Yine çok sıkıntılı ve dertli olduğu günlerden biriydi. “Öyle olmayan bir günü var mıydı?” şeklinde bir soruya cevap vermek gerçekten kolay değil. Çünkü kelimeler ağzından ne zaman dökülmeye başlasa hep dert, hep ızdırap, hep sancı ve hüzün yüklü olarak dökülürlerdi.

Kendisinin Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) için kullandığı tabirle söylenecek olursa, “dava buudlu” bir hüzündü bu. Himmeti âlî, ufku alabildiğine açık, sinesi geniş, gayesi de yücelerden yüce olanların hüznü. “Yüksek dağların başı hep dumanlı olur” derler ya, işte onun gibi bir şey.

Maalesef düşmanlık besleyenler her geçen gün daha da azıtıyor, masum insanlara yapılan zulüm artıkça artıyor, dostların vefası da bir türlü arzu edilen kıvama ulaşmıyordu. Keşke onun kötülüğünü isteyenler bir kerecik olsun onunla görüşebilseler, yarım saat bile olsa onunla oturup sohbet edebilselerdi! Aslında buna da gerek yoktu. Önyargısız olarak kitaplarından bir iki sayfa okuyabilseler, beş on dakika bile olsa iç döküşüne kulak verebilseler, hiç olmazsa onun sürekli gözyaşlarıyla yıkanan nur simasını seyredebilseler, vicdanlarında bir yumuşama ve uyanış hissedeceklerdi.

Keşke kendileri dâhil bütün bir insanlık hakkında ne kadar güzel ve ne denli içten mülâhazalara sahip olduğunu görebilseler ve sabah akşam onlar için dua ettiğini öğrenebilselerdi! İşte o zaman onun bütün varlığa karşı içinde besleyip büyüttüğü sevginin sınırlarının ne kadar geniş olduğunu görmüş olacaklar ve mutlaka genişlerden geniş vicdanını fark edeceklerdi. Ne var ki, kaderin hükmü başkaydı.

Kin, nefret, haset ve adavet duvarlarını aşmak kolay değildi. Bir kere o duvarlardan herhangi birinin arkasına kendisini hapsedenler elbette duvarın önü hakkında hep kötü şeyler düşüneceklerdi. Hele kendi önlerine, kendi elleriyle iç içe birkaç duvar örmüşlerin hâli, bütün bütün içler acısıydı.

Ona gelince; ne yapabilirdi ki, koca bir dünyanın yükü omuzlarında gibiydi. Arkasında hasede kilitlenmiş bozguncuların bitmek tükenmek bilmeyen tahrip gayretleri bütün hızıyla devam ediyordu.

Kendini çok yalnız hissettiği zamanlar da olurdu. Izdırabını, derdini, tasasını, rüyalarını, hülyalarını, gaye-i hayallerini paylaşacak birilerinin olmasını istemek elbette ki onun da en tabiî hakkıydı. Hakkıydı fakat o hakkı ifa etmesi gerekenler her zaman üzerlerine düşeni yerine getiremeyebiliyordu.

Hiç mi? Elbette getirmeye çalışıyorlardı ama istenen kıvamda değildi. O da Rabbine itimat ediyor, “aktif sabır” deyip bildiği yolda ilerlemeye gayret ediyordu. Bütün bunlar olup biterken o dertli olmayacaktı da kim olacaktı ki!

Uzun süredir devam eden rahatsızlığı da bir türlü geçmemişti. Zaten bir grip bile onu bazen iki hafta, kimi zaman da bir ay yatağa düşürmeye yetiyordu. Fakat o, hiç ama hiç şikâyet etmez, “Hastalıklar da emir kulu; vazifelerini yapıyorlar; işleri bitince çekip giderler” der, hamd duygusundan ve sabrından asla taviz vermezdi. 

