“Fıtrat” kelimesi Arapça “fa-ta-ra” fiil kökünden türemiş olup lügatlerde yarmak ve ayırmak anlamlarına gelmektedir. Aynı kökten gelen “iftar” kelimesi orucu açmak; “infitâr” yarılmak ve açılmak; “futûr” ise yarıklar ve çatlaklar anlamındadır. Bir şeyin herhangi bir maddeden veya ilk yaratılışta olduğu gibi yoktan icadı ve ilk çıkışına “fatr”, ortaya çıkış biçimine ve taşıdığı özellikleriyle birlikteki görünüşüne “fıtrat” denir. Allah Teâlâ’nın insan gibi şuur sahibi varlıkları, kendisini bilip tanıyacakları ve idrak edebilecekleri bir hal ve bir kabiliyet üzere yaratmasına da “fıtrat” denilmiştir.1

Istılah açısından ise, fıtrat; her insanın Allah’a inanmaya ve O’na kulluk etmeye meyilli bir hal üzere yaratılması demek olup ulvî hakikatleri kabul ve anlama kabiliyetidir. İnsanın bütün organlarının, cevherlerinin, latifelerinin ve zahirî-bâtınî hâsselerinin (duyularının) bir yaratılış hikmeti ve her birinin kendilerine has vazifeleri vardır. Tabiat itibarıyla, insan dünyaya gönderiliş hikmetini anlama, ubûdiyete ait sorumluluklarını kavrama ve hep hayır peşinde olma temayülüyle yaratılmıştır ki buna “fıtrat” denir. Bozulmamış fıtrat, sürekli hakka müteveccih bir istikamet takip eder. Bu itibarla, selim fıtrata sahip insan, kendini bildiği andan itibaren Hakk’ı tanımaya ihtiyaç duyar, devamlı O’nu arar ve O’na kulluk sayesinde rahatlar.2

Kur’ân-ı Kerim’de Fıtrat Kelimesi

Kur’ân-ı Kerim’deki on dokuz âyet-i kerîmede “fatr” kökünden türemiş fiil/isim bulunmakta, bir âyet-i kerîmede de: “Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (hanîf) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dosdoğru din (budur). Fakat insanların çoğu bilmezler” (Rum, 30/30) şeklinde “fıtrat” kelimesi geçmektedir. Bu âyet-i kerime ile ilgili olarak Kurtubî hazretleri şöyle söylemektedir:

“Fıtrat, her doğan kimsenin, Rabbini bilmesi noktasında yaratılışında bulunan hususiyettir. Doğan her bebek, büyüme noktasına ulaştığı takdirde, Rabbini bilip tanıyabileceği bir yaratılış üzeredir. “Hamd, göklerle yerin fâtırı (yaratıcısı) Allah’a mahsustur.” (Fâtır, 35/1) “Ben, Fâtır’ıma (Yaradan’ıma) ne diye ibadet etmeyecekmişim?” (Yasin, 36/22) ve “Onları yoktan var eden (fatarahunne)” (Enbiyâ, 21/56) âyet-i kerimelerindeki “Fâtır” kelimesi “Yaradan” anlamındadır. O halde “fıtrat” yaratılış, “Fâtır” da Yaratıcı anlamındadır.3

Hadîs-i Şerîflerde Fıtrat Kelimesi

Hadîs-i şerîflerde “fıtrat” kelimesi, insanın bedeninin beş kısmının temizliği ile ilgili olarak zikredilmiş4, bu sayı bir başka hadîs-i şerîfte ise on olarak belirtilmiştir.5 Yine hadîs-i şeriflerde latif bir içecek olan sütün insan fıtratı ile olan irtibatına işaret edilmiş, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine bir kapta şarap, bir kapta süt, bir kapta da bal getirildiğini, kendisinin sütü aldığını, Cebrail aleyhisselamın da, “Bu, fıtrattır, sen ve ümmetin bu fıtrat üzeresiniz!” dediğini nakletmiştir.6 Allah Resulünün ve ümmet-i Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) fıtrat üzere olmalarından maksat; İslam’ın, sevdirme ve kolaylaştırma esaslarıyla gelmiş, ifrat ve tefritin kökünü kesmiş, bütün insanlara ancak güçlerinin yeteceği sorumlulukları yüklemiş ve gönderildiği ilk hal üzere muhafaza edilmiş, insan tabiatına en uygun din olmasıdır.7

