Gönül kuşu uçtu, uçtu, Asr-ı Saadet sineli erenleri hapseden, paslı demir parmaklıklardan süzülüverdi ruh dünyalarına. Neler neler gördü, duydu, hissetti… Gönül mührüyle tarihe kayıt düştü: “Muhabbet suçundan prangalı, Medrese-i Yusufiye tutsakları şeref tablosudur” diye.

Neslimiz ve sonrakiler bu ıstırap ve ıztırar destanlarıyla pişecek, berraklaşacak, muhabbet fedaisi olma ümidiyle yeşerecek.

Zindan kampları; kıyamete dek asil bir duruş sunacak insanlık tarihinin ibret sayfalarına. Bedenleri mahpus, ruh âlemleri hür… Huzur pınarlarında yüreklerindeki yangınları serinleten küheylan ağabeyler, ablalar keşfettik gül devri edalı. Rıza güzergâhında yiğit mi yiğit, derin mi derin, hak dostu binleri, on binleri tanıdık.

Asrın başından: “O’nu tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır” diye haykıran Üstada kulak kesilip “çile buketlerini” sunuyorlar, manevi bir huzurda ve “Henien leküm” (Sizi tebrik ederiz, ne mutlu size) sedaları çınlıyor manen kulaklarında. “Bahar çiçekleri” değil belki sundukları ama “karçiçeği” gibi “çile çiçekleri.” Gül devrini muştulayan buruk halleriyle, hiç de ümitsiz değiller. Karanlığın en koyu anlarını yaşıyorlar çünkü. “Bu kadar zulüm karanlığından sonra kış biter, bahar beliriverir Rabbimizin izniyle” ümidini coşkuyla taşıyorlar yüreklerinde.

Fizikî şartların ağırlığına hiç aldırmadan Rableriyle irtibatlarını daha da ilerletmeye çalışıyor, karanlık zindanları nurlarıyla aydınlatıyorlar.

“Rabbimiz lütfederse, bu zor günler geçecek, güzel mevsimler gelecek. O günler geldiğinde bizler asla manevi duruşumuzu değiştirmeyeceğiz” kararlılığındalar.

“Sıkıntıların gitmesi, güzelliklerin gelmesi Rabbimizle irtibatımızı daha da artıracak ve lütuflar sağanağı altında, şükür secdeleriyle iki büklüm olacağız. Ey Allah’ım! Biz kulların rahata erince gevşemeye meyilliyiz, Sen o iradeyi lütfeyle, duruşumuzu koruyalım, hep ala-i illiyin ufuklarında soluklanalım” yakarışlarıyla her an dua atmosferinde yaşıyorlar. Bu halleriyle hizmet tablosunun mükemmel bir kesiti onlar.

Tablonun diğer tarafındaki bizler ise aynı kıvamda olamıyor da ahengi bozuyor muyuz acaba? Çekilen çileler duyuluyor, görülüyor fakat her şey normalmiş gibi yaşanıyorsa, tablodaki uyum ve renk birliği sağlanabilir mi? Rabbimiz “Gayretullah çizgisine çoktan ulaşmış inleyişlere, rahmet yağmuruyla muamelede bulunur mu?” Bu sualin tılsımlı cevabı, aynı çizgi ve kıvamdaki duruşumuzda gizli değil mi dostlar?

Gönül kuşumuz, hayal meyal kanat çırpıyor demir parmaklıklar arasında ve bir terennüm yükseliyor, Medrese-i Yusufiyelerden gökyüzüne:

Sana gönül veren âşık

Başka cemâli neylesin?

Dostluğuna eren sâdık

Başka visâli neylesin?

