Saat yediye geliyordu, artık yavaş yavaş çıkayım diyordum. Geç bile kalmıştım. Çantamı toparlayıp kapımı kapattım ve uzun koridora çıkıp ana kapıya yöneldim. Az ileride, değerli hocamızın odasının kapısının altından, loş ortama ışık hüzmeleri sızıyordu. Bu durum hocanın genel haliyle nasıl da örtüşüyordu; o da hep aydınlatırdı etrafını.

Zihnimden bu düşünceler geçerken elim kapısının koluna gitti, yavaşça açıp selam verdim. Tam beklediğim gibiydi; dirseği masada, eli çenesinde, dalıp gitmişti bir kitaba.

Sessizce aldı selamımı. “Rahatsız etmeyeyim” diyecektim; ancak hem kendisini özlemiştim hem de masada duran porselen demliği işaret edip beni içeri buyur etti. Yanı başındaki tabureye geçip hatırını sordum.

“Hayırdır hocam, bu saatte ne yapıyorsunuz? Yine dalıp gitmişsiniz kitaplara!” dedim. “Yol hazırlığı…” diye cevap verdi ve tebessüm etti. Sezai Hoca’nın “yol hazırlığı” deyince neyi kast ettiğini hepimiz bilirdik. Demek ki yeni bir kitap yazacaktı.

Ne yazacağını merak ettim; fakat sormadım. Çayımı doldururken gözlüklerinin üzerinden bana bakıp sordu: “Sen tarihe meraklıydın değil mi? Şîrkûh’u bilir misin?”

Bu ismi duymuş gibiydim; ancak kim olduğunu bilmiyordum. Hocamın bu zat hakkında bir şeyler okuduğunu veya ona dair bir şeyler kaleme alacağını düşündüm ansızın. Bakışlarımı yakalamış ve sanki ne düşündüğümü anlamıştı. Göz göze geldiğimizde “Evet, bugünlerde onunla hem-hal oldum. Hakkında araştırma yapayım, onu tanıtayım dedim. Lakin hakkında fazla bir şey bulamadım. Bulduklarımın bir kısmı da Haçlı Seferleri vesilesiyle kaleme alınan hatıralardan ibaret.”

Hocam böyle deyince ben iyice meraklandım. Hocam anlatmaya başladı:

“Şîrkûh, şarkın Şevketli Sultanı Selahaddin’in amcası. Onun yetişmesinde önemli yeri olan insan. Babasının adı Şâdî, dedesininki Mervan. İsmi Esedüddin, yani dinin aslanı. Lakâbı Şîrkûh: Dağların Aslanı demek…

Aslen Kafkasya taraflarından bir Kürt köyünden. Erivan’daki Devin Kasabası’nın Hazbânî Kabilesi’ne mensup.

Bunlar 1130’da Şeddâdîler devrilince Bağdat’a, sonra Tikrit’e geçmişler. Orada devlet idaresinde yer almışlar. Necmeddin Eyub daha sonra babasının yerine Tikrit’in başına geçmiş. Gün gelmiş, o ve kardeşi Şîrkûh 1138’de Tikrit’ten ayrılmış.

O dönemde Zengi Atabeyliği var. Biliyorsun, Zengîler Oğuzlar’ın Afşar Boyu’ndan. Bunlar II. Haçlı Seferi’ni püskürtmüşler ve İslam dünyasını Haçlı istilasından korumuşlar. İşte Şîrkûh, ileride Necmeddin Eyub ile bu devletin en meşhur sultanı Nureddin Zengi’nin kumandanlarından olmuş. Necmeddin, Selahaddin Eyyubî’nin babası.”

Hocanın anlattıklarına göre zihnimde atılgan, kuvvetli bir cengâver silueti belirdi. Bunu ifade ettiğimde, o da başını sallayarak beni tasdik etti. Hâlâ anlatacakları vardı herhalde:

“1167’de Mısır’da iktidar kavgaları almış yürümüş. Bazı Mısırlılar Vezir Şâver’e karşı Nureddin Zengi’den yardım istemişler. Nureddin, bu yardım kuvvetinin başına Şîrkûh’u geçirmiş ve onu Mısır’a göndermiş.

Fatımîlerin ashab-ı kiram aleyhtarlığını kabullenemeyen Nureddin Zengi daha sonra, onlara karşı harp ilan etmeye karar vermiş; işte Şîrkûh bu harpte, Kahire üzerine yollanan ordunun komutanı.