Fıtrat kelimesinin kullanıldığı bir hadîs-i şerifte Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) mealen şöyle buyurmuşlardır: “Yatağına girdiğin zaman şu duayı oku: “Allahım, senin rahmetinden ümitvâr, gazabından da ürpererek nefsimi sana teslim ettim, yüzümü sana çevirdim, işlerimi sana emanet ettim, sırtımı sana dayadım. Senden başka, ne sığınılabilecek yer, ne de bir kurtarıcı var. İndirdiğin Kitaba, gönderdiğin Peygamber’e iman ettim.” Eğer bunu okuduğun gece ölecek olursan fıtrat üzere ölmüş olursun. Şayet sabaha erersen, hayır bulursun.” Tirmizi’nin bir rivayetinde de şöyle denmiştir: “Resulullah, uyumak isteyince sağ yanı üzerine dayanır ve şöyle dua ederdi: “Allahım! Kullarını topladığın -veya yeniden dirilttiğin- gün, beni azabından koru.”8

Ebu Hüreyre’den (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (aleyhissalatü vesselam), “Her çocuk fıtrat üzerine doğar” buyurdu ve sonra da “Şu ayeti okuyun” dedi: “Allah’ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata sımsıkı tutunun…” (Rum, 30/30). Sonra Resulullah sözünü şöyle tamamladı: “Çocuğu anne ve babası Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir. Tıpkı hayvanın doğurunca, azaları tam olarak yavru doğurması gibi… Siz kesmezden önce, kulağı kesik olarak doğmuş hayvana rastlar mısınız?” Dinleyenler: “Ey Allah’ın Resulü, küçükken ölenler hakkında ne dersiniz (cennetlik mi, cehennemlik mi?) diye sordular. Hz. Peygamber şu cevabı verdi: “(Yaşasalardı) nasıl bir amel işleyeceklerdi Allah daha iyi bilir.” Bir başka rivayette: “Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, konuşmaya başlayıncaya kadar şu din üzere olmasın” buyurmuştur.9 Bu rivayeti destekleyen diğer bir hadîs-i şerifte ise, Efendimizin Miraç gecesi cennet bahçesinde uzun boylu olarak gördüğü Hz. İbrahim aleyhisselamın etrafındaki çocukların, fıtrat üzere, yani buluğa ermeden ölen çocuklar olduğu belirtilmiştir. Bu hadîs-i şerifi işiten sahabeden bir zat Efendimize “müşrik çocukları da mı (cennette olacaklar)?” diye sormuş, Resulullah aleyhissalatü vesselam, “Evet” demiştir.10

“Her çocuk fıtrat üzere doğar” anlamındaki hadis-i şerîf, insanların tabii, aslî ve fıtrî dinlerinin İslâmiyet olduğunu, daha sonra çevre tesirleriyle farklı dinlere yönelmenin, asıldan ve fıtrattan bir ayrılma olduğunu gösterir. Bu hadîs-i şerife göre, gayr-i Müslimlerin çocukları da Müslüman sayılır, dünyada ve âhirette Müslüman muamelesi görürler. “Çocuğu anne ve babası Yahudileştirir veya Hristiyanlaştırır veya Mecusileştirir” ifadesi, çocuklardaki temiz fıtratın ve iman yatkınlığının çocukluk devresinde çeşitli etkilere göre değişmeye elverişli olduğunu göstermektedir.11

Fıtrat, insanın hem ruhî hem de fizikî bakımdan yaratılıştan sahip olduğu temel ve üstün özellikleri ifade etmektedir. Çünkü insan, Allah’ın yeryüzünde halifesi olarak yaratılmıştır. Bu açıdan, lüzumsuz ve hevâî maksatlarla vücut üzerinde aslî yapıyı yok edecek nitelikteki müdahaleler, fıtratı bozmaya yönelik davranışlardır. İslâm âlimleri ilgili diğer hadîs-i şerîfleri de göz önüne alıp bu tür yönelişleri sakıncalı bulmuşlardır.12

İnsan, doğuştan gelen selîm ve hakiki bir fıtrat ile sonradan kazanımı sonucunda elde ettiği ikinci bir fıtrata (buna “fıtrat-ı sâni” veya “itiyad-ı sâni” de denilebilir) sahiptir. Kişi içten isteyerek ve samimi çaba göstererek, fıtrat-ı selîmesine uygun davranışlar sonucunda, Allah’ın sevdiği ve beğendiği güzel ahlak özelliklerine ulaşmaktadır. Aksi durumlarda ise kötü ahlâkı iktisap etmekte, böylece kalp ve vicdan rahatsızlıklarına maruz kalmakta, kalp, ruh ve aklının fesada uğraması ile de aslî fıtratını bozmuş olmaktadır. 