mısralarıyla yüreklerini ortaya koyuyorlar ve gözlerinde dünyanın fani yüzünün bir kıymeti kalmamış duruşunu sergiliyorlar. Efendimiz’in, “Kardeşlerime selam olsun” iltifatına kilitlenmişler adeta. Öyle ya Peygamberimiz bu asra dönerek “Kardeşlerime selam olsun.” hitabıyla seslenmişti de Sahabi efendilerimiz, “Ya Resulullah, biz senin kardeşlerin değil miyiz?” sualiyle meraklarını ifade etmişlerdi. Efendimiz “Sizler benim ashabımsınız, kardeşlerim ahir zamanda gelecek” cevabını lütfetmişti. Ahir zamanın en zor döneminde gelecek kardeşlerine manevi âlemde selam göndermişti. Kendileri de Yusufiye erenleri ve hizmet gönüllüleri ufkunda dalga dalga bu selamı alıyor; ruh dünyalarında hissediyor “ve aleyküm selam ya Resulullah” seslenişiyle, manevi emaneti iliklerine kadar hissediyorlar.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Benim nam-ı celilim güneşin doğup battığı her yere ulaşacak” müjdesiyle geleceğe dair bir hakikati bildirmişti bizlere. Günümüzün dertlisi de buna dair bir ufuk sunmuştu: Efendimiz hem istikbale ait bir müjdeyi ifade buyurmuş hem de bu ufkun gerçekleşmesi için kutsi bir vazifeye işaret etmişti. “Allah’ın lütfuyla Efendimiz’in mübarek ismi dünyanın her tarafına ulaşacaksa, bu misyonu eda edecek hicret erenlerine ihtiyaç vardır” mealinde bir bakış açısı kazandırmıştı.

İşte bu âli misyonu eda etmek için yollara dökülmüştü asrımızın çilekeşleri ve yeryüzünün her tarafında O’nun nam-ı celilini bayraklaştırmışlardı. Bu hizmet kıyamete kadar devam edecek Allah’ın izniyle. Şanlı davanın küheylan yiğitlerinin bir kısmı Medrese-i Yusufiyelerde, belki zahiren zulüm altında inliyorlar, ancak aslında geleceğin güzellikler ufkuna manevi bir hazırlık kampı yaşıyorlar. Bir kısmı da hicret ufuklarında, dünyanın her yerinde rıza-ı ilahi sancağını dalgalandırıyorlar. Her biri kader yol haritasında üzerine düşen misyona razı, hicret ufkunun sabır soluklarını yudumluyorlar. Dünyaya, güce, iktidara talip olmadan insanların kalplerine muhabbetle girmek ve Mevla’nın rızasını kazanmaktan başka bir yol da düşünmüyorlar.

Zindandakiler dua ve münacatlarıyla Rablerine yönelmiş, aktif bir sabrı solukluyorlar. Kendilerini her hâlükârda aksiyona mahkûm etmişler. İşte size ibret tablolarından bir kesit: Ablaların koğuşuna bir gazeteci bayan geliyor; düşüncelerini yazmaktan suçlu olarak. 10 kişilik bir koğuşta 20 kişi kalıyorlar. İmkânları sınırlı, suları az, yemekleri yetersiz. Gazeteci mahkûm zorlanıyor bu şartlarda. Ruh dünyası, psikolojisi altüst, intihar etmeyi düşünüyor. Bir süre sonra şartlara dayanamayarak yatağa düşüyor. Şefkat kahramanı ablalarımız gönülleriyle kucaklıyorlar hanımefendiyi. Mesela, bebeği elinden alınmış bir annenin çilesi yüzüne yansımasına rağmen, merhameti ve şefkati analık duygusuyla öne çıkıyor ve gazeteciyi elleriyle besliyor. Aynı şekilde diğer ablalar da melekvâri halleriyle maddi-manevi bir tedavi uyguluyorlar adeta. Kendi dertlerini bir kenara bırakıp gazetecinin sıkıntılarına çareler arıyorlar. Çok geçmeden iç dünyasında huzura kavuşuyor ve bir süre sonra serbest bırakılıyor. Ayrılırken hanımefendinin ablalarla vedalaşmasına bile izin verilmiyor. Dışarıya çıktığında ilk açıklaması: “Farklı bir insan olarak dünyaya yeniden gözlerimi açtım. Oradaki mahkûmlar benim dünyamı değiştirdi” şeklinde oluyor. Aslında içerideki her ablanın, gönülleri yakan dertleri var. Ama yaşatmak için yaşamak işte böyle bir hal… O koğuşta körpesinden koparılıp sütü çok görülmüş, kanser tedavisi alması gereken, çocuklarına okullarında hakaret edilen, saymakla bitmeyecek sıkıntılar yaşatılan analar mevcut. Demir parmaklıklara değil, Allah için aksiyon insanı olmaya mahkûm onlar. Biliyorum; kahramanlıklarının, çilelerinin anlatılmasından da rahatsızlar, ama bu zorlukların anlatılması birilerinin kalplerini kıpırdatacaksa ona da razılar.