Şîrkûh’u tehlike olarak gören Şâver, destek umarak Haçlılar’ın Mısır’da belli sayıda asker bulundurmalarına razı olmuş. Ancak Haçlılar, bu vesileyle Fâtımîler’in ne denli zayıf olduklarını öğrenmiş ve Mısır’a saldırmış.

Bu sefer iş tersine dönmüş, Şâver Nûreddin Zengî’den yardım istemiş. Nûreddin; Şîrkûh’un kumandasında bir ordu göndermiş. Şîrkûh’un kuvvetleri, önlerine çıkan birlikleri perişan edip Kahire’ye varmışlar. Şîrkûh, bu topraklara ikinci gelişinde yeğeni Selahaddin’i de yanına almış.

Bu durumda idari zaafa düşen Şâver, Şîrkûh ve Selahaddin’e tuzak kurup onları öldürmek istemiş. Selahaddin bu suikast hazırlıkları hakkında Fâtımî sultanını bilgilendirmiş, durumun ciddiyeti anlaşılınca Şâver idam edilmiş ve yerine Şîrkûh vezir olarak tayin edilmiş. Selahaddin de amcasına idarede yardımcı oluyormuş.

Lakin Şîrkûh’un Mısır günleri uzun sürmemiş. Şaibeli bir ölümle ötelere yürümüş (22 Şubat 1169). Bir sürek avı esnasında Fatımîler tarafından zehirlendiği iddia edilmişse de olayın üstü kapanmış.

O vefat edince yerine Selahaddin getirilmiş ve onun bu topraklarda vezirlikten sultanlığa uzanan yolculuğu başlamış.

Fikirlerine değer verdiğim bir insan, günün birinde ‘Sahabenin isimsizlerini çok severim’ demişti. Onların her biri velayet semasının yıldızlarıyken; gül devrini görmeden yitip giden isimsizler de ayrı bir ufku temsil etmekteydiler. Onların sancağını yerde bırakmayan nice isimsiz kahraman da İslam tarihi boyunca gittikleri yerlerde aşk u şevk ve temsille kanatlanmışlardı yeni ufuklara. Şîrkûh da bunlardan biriydi.“Siraconus”namıyla adını anıp hakkında üç-beş satır malumat veren Latince kitaplar tozlu raflarda beklesin dursun; onun umduğu Latin methiyeleri değil, amel defterindeki sadaka-i cariyelerdir.”

Hocam bir süre düşüncelere dalıp devam etti:

“Edebiyatta bir eser ya da şahsın ehemmiyetini vurgulamak için kullanılan bir üslup vardır. ‘Şunu yapsa yeter, şu olsa başkasına ihtiyaç yok’ gibi ifadelerle meselelerin ehemmiyetine vurgu yapılır. İbn-i Meşîş Hazretleri hakkında, ‘Hasan Şâzelî gibi bir insanı yetiştirmesi yeter;’ Bediüzzaman hakkında ‘Sadece Yirmi Beşinci Söz’ü yazması yeterdi’ denilmiştir.

İşte tarihte sadece nam bırakıp sessiz sedasız beka yurduna göçen Şîrkûh’un da belki en büyük fazileti; Mısır’ı yeniden Sünni yörüngeye oturtan çalışmaların başlamasına vesile olması ve İslam âleminin yüz akı Selahaddin’i vâris olarak bırakmasıdır.

Aslında bu vesileyle Selahaddin Eyyubi’ye ‘Şarkın şevketli sultanı’ olma kapısını aralayan da sebepler dairesinde, amcası Şîrkûh’tu. Onu sefere davet edip ‘Sana ihtiyacım var’ dediğinde genç Selahaddin tahsile devam etmek üzere mazeret bildirmiş, bunun üzerine Şîrkûh ağabeyi Eyub’a başvurup onu ikna etmesini istemişti. Babası Eyub ona, ‘Bu kadar okuduğun yeter, şimdi amel zamanı!’ deyip onu cepheye göndermişti.