Bir kudsî hadiste Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Ben bütün insanları Hanif (sâlim fıtrat) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onları dinden saptırdılar. Benim helâl ettiklerimi onlara haram ettiler, insanlara Bana ortak koşmalarını söylediler. Oysa o ortakların var olduğuna dair hiçbir delil indirmedim.”13

İşte hadîs-i kudsîde ifade edilen “hanîf” olma hali, yani doğuştan bir mevhibe-i ilâhî olarak bütün insanlara bahşedilmiş olan insanî özelliklerin tamamı “fıtrat-ı evvel” (birinci yaratılış) olarak isimlendirilmektedir. Ebeveyn, çevre ve eğitimin olumlu-olumsuz her türlü katkısı sonucu meydana gelen ikinci şekillenmeye ise “fıtrat-ı sani” (ikinci yaratılış) denilmektedir. Bu durumda “fıtrat-ı evvel” insanda başlangıçta mevcut olan, gömülü, gizli ve örtülü bir orijinal arılık manası taşır. İşte ikinci fıtrat, bu orijinal saflığın ya da birinci fıtratın iki şekilden birisine tahavvül etmesidir. Birinci şekilde, kökü yerin derinliklerinde ve sabit, dalları semaya uzanmış ulu bir çınar gibi, şahsiyeti yerine oturmuş bir kelime-i tayyibeye dönüşüm vardır. İkinci şekilde ise (hafizanallâh) kararsız, her türlü rüzgâra göre yön değiştiren, oturmamış bir karakter yapısı ve bir kelime-i habiseye dönüşüm söz konusudur.

Ahlâk ve Fıtrat

Fıtrat ve ahlâk birbiriyle irtibatlı unsurlardır. Ahlâk, huy ya da mizaç, insanların ve toplumların yaratılış yani fıtratlarına uygun olan davranış biçimlerinin bütününe verilen bir addır. Başka bir ifadeyle ahlâk, hem bir ferdin ruhî/zihnî hâl ve huylarını, hem de bir toplumun alışkanlık, töre/âdetlerini, değerlerini ve sosyal ahlâklarını anlatan bir terimdir. Dolayısıyla ahlâk, insanların ruhlarında ve nefislerinde yerleşik olan iyi/güzel veya kötü/çirkin eğilim ve davranışların, doğuştan gelen veya sonradan kazanılan iyi/kötü tavır ve hareketlerin bir bütünüdür. Bu açıdan ahlâkı iki temel kısma ayırmak mümkündür: 

Birincisi tabiî ahlâktır ki; doğuştan gelen ve değiştirilmesi bazen zor olan huyları belirtmek için kullandığımız bir tabirdir ve insanın, doğuştan aceleci veya sinirli olması gibi halleri ifade eder.

İkincisi ise müktesep ahlâktır ve akıl, zihin, kalp ve vicdan unsurlarıyla, bazen de sosyal çevrenin etkisiyle eğitilip iktisap edilen ahlâkı tasvir etmek için kullandığımız bir tabirdir.

Muhterem Gülen, ferdin kalp, ruh, akıl ve iradesini kullanarak kendisini yaratılışındaki asliyetine uygun hale getirmesini “fıtrat-ı sâni” olarak nitelendirmektedir. Bu açıdan baktığımızda, ahlâk-ı âliyeyi ikinci bir fıtrat, diğer bir tabirle, temel bir karakter haline getirebilmek için ciddiyet, vakar, temkin ve itminan insanı olmak gerekmektedir. 

Muhterem Gülen, ahlâkî vasıfları kazanabilmek için pratiğe yönelik birtakım adımlar atılması gerektiğini belirtmekte, bu adımların önceleri suni şekilde başlamasında da bir mahzur görmemektedir. Bireyin önceleri yapmacık görülebilecek bu tavrı, meseleyi bilmeyenlerce tenkit edilse dahi, bu tenkitlere takılıp kalınmaması gerektiği ortadadır. Çünkü insanın temel ahlâkî vasıfları kazanabilmesi, uzun emek ve çabaları gerektirmektedir. Başlangıç aşamasındaki bu zorlukların üstesinden gelinebilmesi durumunda ise, yüksek ahlâkî vasıflar artık insanın ayrılmaz bir parçası haline gelecektir. Kişi, nefsinin olumsuz bütün arzu ve isteklerine rağmen, insanı insan yapan vasıfları Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet’in rehberliğinde fıtrat ve karakterinin temel bir parçası haline getirebilmelidir.14

