlamına da gelmektedir.[i]

Şimdi zikredeceğimiz âyet-i kerîmeler bölünüp parçalanmamaya, yekvücut olmaya ve cemaat halinde bulunmaya doğrudan, cemaatle namaz kılmaya da (Allahu a’lem) dolaylı şekilde işaret etmektedirler.

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekirse öylece sakının. Ona lâyık olduğu tazimi gösterin ve ancak O’na teslim olan Müslüman olarak can verin. Hepiniz toptan, Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı. Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz. Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felahı bulanlar bunlar olacaklardır.” (Ali İmran suresi, 3/102–104).

“Ve (Allah), onların kalplerini birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, mutlak galiptir, hikmet sahibidir.” (Enfâl suresi, 8/63).

“Başka her şeyden geçerek O’na tam gönül verin, O’na karşı gelmekten sakının, namazı hakkıyla ifa edin. Ve asla dinlerini parça parça edip kendileri de öbek öbek olan o müşriklerden olmayın. Öyle ki her hizip, kendi yanındakiyle böbürlenmektedir.” (Rum suresi, 30/31–32).

 

Cemaatle Namazın Hükmü

 

Şimdi zikredeceğimiz âyet-i kerîmeler ise, namazların cemaat halinde kılınması gereğini doğrudan ifham etmektedirler: “Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.” (Bakara, 2/43). Bu âyet-i kerimede yer alan “rükû edenlerle beraber rükû edin” emrinden ve namazların cemaatle kılınması gereğini ifade eden hadîs-i şerîflerden hareketle, müctehid imamlardan Atâ b. Ebî Rabâh,[ii]Evzaî, İshak, büyük muhaddis Ahmed b. Hanbel, Ebu Sevr, İbnu Huzeyme, İbnu’l-Münzir, İbnu Hibban, Zahirîler[iii]ve Ebu’l-Abbas, namazı cemaatle kılmanın farz-ı ayn olduğunu kabul etmişlerdir.[iv]

Ancak İbnu Kudâme, cemaat olmanın namazın sıhhatinin şartlarından sayılamayacağını, sahabeden İbnu Mesud ve Ebu Musa el-Eşarî’nin dışında hiç kimsenin tek başına kılınan namazların, bir farzı terk etmiş olduklarından dolayı iade edilmesi gerektiğine hükmetmediklerini belirtmektedir.[v]Öyle anlaşılıyor ki bu iki önemli sahabi cemaatle namaza oldukça büyük ehemmiyet vermişlerdir. İmam Şevkânî de, “rükû edenlerle beraber rükû edin” emrinin cemaatle namaz kılmaya, camilere ve mescitlere gitmeye bir irşad olduğunu, yukarıdaki gibi namazın cemaatle kılınmasını farz-ı ayn kabul eden sahabiler bulunmasına rağmen, cumhuru ulemânın cemaatle namazı sünnet-i müekkede olarak kabul ettiklerini belirtmektedir.[vi]

Cemâatle namaz Hanefi mezhebine göre vacibe yakın bir sünnet-i müekkede, Şâfiî mezhebine göre farz-ı kifâye ve sünnet-i müekkede, Mâliki mezhebine göre sünnet-i müekkede ve farz-ı kifâye, Hanbeli mezhebi ve Dâvud ez-Zahirî’ye göre ise farz-ı ayndır.[vii]

Cemaatin en az sayısı iki kişidir. Çünkü Hz. Peygamber, bir hadisinde “İki kişi ve daha fazlası cemaattir”[viii]buyurmuştur. Mâlik b. Huveyris yanındaki kimse ile birlikte vedalaşmak için geldiğinde Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona: “Namaz vakti geldiğinde biriniz kamet getirsin, büyüğünüz de imam olsun”[ix]buyurmuş olması iki kişi ve daha fazlasının cemaat oluşturduğunu gösteren başka bir rivayettir. Yine aynı noktayı destekleyen diğer bir rivayette ise Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Bir köy veya kırda üç kişi birlikte bulunur da namazı aralarında cemaatle kılmazlarsa, şeytan onları kuşatıp yener. Şu halde cemaat halinde olmaya devam ediniz. Muhakkak ki sürüden ayrılan koyunu kurt yer.”[x]Bu durumda evinde sadece kendisi ve eşi ile ve varsa diğer aile fertlerini de dâhil ederek namaz kılanların, inşallah cemaat sevabına nail olacakları beklenir.

