Canlı Türleri

Üzerinde yaşadığımız dünyada her canlı türünün kendisine has özellikleri mevcuttur. Bu özellikler birbirlerinden çok farklıdır. Gözlemciler ve bu işin uzmanları tarafından belgesellerle bize anlatıldığında dikkatimizi çekerler ve hayranlıkla bunları seyrederiz. Kendi aralarındaki iş bölümleri, birbirlerine saygıları, diğer canlılarla aralarındaki ilişkiler insanoğlunun hep merak ettiği konular olmuştur.

Arıların kilometrelerce uzaklardan bal toplamaları, diğer arılarla hareketleriyle anlaşıp yön tarifleri, kovandaki işbölümleri, karıncaların işbirlikleri, göçmen kuşların havadaki uçuş nizamları hep mükemmellik örnekleriyle doludur.

İnsan

İnsanoğluna gelince, durum tamamen farklı bir tablo arz etmektedir. İnsana seçim yapma hürriyeti verildiğinden, insanlar arasında her çeşit davranış şekli görülebilmektedir. Bu davranış biçimlerinin birbirlerini rahatsız etmeyecek, birbirlerinin haklarını yemeyecek, birbirlerine zulmetmeyecek şekilde olması için, insanoğlunun var olduğu günden itibaren, gerek İlahi kaynaklar gerekse kendi aralarındaki konsensuslarla (kanunlar, düzenlemelerle) bir toplum düzeni temin edilmesi hedeflenmiştir. Bu düzenlemelerin büyük ölçüde uygulanabildiği toplumlarda huzur ve güven hâkim olmuştur. Uygulanamayanlarda ise, huzursuzluk, kargaşa ve terör meydana gelmiştir.

Toplum

İlk insandan itibaren toplumu meydana getiren fertler, toplumun farklı katmanlarında yer almaya başlamışlar. Genel toplum düzeninin prensipleri yanında, bu her bir katmanın da kendine has kuralları oluşmuştur. Bütün bu prensip ve kurallar, hep huzurlu ve adil bir toplumun inşası için düşünülmüştür.

Bu süreçte, içinde bulunduğumuz zaman dilimine gelindiğinde, iletişim ve ulaşım vasıtalarının gelişmesiyle coğrafi ve kültürel uzaklıklar sorun olmaktan çıkmış, insanlar birbirleriyle komşu olmuş, içiçelik yaşanmaya başlanmıştır. Artık her an, her yerde, farklı kültür, ırk ve milletten insanlar, karşılaştıkları problemlere müşterek çözümler üretmek durumundadır.

İnsan Olmak

İşte gelinen bu noktada, hemen her çeşit sosyolojik görüşün hemfikir olduğu bir deyim ön plana çıkmıştır: “İnsan olma ortak paydası.” Aslında bu durum yeni bir tespit, gözlem ve değerlendirme değildir. Gerek semavi dinler, gerek her devrin filozof ve sosyologları, bu ortak paydanın üzerinde ısrarla durmuştur. Geçmişten örneklerle, yaşadıkları iyi ve kötü hatıralarla hep bu konuya parmak basmışlardır: “Önce insan olarak…”

Kendi konumu ne olursa olsun karşısındakinin de bir insan olduğunu bilmek, ona göre davranmak, geçmişte olduğu gibi günümüzde de çok büyük bir önem arz etmektedir.

Mevlana, daha da ileri giderek, bu konuyu sadece insanların kendi aralarındaki münasebetlerle daraltmayıp bütün kâinatı içine alan bir çember halinde genişletmiştir. “Yaratılanı hoş gör, Yaradan’dan ötürü.” Tabii böyle bir ufka sahip olunca, hadiseler daha geniş bir açıyla değerlendirilir. O zaman neticeler de daha değerli olur.

Kader

İnancımızın temel direklerinden biri olan kader, bazılarının yoluna su serper ve onları bir yerlere getirir. Bazılarını da apayrı yerlere götürür. Bir bakıma, bu durum geçici ve sınırlı bir dünya hayatı için tiyatrodaki roller gibidir. Herkes rolünü iyi oynamak zorundadır. Çünkü senarist veya yönetmen herkese bir rol biçmiştir. Kimsenin kendi rolünü en önemli görme lüksü yoktur. Her rol önemlidir.

Durum böyle olunca, kim olursa olsun, her insan, her an, bu şuurla önce insan olmanın gereklerini yerine getirmeye çalışacaktır, çalışmak zorundadır. Başkalarının bu prensipleri çiğnemesi, asla ona da çiğneme hakkı vermez. O daima yerini muhafaza etme, yani önce insan olduğunu, sosyal statüsü, fiziği, düşünceleri ne olursa olsun karşıdakinin de önce insan olduğunu unutmama ve ona göre davranma mecburiyetindedir.

Başkaları onu kandırabilir, suistimal edebilir. O da bunlara misilleme olarak onları kandırma ve suiistimal etme durumuna girmemelidir, giremez. Pek tabii kendisi de bu durumlara düşmemek için gerekli tedbirleri alacaktır, uyanık olacaktır.

Davranışlar

Oturup kalkması, konuşması, başkalarıyla muameleleri hep bu “önce insan olma” çizgisi içinde olanlara yine kültürümüzde “beyefendi,” “gerçek bir İstanbul beyefendisi” gibi tanımlamalar da getirilmiştir.