İşte öyle bir grip rahatsızlığının nekahet dönemini yaşıyordu. Hastalığın tekrarlanmasından endişe ettiği için de bütün işlerini askıya almış, sadece günlük evradıyla meşgul oluyor, bir de haftada bir iki gün yanındaki arkadaşlarıyla Allah Resûlünün (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek sözlerini müzakere etmeye çalışıyordu.

Merdivenlerden çok zorlanarak inip çıksa da sırf üç beş misafirine eşlik etmek, onları yalnız bırakmamak için iki kat aşağıdaki yemekhaneye hep inmeye gayret ederdi. Fakat çok istediği halde yaklaşık iki aydır inemiyordu. Tabii havaların soğuk olması da ayrı bir zorluktu. Üst üste iki üç kat kışlık giydiği halde dizleri, ayakları bir türlü ısınmazdı. Hele geceleri, yatağa girmesiyle uyuması arasında bazen saatler geçerdi. Çok zaman da uyuyamaz, çıkıp iki kelam edecek birilerini arardı.

Yemeğini yukarıya çıkardılar. Belki iki, belki üç kaşık aldı. Zaten yeme hususundaki prensibi “Tatmaya izin var, doymaya yok” şeklindeydi. 

“Soğuk almışım, çay falan içemeyeceğim,” dedi yemeği alan arkadaşa. 

“ Uyuyabilirsem istirahat etmek istiyorum,” diye ekledi ve odasına çekildi.

İkindi namazı için odasından salona çıktığında dinlenmek bir tarafa biraz hastalıktan biraz da uykusuzluktan neşet eden yorgunluk pırıl pırıl nurani simasına aksetmişti. Gözleri bile yorgundu. İhtimal yine uyuyamamış, dinlenememiş ve kim bilir iki saatin içinde beş-altı atlet değiştirmiş, belki bir-iki defa bornoza sarılıp terini kurutmak için uğraşıp durmuştu.

Bazı ikindi namazlarından sonra sohbet olurdu. O küçücük salonda, birkaç misafir… Bazen küçük çocuklar da gelir, çikolatalarını alır giderdi. Bazen de gitmezler, bir o yana bir bu yana koşuşturup dururlardı.

O gün de istifade (aslında burada istifaze, yani feyz almak demek lazım) etme niyet ve arzusuyla huzurda bulunanlar soru sormak istedi. O da onları kırmamak için cevap vermeye çalıştı. Fakat bir müddet konuştuktan sonra yorgunluğu, bitkinlik sınırlarına ulaştığından daha fazla devam edemedi. Onlar da yeni sorular sorup yorgunluğunu ve rahatsızlığını artırmak istemedi.

Akşam namazının vaktinin girmesine yaklaşık bir saat vardı. Duruşundan, bakışlarından anlaşılabildiği kadar, odasına geçmeyi çok istemiyor, yorgun ve bitkin de olsa arkadaşlarının arasında oturmayı tercih ediyordu.

Salonda bir müddet sessizlik oldu. Kısa süren bir sessizlikti bu ve ardından sükût murakabesi, onun şu cümlesiyle sona erdi:

“Öğleden sonra odaya geçtiğimde, azıcık içim geçmiş; o esnada bir rüya gördüm.”

Merak etmişti herkes; hepsinin ısrarla ondan rüyasını anlatmasını ister gibi bir halleri vardı. Aslında değişik mülâhazalara binaen gördüğü rüyaları çok defa anlatmazdı. O odadaki küçük dünyasında yaşadıkları hep birer sır olarak muhafaza edilmeliydi; edilirdi de. Nasılsa bu rüyayı paylaşmak istemişti. 

“Namaz kıldırıyormuşum. Saflar arasında babamı da görüyordum; başka tanıdığım bir-iki zat daha vardı. Namazda da Fil suresini okuyordum.”