Başka bir hadîs-i şerîflerinde Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Münafıklara en ağır gelen namaz yatsı namazıyla sabah namazıdır. Eğer bu iki namazdaki hayrın ne olduğunu bilselerdi, emekleyerek de olsa onları kılmaya gelirlerdi. Nefsimi kudret eliyle tutan Zât’a kasem olsun ki ezan okutup namaza başlamayı, sonra halkın namazını kıldırması için yerime birini bırakmayı, sonra da namaza gelmeyenlere gitmeyi ve evlerini yakmayı düşündüm.”[xi]

Bu hadîs-i şerif, cemaatle namaz kılmayanların, evlerinin yakılması gerekecek kadar büyük bir suç işlediklerine işaret için sadır olmuştur. Sünnet-i müekkede olan cemaati önemsemeyen kimseler için manevi böyle bir uyarı var ise, daha üst seviyede kabul edilen vâcipleri ve farzları terk edenlerin kendi durumlarını yeniden gözden geçirmelerinde fayda olduğu ortadadır.

 

Cemaatle Namazın Fazileti

 

Cemaatle kılınan namazın, ferdî olarak kılınan namazlara göre hayli derecede üstünlüğünü Hz. Ebu Hüreyre’nin (radıyallahu anh) rivayetinde şöyle görüyoruz: “Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Kişinin cemaatle kıldığı namazın sevabı evinde ve çarşıda (iş yerinde) kıldığı namazından yirmi beş kat fazladır. Şöyle ki, abdest alınca güzel bir abdest alır, sonra mescide gider, evinden çıkarken sadece mescid gayesiyle çıkmıştır. Bu sırada attığı her adım sebebiyle bir derece yükseltilir, bir günahı affedilir. Namazı kıldı mı, namazgâhında olduğu müddetçe melekler ona rahmet okumaya devam ederler ve şöyle derler: ‘Ey Rabbimiz buna rahmet et, merhamet buyur.’ Sizden herkes, namazı beklediği müddetçe namaz kılıyor gibidir.”[xii]Sahihayn’ın İbnu Ömer’den (radıyallahu anh) kaydettiği bir diğer rivayette şöyle denmiştir: “Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: ‘Cemaatle kılınan namaz, ayrı kılınan namazdan yirmi yedi derece daha üstündür.’”[xiii]

Yirmi beş veya yirmi yedi kat daha fazla sevabın olduğu cemaatle namazı bir kat daha faziletli hale getiren ise, mescid ya da camilere uzak mekânlardan gelmektir. Ebû Musâ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Namazda en çok sevap alan kimse, en uzaktan gelenlerdir.”[xiv]Uzaktan gelmeyi daha da faziletli hale getiren ve bir günün nerede ise yarısının namaz kılınmış gibi kabul edilmesine vesile olan husus ise Hz. Osman’dan (radıyallahu anh) yapılan şu rivayette görülmektedir: “Resulullah’dan (sallallahu aleyhi ve sellem) işittim şöyle diyordu: “Kim yatsıyı bir cemaat içinde kılarsa sanki gecenin yarısını ihya etmiş gibi olur, kim de sabah namazını bir cemaat içinde kılarsa sanki gecenin tamamını namazla geçirmiş gibi olur.”[xv]

Ubey İbnu Ka’b’ın (radıyallahu anh) konuyu destekleyen bir rivayetinde de şunları görmekteyiz: “Bir adam vardı. Mescide ondan daha uzakta oturan birini bilmiyordum. Namazları da hiç kaçırmıyordu. Kendisine: ‘Bir binit alsan da karanlık veya sıcak zamanlarda binsen’ denilmişti. O da: ‘Evimin mescide yakın olması beni memnun etmez. Ben mescide kadar yürümelerimin, sonra da aileme dönüşlerimin sevap olarak yazılmasını diliyorum’ demişti. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): ‘Allah Teâla Hazretleri bu adamın isteklerinin hepsini yerine getirdi’ buyurdu.”[xvi]

 