Muhterem Gülen, insanda yer etmiş gibi görünen bazı kötü huy ve hasletlerin iradi olarak değiştirilebileceğini de belirtmektedir. Dolayısıyla; “İnsanlar huylarını değiştiremezler!” ya da “Can çıkar, huy çıkmaz!” gibi dilimize yerleşmiş bazı ifadelerin yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır. İnsanda iradi bir şekilde değişim yaşanabilir, böylece fıtrat Allah ve Resulünün istediği yöne çevrilebilir.15

Muhterem Gülen, insanın gönlündeki inanç sistematiğinin, iradî ya da gayr-ı iradî bir şekilde insanın bütün davranışlarını belli bir hedefe yönlendireceğini ifade etmektedir. Hatta bu durum, kişinin sanat telâkkilerine kadar yansıyabilecektir. Vazife ve sorumluluğun derinden insiyakları zamanla onun her yanını saracak, belli bir süre sonra da bu ilk belirleyici fikir, ferdin zihnî ve ilmî aktiviteleri üzerinde tesirini göstere göstere onda ikinci bir tabiat/karakter oluşacaktır. Fert, bu ilk belirleyici mevhibeyi inkişaf ettirebildiği ölçüde de kendi gerçek dünyasını inşa etmiş olacaktır.16

Dua, Amel ve Fıtrat-ı Sâni

İhlâs, sadakat, vefa, gıybet etmeme gibi güzel ahlâka ait esaslar, insanda temel bir karakter halini alabilir. Bu dönüşüm uzun da sürebilir. Ancak Hocaefendi, nefis ve donanımlarının Allah’ın rızasına uygun bir hale gelebilmesi için bıkmadan, sabırla, samimi, azimli ve kararlı bir şekilde davranmak gerektiğini belirtmekte, bunun için de kavlî duanın önemine işaret etmektedir. Hocaefendi, fiilî duanın kavlî dua kadar, hatta daha önemli olduğunu, bu açıdan kavlen dua etmenin yanında fiilen de gayrette bulunma ve adımlar atmanın ehemmiyetine temas etmekte, dünyaya dünya kadar, ukbaya da ukba ölçüsünde değer verilmesi gerektiğini belirtmektedir.17

Muhterem Gülen, İslâm’ın biri itikâdî, diğeri de amelî olmak üzere iki temel yönünün bulunduğunu, itikada ait meselelerin İslâm’ın kökü, amele dair hususların da dalları ve meyveleri mesabesinde olduğunu söyleyerek, inançlarımıza ait temellerin sağlam zemine oturabilmesi açısından ibadetlerin önemine dikkat çekmektedir. Dini hayattaki düşünce kaymaları ve sürçmeleri önlemede ibadetler bütünüyle fonksiyoneldir denilebilir. İnsanın kendi tabiatı ile bütünleşebilmesinde ibadetlerin yeri tartışılmazdır. Bu yüzdendir ki mârifetullah ufkuna ulaşabilme, nazarî akılla değil ancak amelî akılla mümkün olmaktadır. Gülen, bütün bu açılardan bakıldığında ibadet ve taatin insanda ikinci bir salih karakteri oluşturabilecek temel dinamik olduğunu ifade etmektedir.18 Çünkü ibadet oldukça kapsamlı bir mefhum olup tevhid düşüncesinden marifetullaha, ahlâk-ı âliyeden evrâd u ezkâra kadar geniş bir kavramlar silsilesini ihtiva etmektedir. İbadet ü taat insanda temel bir fıtrat/karakter hâsıl etmekte, ibadetler insanda ikinci bir fıtrat meydana getirebilmektedir.19 İbadetler insanın Allah (celle celaluhu) ile olan bağını canlı tutması açısından önemli bir unsurdur ve her türlü fuhşiyat ile münkerattan korunmanın temel dinamiği de ibadetlerdir. Namaz ise bu ibadetler içinde temel bir boyuttur. İbadetlerini önemseyerek istikametle hareket eden bir kimse, her türlü probleminin çözümünde de ilâhî desteği arkasında hissedecektir. Hocaefendiye göre, dengeyi koruma adına sadece inanma yeterli değildir. Bu hususta istikamet yakalanmalı, inanç ve akide ile ilgili terminoloji bilinmeli ve pratiğe dökülmelidir. Aksi takdirde duygu ve düşüncede istikameti bulmada olduğu kadar, problemlerin çözümünde de doğruyu yakalama zorlaşacaktır.20