Bizim kendi kültürümüzde, belli zaman dilimlerinde ortam o kadar verimli olmuş ki, toplumun bütün katmanlarında bu güzel davranışlar, yani “önce insan olmak,” bir hayat tarzı haline gelmiştir. Biz şimdilerde bunları birer efsane veya menkıbe gibi dinleyip birbirimize güzel örnekler olarak anlatıyoruz.

Teorik ve Pratik

Bir üniversitede, konusu şefkat olan bir doktora tezi savunmasına giden iki öğrenci, hocalarının önceden test olarak hazırladıkları senaryodan habersiz, savunmanın yapılacağı salona giden yolda biraz da geç kalma korkusuyla hızlı bir şekilde yürümektedir. Birden önlerine ağzı yüzü kan içinde yerde yatan bir adam çıkar. Adama yardım etseler savunmaya geç kalacaklar. Biraz durakladıktan sonra hızlıca salonun yolunu tutarlar. Savunma başlar. Öğrenciler sırayla merhamet ve şefkati anlatırlar. Biraz gecikmelerinin sebebini soran hocalara, yolda gördükleri manzarayı anlatırlar. Geç kalmamak için yardım edemediklerini söylerler. Hocalar ikisinin de tezini reddeder. “İkiniz de teoriği biliyorsunuz, ama pratik olmayınca bu bir işe yaramaz. Ne pahasına olursa olsun, onlara yardım etmeliydiniz” derler. İşte burada olduğu gibi, her şart ve durumda önce insanlık düşüncesi akla gelmeli ve onun gerekleri, yani pratiği yerine getirilmelidir.

Hemen herkes benzeri durumlarla karşılaşmaktadır. Yardıma muhtaç olduğu bir anda kendisine yardım edenler olduysa onlara minnet duymakta, yardım edebileceği halde etmediği durumlarda ise vicdanında bunun pişmanlığını hissetmektedir.

Seneler önce Hacca giderken evden yola çıktık. Biraz da geç kalmıştık. Yolda bir köşede yere yatmış ve ellerini ayaklarını oynatan yani epileptik bir hastanın hareketlerini yapan birini görünce arabadakilere durun, buna yardım edelim dedim. Arabadakiler, her zaman burada epilepsi taklidi yapan birisi var, yardım için duranlardan “Epilepsi ilaçlarımı alamadım, onun için nöbet geçiriyorum” diye para ister dediler ve durmadılar. Fakat benim içime bir dert oldu. Ya hakikaten epilepsi hastası idiyse; uçak kaçarsa kaçsın, hatta Hacca gidemeyeyim diye düşüncelerle yola devam ettim. Hala içimde bir sızıdır bu durum. Aynen doktora öğrencilerinin durumu gibi… Belki bu bir numaraydı, ama ben bana düşeni yaparak insanlığımı, yani önce insan olma özelliğimi sergilemeliydim diye düşünürüm.

Aynı şekilde, bir Ramazan günü, bir arkadaşımızda iftar yapıp eve dönerken yolda düşmüş bir şey gördüm. Biraz da karanlık olunca tam seçemedim. Arabayı kullanan oğluma durmasını söyledim, ama biz o karaltıyı geçmiştik. “Dön bir bakalım ve yoldan kaldıralım” dedim. Yol tek yönlü olduğu için geri dönüş yeri epey uzaktaydı. Döndük geldik. Meğer araba tekeri büyüklüğünde bir rögar kapağı yerinden çıkmıştı. Arabamızı park ettik; oğlumla ikimiz, kapağı sürükleyerek yerine yerleştirdik. Yolda giderken arabadakilere şöyle dedim: “Eğer bunu yapmasaydık, belki birileri bu çukura düşecek, belki araba takla atacak, kazalar olacaktı. Bunları engellemeye vesile olduk. Bilemiyoruz, acaba Cenab-ı Hak, bugünkü orucumuza mı, yoksa insan olma gereği bu yaptığımız harekete mi daha çok sevap verir?” İşte bunları da önce insan olma gereği ıskalamamak gerekiyor.

Tarih

Sultanların tebdil-i kıyafetle halkın içine karışmaları; fakirlere yemek verirken onurlarını rencide etmemek için alacakaranlıkta ve kapalı kaplarla yardımın yapılması; “Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var” şeklinde, halkın padişahı Cuma namazı çıkışında selamlaması; Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem), Müslüman olmayan birinin cenazesi geçerken ayağa kalktığında, yanındakilerin “Bu Müslüman değil” demelerine karşılık “ama o bir insan” şeklinde buyurmaları, unutulmaması gereken misallerdir.

Günümüzdeki Durum

Maalesef günümüzde, gerek yanlış bir eğitimden, gerekse yanlış telakkilerden kaynaklanan bir ikilem içinde bulunuyoruz. Önce insan olma kaidesi yerini makam, servet, kültür gibi sonradan edinilmiş özelliklere bırakmıştır. Bu yanlıştan bir an önce dönülmesi gerekmektedir. Artık bu durumları doğru teşhis etmeye başladığımıza göre, bunların tedavileri de yapılmaya başlanmıştır ve bunun devamının da geleceğine inanıyoruz. Fizikteki enerji kanunu da bunu bize söylemektedir. E=mc2(Enerji = kütle x ışık hızının karesi). Yani önce insanlık (E), sonra yoğun gayret (m), ama hızlı hareket ederek (c)…

Kolay değil, her gayretin bir bedeli ve mükâfatı vardır. “Önce insan olma” gayretinin faturası da herhalde ucuz olmadığı gibi getirisi de o derece büyük olacaktır.

Değmez mi?