Cemaate Devamın Önemi

 

Cemaate mümkün mertebe devamın ehemmiyeti ve bu hususta öne sürülebilecek geçerli mazeretlerin dahi asgaride tutulması gereğini gösteren rivayette Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) şunu anlatıyor: “Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) âmâ bir zât gelerek: ‘Ey Allah’ın Resulü! Beni mescide kadar getirecek bir rehberim yok!’ diyerek Resulullah aleyhissalatu vesselamdan namazı evinde kılmak için ruhsat istedi. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) adama: ‘Ezanı işitiyor musun?’ diye sordu. Adam: ‘Evet’ deyince: ‘Öyleyse icabet et’ dedi.”[xvii]Ebû Dâvud ve Nesâî’nin rivayetlerinden, bu âmâ zatın kendisine Amr İbni Kays da denilen meşhur müezzin Abdullah İbn Ümmü Mektûm olduğu anlaşılmaktadır.[xviii]

Cemaate devamsızlıkla ilgili “emniyetin ve asayişin bulunmamasından kaynaklanan korku/kuşku durumu” ve “rahatsızlık/hastalık” gibi sadece iki engelin kabul edilebilir ve anlaşılır mazeretler olduğunu görüyoruz. İbnu Abbas (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: ‘Kim, müezzini işitir ve kendini engelleyen bir özrü olmadığı halde cemaate katılmazsa, kıldığı namaz (kâmil bir sevapla) kabul edilmez.’ Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem): ‘Meşru özür nedir?’ diye sorulduğunda: ‘Korku veya hastalıktır’ buyurdu.”[xix]

Aslında bu meşru sayılabilecek mazeretlerden “hastalık/rahatsızlık” konusunun abartısız anlaşılması gereğini ve camileri, mescidleri büsbütün garip ve yetim bırakmanın yanlışlığını ifade eden rivayetinde İbnu Mesud (radıyallahu anh) şunu anlatıyor: “Ben gördüm ki, namazı beraber kılmaktan, sadece herkesçe malum münafıklar ile hastalar geri kalmaktaydı. Öyle ki iki kişinin kolları arasında ancak zorlukla yürüyebilecek durumda olan hastalar bile namaz için geliyordu. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bize hidayet yollarını göstermişti. Hidayet yollarından birisi de içerisinde ezan okunan mescidde namaz kılmaktı. Sizden her birinizin evinde mutlaka bir mescidi var. Eğer namazı evlerinizde kılıp mescidlerinizi terk ederseniz Peygamberinizin (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetini terk etmiş olursunuz. Peygamberinizin sünnetini terk edince de küfran-ı nimete düşmüş olursunuz.”[xx]Cemaate katılmamayı bir alışkanlık haline getirmenin fena neticesi ise İbnu Abbâs’a (radıyallahu anh): “Gündüz oruç tutan, gece de namaz kılan ve fakat cemaate ve cumaya gelmeyen bir kimse hakkında ne düşünürsün?” sorusuna: “Ateş ehlindendir!” diye cevap vermesinde belirmektedir.[xxi]

 

Cemaatin Gerekliliği

 

Cemaatin gerekliliğini ve önemini gösteren şerefli beyanlarında Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’a ciddi bir kulluk ve ibadet içerisinde yetişen gençler ile kalbi mescidlere bağlı olan iki grubu hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde Allah’ın kendi gölgesinde gölgeleyeceği yedi zümre arasında saymıştır.[xxii]