Sonuç

Muhterem Gülen, kitaplarında insanlardaki inat, makam-mansıp düşkünlüğü, sevgide ifrat, ebediyet arzusu gibi duyguların inanç-amel bütünlüğü ve tebliğ adına nasıl şekillendirilmesi gerektiğine dair önemli ölçüler ve hatırlatmalar sunmuştur. Ayrıca fıtrat kanunları ile çatışmamanın ne denli önemli olduğu, muhataplara söylenilecek sözlerin de bu kanunlar nazar-ı itibara alınarak söylenmesi gerektiğini belirtmektedir. Gülen, insandaki temel duyguların farkında olunmasını, bu temel duyguların yok edilmeye çalışılarak değil, iyiye ve güzele kanalize edilerek gayret gösterilmesini ve İlâhî davanın kutsi hamelelerinin bu yola ait hususiyetlerin farkında olarak yürümeleri gereğini de ifade etmektedir. Tebliğ adına şevk ve iştiyak ateşinin batmayan bir güneş gibi olması ve etrafı aydınlatma düşüncesinin insanın hayatının gayesi haline gelmesinin önemini ifade eden Gülen, nebilerin davasını omuzlamaya namzet olamayacakların da sonu nerede biteceği bilinemeyen maceralara sürüklenebilmeleri ihtimalinden daima Allah’a sığınmaları gerektiğini hatırlatmaktadır. İnsanları istidatlarına uygun hususlarda basiret ve ferasetle kullanabilme, mürşidin en önemli hususiyetidir ve insanı zaaf ve faziletleri ile tanıyamayanlar başarıları yönüyle her zaman tartışılabilir. Ayrıca fıtrat kanunlarına uygun hareket etme, insanda fıtrat-ı sâni ya da temel bir karakter haline dönüşebilir.21

Din ve güzel ahlak bütün toplumların en etkili ve en köklü iki müessesesidir. İslam ve İslam ahlâkı, Müslümanların ve özellikle de milletimizin bin seneyi aşan uzun tarihi geçmişinde sosyal hayatı etkileyip düzenleyen en temel kaynaklar olagelmiştir.

Bu sebeple, fertler küçük yaştan itibaren dini ve ahlâkî değerlerimiz açısından fıtratlarına uygun ve sağlam bir şekilde yetiştirilir, din ve güzel ahlâk gençlerde ve toplumumuzda ikinci ve temel bir fıtrat haline gelirse, günümüzde aşılmaz gibi görünen devasa problemlerin çözüleceği müşahede edilecektir. Zira müşküllerin ve sıkıntıların dini prensipler ve fıtrat-ı sâni teşkiliyle halledilmeye çalışılması, başkalarının haklarına daha saygılı, insanları daha gönülden seven ve aleyhlerindeki durumlara dahi hoşgörü ile bakabilen fertlerin hâkim olduğu daha güzel bir geleceği de beraberinde getirmiş olacaktır.

Dipnotlar

1İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, Beyrut, (t.y.), 5/55.

2Gülen, Kırık Testi, “Süt ve Fıtrat”, herkul.org, 6 Nisan 2008.

3Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed el-Ensârî el-Kurtubî, El-Câmiu li Ahkâmi’l-Kurân, Dâru Âlemi’l-Kütüb, 14/27.

4Buhari, libas 63, 64, isti’zan 51; Müslim, taharet 39.

5Müslim, 56 (261); Ebu Davud, taharet 29, (53); Tirmizi, edeb 14, (2758).

6Buhari, bed’ü’l-halk 6, enbiya 22, 43, menakıbu’l-ensar 42; Müslim, iman 264 (164).

7Gülen, Kırık Testi, “Süt ve Fıtrat”, herkul.org, 6 Nisan 2008.

8Buhari, da’avat 7, 9, tevhid 34; Müslim, zikr 56.

9Buhari, cenâiz 80, 93; Müslim, kader 22, (2658); Muvatta, cenâiz 52, (1, 241); Tirmizi, kader 5.

10Buhari, ta’bir 48, ezan (sıfatu’s-salât) 166, teheccüt 12, cenâiz 93, büyu 2, cihad 4.

11TDV İslâm Ansiklopedisi, “Fıtrat”.

12A.g.e.

13Müslim, cennet 63; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV/162.

14Gülen, Prizma 2, Perspektif, “Seviyeli İnsanın Vasıfları”, ss. 6–9.

15Gülen, Fasıldan Fasıla 1, s. 257.

16Gülen, “İslam Düşüncesinin Ana Karakteristiği”, Yeni Ümit, sayı: 44.

17Gülen, Prizma 3, Perspektif, “Seviyeli İnsanın Vasıfları”, ss. 6–9.

18Gülen, Fasıladan Fasıla 4, s. 67–68.

19Gülen, Fasıldan Fasıla 1, ss. 86–87.

20Zaman, 5 Mayıs 1998, Akademi Yazıları.

21Gülen, İrşad Ekseni, ss. 169–177.