Daha sonra orada rüya yorumları konusunda uzman bir arkadaşına rüyasının yorumunu sordu. Gelen cevap şöyleydi: 

“Efendim, malumunuz, rüyada Fil suresini veya ondan bir parçayı okuduğunu görmek, düşmanlık besleyenlerin def ü ref’ine, zafere ve hacca gitmeye işarettir. Rüyada babasını gören kimse ise muradına erişir. İnsanın gördüğü en hayırlı rüya, anası, babası, dedesi ve akrabalarını gördüğü rüyadır. Bir kimse rüyada babasını görse, eğer rüyayı görenin bir ihtiyacı varsa, ummadığı yerden o ihtiyacı karşılanır ve birisi ona cömertlikte bulunur. Şayet rüyayı görenin herhangi bir yitiği varsa onu bulur, hasta ise iyileşir.”

Rüya güzeldi, sevindiriciydi, ümide, azme, aşk u şevke pencereler açıyordu… Yitik cennet adına bir hasret ve daüssıla sesi veriyor, bir umut ve vuslat duygusuyla tülleniyordu. Onun için de salonda bulunan herkesin yüzüne bir anda sevinç tebessümleri serpilmiş gibi oldu. “Elhamdülillah” diyordu bazıları, kimisi de “Amin, ya Rabbi!” diye dua ediyordu. Çünkü hepsi de öncelikle yaşanan zulmün nihayete ermesini, sonra da rüya sahibinin hastalıklarının bir an önce gidip sıhhatine kavuşmasını candan arzuluyordu.

Rüyanın tabirinden sonra onun da gözleri dolmuş, gözyaşları birer-ikişer kendilerini salıvermeye başlamışlardı bile. Zaten çok defa bir kelime, bir hüzünlü bakış, bir Efendiler Efendisini (sallallahu aleyhi ve sellem) hatırlatış, bir şanlı maziyi anış, bir içten yakarış onun gözyaşı barajının önündeki setleri yıkmaya yeter de artardı bile.

Gözyaşlarına şu cümleler eşlik ediverdi:

“Benim, yitiğimi bulmam çok zor. Çünkü benim yitiğim, hepimizin yitirilmiş cennetidir. Yitirdiğimiz ülkemiz, millî değerlerimiz, manevî dinamiklerimiz, vefa ve sadakat anlayışımız, dinimizi anlatma heyecanımızdır; yitirdiğimiz yolumuzdur.

Onu bulmak da çok gayret, çok sabır ve çok dua ister. Israr ister, hakta sebat ister. Yollar gidip yitik cennetin kapılarına dayanıncaya kadar bucak bucak dolaşıp yitirdiğini arama azmi ve bulma cehdi ister. Onlardan daha önce de yitiğini nerede, ne zaman ve ne şekilde yitirdiğini kavrayabilmiş idrak ister, şuur ister. Bilmem ki biz, o ciddiyeti, o gayreti, o ıstırabı, o vefayı, o idraki ve o samimiyeti gösterebilir miyiz?

O işin, o hedefin gerektirdiği ölçüde bıkmadan, usanmadan, yılmadan, yorulmadan, gözlerimizi ufka dikip arkamıza bakmadan uzun soluklu koşabilir miyiz?

Evet, yitiğimiz; milletimizdir, maneviyatımızdır, dinimizdir, diyanetimizdir ve en büyüğü de bu yitikleri arama cehdinden mahrumiyetimizdir. Diğer yitiklerime gelince onlara zerre kadar ehemmiyet vermem. Zaten başka bir şeyim de olmadı ki, onları yitirmiş olayım. Kendimi bile yitirsem, Allah şahit ki aklıma gelmez. Yeter ki biz, bir an önce kaybettiğimiz asıl yitiğimizi bulalım.”

Rüyalarla realiteler arasında çok zaman sadece ince bir perde bulunduğuna inananlar, o perdeyi aralamak için kendilerine düşen bir takım önemli vazifeler olduğunun da farkında olmalı değiller mi?