Cemaatin gerekliliği ve cemaate devam etmenin ne derecede ehemmiyeti haiz bir durum olduğunu Hz. Huzeyfe’nin (radıyallahu anh) şu hassas duruşunda ve uzun rivayetinde görmekteyiz:“Halk, Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) hayırlı amellerin neler olduğunu sorar, ben de bana ulaşabilir korkusuyla hep şerden sorardım. Bir gün: ‘Ey Allah’ın Resulü, biz cahiliye devrinde şer içerisindeydik. Allah bize bu hayrı verdi. Peki, bu hayırdan sonra tekrar şer olacak mı?’ diye sordum. ‘Evet, olacak!’ buyurdular. Ben tekrar: ‘Pekiyi bu şerden sonra tekrar hayır olacak mı?’ dedim. ‘Evet olacak. Fakat onda dehan da (kalplerin safiyetini yitirerek bulanıklaşması) bulunacak’ buyurdular. Ben: ‘Dehan nedir?’ dedim. ‘Bir kavim var. Sünnetimden başka bir sünnet edinir, hidayetimden başka bir hidayet arar. Bazı işlerini iyi, bazı işlerini kötü bulursun’ buyurdular. Ben tekrar: ‘Bu hayırdan sonra başka bir şer var mı?’ diye sordum. ‘Evet, Cehennem kapısına çağıran davetçiler var. Kim onlara icabet ederek o kapıya doğru giderse, onlar bunu ateşe atarlar’ buyurdular. Ben: ‘Ey Allah’ın Resulü! Ben o güne ulaşırsam, bana ne emredersiniz?’ dedim. ‘Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma. İmam sırtına zulmen vursa, malını haksızlıkla alsa da onu dinle ve itaat et!’ buyurdular. ‘Peki, ne cemaat ne de imam yoksa?’ dedim. ‘O takdirde bütün fırkaları terk et. Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal’ buyurdular.”[xxiii]

Cemaatteki bereket, rahmet iklimi ve üns esintileri mazhariyetini adeta büyük bir sırrı açıklama derecesinde ifade eden İbn Abbas’ın rivayetine göre Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kudret eli cemaat iledir.”[xxiv]“Cemaatte rahmet, ayrılıkta ise azap vardır.”[xxv]

Hz. Ömer de (radıyallahu anh) bir hutbesinde şöyle demiştir: “Benim size hutbe okuduğum gibi, Allah Resulü de bir gün aramızda hutbe okudu ve şöyle buyurdu: ‘Benim ashabıma ve onlardan sonra gelen tabiîne güzel davranın. Daha sonra ise yalan yaygınlaşır; öyle olur ki yemin etmesi istenmediği halde kişi yemin eder, kendisinden şahitliği istenmediği halde şahitlik eder. Dikkat edin, bir erkek, yabancı bir kadınla asla yalnız kalmasın. Yoksa üçüncüleri şeytan olur. Aman tefrikaya düşmeyin. Bunun için size cemaat halinde olmanızı tavsiye ederim. Zira şeytan, tek insanla beraberdir. Hâlbuki o iki kişiye daha uzak olur. Cennetin ortasını isteyen cemaate yapışsın. İyilikleri kendisini sevindiren, kötülükleri kendisini üzen kimse gerçek mümindir.’”[xxvi]İbn Mesud de (radıyallahu anh), Ali İmran suresi yüz üçüncü âyet-i kerimede yer alan “hablullah” yani Allah’ın tutunmamızı istediği sağlam ipin “cemaat” olduğunu ifade etmektedir.[xxvii]

 

Kadınların Mescide Gitmeleri

 

Kadınların mescide gitmeleri konusu zaman zaman yanlış anlaşılabilmektedir. Ancak

“Ey Meryem! Rabbine ibadet et; secdeye kapan, (O’nun huzurunda) eğilenlerle beraber sen de eğil”(Âli İmran, 3/43) âyet-i kerimesi, kadınların da cami ve mescidlerde hemcinsleri ile beraber ibadet edebileceklerine açık bir delildir. Bakara, 2/43 ile ilgili yukarıda geçen yorumlar herhalde bu âyet-i kerîme için de geçerli olmalıdır. Zaten Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kadınların mescide gelebileceklerini çeşitli vesilelerle dile getirmiştir. Şöyle ki:

“Kadınlarınız gece mescide gitmek için sizden izin istediklerinde onlara izin verin.”[xxviii]Bu hadîs-i şerîf, Kütübü Sitte imamlarından İbn Mâce hariç, diğer beşi tarafından rivayet edilmiştir.

“Kadınların mescidlere gelmesine engel olmayın. Ama evleri onlar için daha hayırlıdır.”[xxix]

“Kadınlar cemaate katılmak istedikleri zaman koku sürünmesinler.”[xxx]

Ayrıca Hz. Peygamber döneminde kadınların sabah namazına gittiklerine dair rivayetler de bulunmaktadır.[xxxi]

Kadınların da yer aldığı namazlarda Peygamber Efendimizin uygulamasına uygun olarak erkeklerin selâm verir vermez hemen kalkmamaları ve biraz beklemeleri uygun olur. Ümmü Seleme’nin (radıyallahu anha) rivayetine göre, Efendimiz selâm verince kadınlar kalkar ve Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) biraz ağırdan alarak beklerdi.[xxxii]

Hadislerden de anlaşıldığı üzere, günümüzde kadınların da camilerden istifade edebilecekleri ve mahremiyet sınırlarının korunduğu mekânların hazır edilmesinin gereği ve buna olan ihtiyaç rahatlıkla anlaşılmaktadır.

 

Özür Sebebiyle Cemaatin Terki

 

Havanın çok yağışlı olduğu, sel tehlikesinin bulunduğu zamanlarda namazların evlerde kılınabileceğini gösteren bir rivayet şu şekildedir. Itbân İbnu Mâlik (radıyallahu anh) anlatıyor: “‘Ey Allah’ın Resûlü’ dedim, ‘Seller benimle kabilemin mescidi arasına engel çıkarıyor. İstiyorum ki evime kadar şeref verip bir yerde namaz kılsanız da orayı mescit yapsam!’ ‘İnşallah’ buyurdular. Beraberinde Hz. Ebu Bekir olduğu halde huzuruyla evimizi şereflendirdiğinde ilk iş olarak, ‘Nerede namaz kılmamı istersin?’ diye sordu. Evin bir köşesini işaret ederek gösterdim, orada namaza durdu. Biz de arkasından saf yaptık. Bize iki rekât namaz kıldırdı.”[xxxiii]Bu konudaki diğer rivayette ise İbnu Ömer (radıyallahu anh) Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sefer sırasında, soğuk ve yağmurlu gecelerde müezzine; “Dikkat! Namazlarınızı yerlerinizde kılacaksınız!” şeklinde söylemesini emrettiği görülmektedir:[xxxiv]

Hem kendilerini hem başkalarını rahatsız edecek durumda olan kimselerin, namazlarını tek başlarına kılmalarının ve mescide gelmemelerinin daha uygun olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Soğan veya sarımsak yiyen kimse evinde otursun, bize ve mescidimize gelmesin”[xxxv]diyerek başkalarını rahatsız edecek kimselerin mescide gel­melerini istememiştir.

 

Sonuç

Allah’ın rızasını gözeterek bir araya gelip cami, mescid ve mescid hükmündeki yerlerde cemaat oluşturan insanlar, niyetlerindeki salahatı korudukları müddetçe Allah’ın yardımını devamlı bir şekilde hissederler.

Cemaate devamı önemsemek, ahenkli bir topluluğu oluşturmaya katkı sağlamakta bu da toplumun genel huzur ve ahengini beraberinde getirmektedir. Çünkü cemaat duygu ve düşüncesi ile bir araya gelişler, toplumda kuvve-i mâneviyenin takviyesine vesile olurlar.

Cemaate devamın sağlanması, aynı zamanda fikir ve düşünce dünyasını müspette tutma, kültürel yozlaşmanın önüne geçme, menfi ve ayrılıkçı düşünceleri daha başlangıcında engelleme konusunda sağlam bir zemin meydana getirir.

Cemaate devam ile inanç atlasımızda önemli bir yer tutan adaletin tesisi, yekdiğerine yardımcı olma, kişiler arası irtibatı kuvvetlitutma, tanışıp kaynaşma, kalp ve ruhun zümrüt tepelerine ulaşma daha güçlü ve rahat bir şekilde gerçekleşir.

Cemaati önemseme neticesinde, toplumda muhtemel fitne, anarşi ve rezâile ışıktan bir set çekilmiş ve fitne ateşleri ve menfilikler daha başta söndürülmüş olur.

Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden, ümmet-i Muhammed’de birlik, beraberlik ve cemaat duygusunu en yükseğe çıkarması ümit ve temennisi ile…

[i]TDV İslam Ansiklopedisi, C. 7, “Cemaat” maddesi.

[ii]İmam Hafız Ebi Bekir Abdurrezzak b. Hemmâm es-San’ânî (ö. H: 211), El-Musannef, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Bâbu men semia en-nidâe, (Hadis no: 1916) C. 1, s. 369.

[iii]Ebu Muhammed Ali b. Ahmed b. Said ibni Hazm (ö. H: 456), El-Muhallâ, İdâratu Tibâati’l-Münîriyye, C. 4, s. 194.

[iv]Muhammed b. Ali eş-Şevkânî (ö. H. 1250), Neylü’l-Evtâr min Esrâri Müntekâ’l-Ahbâr, Dâru ibnu’l-Cevzî, C. 5, s. 405.

[v]Abdullah b. Ahmed b. Muhammed b. Kudame (ö. H. 620), El-Muğnî, Dâru Âlemi’l-Kütüb, C. 3, s. 7.

[vi]Eş-Şevkânî, Fethu’l-Kadîr el-Câmiu beyne Fenneyi’r-Rivayeti ve’d-Dirayeti min İlmi’t-Tefsîr, Dâru’l-Vefâ, C. 1, s. 179.

[vii]Tecrid-i Sarih Tercümesi, II, 604.

[viii]Buhârî, ezan, 35; Ahmed, Müsned, 5/254, 269; İbni Mace, ikamet, 44; Nesaî, imamet, 43–45.

[ix]Buhârî, ezan 17; Müslim, mesâcid 53, Ebû Dâvud, salât 61; Nesâî, ezân 8.

[x]Ebû Dâvûd, Salât 46, (I,371); Nesâî, İmâmet 48(II,106–107).

[xi]Buharî, ezân 29, husûmât 5, ahkâm 52; Müslim, mesâcid 252, (651 ); Malik, Muvatta, salâtu’l-cemâa 3, (1, 129–130); Ebu Dâvud, salât 47, (548, 549); Tirmizî, salât 162, (217); Nesâî, imâmet 49, (2, 107).

[xii]Buharî, ezan 30, cum’a 2; Müslim, salât 272; Ebu Dâvud, salât 49; Tirmizî, salât 245; İbnu Mâce, mesacid 16.

[xiii]Buharî, ezân 30, Müslim, salât 272.

[xiv]Buharî, ezan 31.

[xv]Müslim, mesâcid 260; Muvatta, salâtu’1-cemâa 7,; Ebu Davud, salât 48; Tirmizî, salât 165.

[xvi]Müslim, mesâcid 278; Ebu Dâvud, salât 49.

[xvii]Müslim, mesâcid 255; Nesâî, imâmet 50; Ebu Dâvud, salât 47.

[xviii]Ebû Dâvûd, salât 46; Nesâî, imâmet 50.

[xix]Ebu Dâvud, salât 47.

[xx]Müslim, mesâcid 256; Ebu Dâvud, salat 47; Nesâî, imâmet 50.

[xxi]Tirmizî, salât 162.

[xxii]Müslim, birr 37.

[xxiii]Müslim, imaret 51.

[xxiv]Tirmizi, fiten 7.

[xxv]Ahmed İbni Hanbel, El-Müsned, 4/278.

[xxvi]Tirmizi, fiten 7.

[xxvii]Celâleddîn es-Suyûtî (ö. H. 911), Ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsîri bi’l-Me’sûr, Kahire–2003, C. 3, s. 711.

[xxviii]Müslim, salât 139; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, C. 3, s. 423.

[xxix]Müslim, salât 134–137; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, C. 3, s. 424.

[xxx]Müslim, salât 141–142.

[xxxi]Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, I, 98–99; II, 222–223, 311, 510–511, 891.

[xxxii]Tecrîd-i Sarih Tercümesi, II, 891

[xxxiii]Buharî, Ezan 40, 50, 15 3, 15 4; salât 45, 46; teheccüt 36; megâzî 11; et’ime 15; rikâk 6, istitâbe 9; Müslim, iman 54; Muvatta, kasru’s-salât 86; Nesâî, imâmet 10.

[xxxiv]Buhârî ezân 18, 40; Müslim, misâfirîn 22; Muvatta, salât 10; Ebu Dâvud, salât 214; Nesâî, ezan 17.

[xxxv]Buhârî, ezan 160; Müslim, mesâcid 73.

Paylaş
Önceki İçerikİlim ve Teknoloji
Sonraki İçerikGüneş