Selahaddin; Şîrkûh’un Nureddin adına fethettiği Mısır’da, amcasının temsilcisi olarak hüküm sürmüştü. Selahaddin’i tanıdıkça daha çok seven ahali nezdinde o, Fatımî sultanından daha fazla sevilir olmuştu. Karargâhını kuvvetlendirirken ahaliye ihsanda bulundu, zamanla halkın Şafiî mezhebi doğrultusunda ibadet etmesine zemin hazırladı. Eğitim ve îmâr çalışmalarına başladı, medreseler açtırdı ve hastaneler yaptırdı. Âlimleri, ehl-i sünnet itikadının halka anlatılması için teşvik etti, hapishaneleri medreseye çevirdi, Mâverâünnehir ve Horasan’dan ehl-i sünnet âlimleri getirtti. Talebelerin iskân ve iaşeleriyle meşgul oldu. Ezher’deki Şiî tahakkümünü kaldırdı. Sonra Mısır’a dönerek yeni medreseler açtırdı ve talebelerin ehl-i sünnet itikadı üzere yetişmesine büyük gayret gösterdi. Bunları yaparken de Kudüs’ün Haçlılar’dan geri alınmasına zemin hazırladı.”

“Bu kadar önemli mi gerçekten?” diye sordum. Hocamın kürsüden hitap eder gibi heyecanla konuşması beni etkilemişti.

“Ezher’in ıslahı deyip geçme,” dedi. “Bugün İslami ilimlere ait önemli kaynakların pek çoğu Şîrkûh’un müstakim insanlara kazandırdığı bu kadim şehirde telif edilmiştir. Yavuz Selim’in etrafından dolanarak şehre girdiği Mukattam Dağı’nın lakabı bir zamanlar Cebel-i Evliya ve Cebel-i Sâlihîn’di. Şehirdeki ilmî faaliyetlerin haddi hesabı yoktu.

Bugün kimileri Mısır’a gider. Bunların bir kısmı dînî ilimlerle iştigal eder, ama Nil Civarında konakladıkları yüksek otel odalarının Karâfe’ye, Mukattam’a baktığını bilmezler. O mevkilerde İmam Şâfii’nin, İbn-i Hacer Askalânî’nin, İzz bin Abdiselam’ın, Celâleddin Süyûtî’nin, İbrahim Gülşenî’nin yattığından habersizdirler.

Şîrkûh ve halefi Selahaddin vesilesiyle Kahire, Hazreti Hüseyin’in makamı başında ağlamayı din telakki etmek yerine 1000 senelik kadim Sünni geleneğin kalesi haline gelmiştir.

Bu hakikati akademik âlemin kuru idraki açısından değil, İslam ruhunun selameti açısından temaşa edersen bu zâtın nasıl bir sadaka-i câriye bırakıp öteye yürüdüğünü göreceksin.”

Hocam konuşurken gözüm masanın üzerindeki ansiklopedinin açık sayfasına ilişti: Şîrkûh Dağları, diyordu. Hocama bunu sorunca, “İran’ın Yezd şehri civarındaki Şîrkûh Dağları” dedi ve devam etti : “Bu zat ile alakası var mı bilmem; fakat o dağ gibi adam devrilip giderken tarihe adını altın harflerle yazdırmış.

Büyük ihtimalle Haçlı Seferleri münasebetiyle bu topraklara gelen Surlu Vilyam, 1163’te kaleme aldığı hatıralarında Şîrkûh’tan bahseder. Onu maharetli, enerjik, savaşçı, hırslı ve tecrübeli bir asker olarak tanıtır. Onun zengin ve cömert, tâbîleri tarafından sevilen biri olduğunu anlatır. Şîrkûh heybetli değildi ancak cesur ve atılgandı. Meşhur olduğunda yaşı ilerlemişti. Orta sınıf bir ailedendi. Mütevazı idi. Yükselmek onu şımartmadı. Zorluklara dayanıklı bir adamdı…

Hâsıl-ı kelam, Şîrkûh’un şehadet abdesti, Mısır’daki istikâmet namazının mukaddimesi olmuştu.”

Hoca, sözlerini bitirince iç geçirdi: “Allah rahmet etsin. Bizim dünyamızda ne insanlar yetişmiş. Cenâb-ı Hak, bazılarına bir günde bir senelik işler gördürmüş.”

Çaylar da sözler de bitmişti. Müsaade isteyip ayrılırken onu başı dumanlı bir dağ gibi geride bıraktığımı hissettim. Bana insanları sadece yaptıklarıyla değil, vesile olduklarıyla da değerlendirmek gerektiğini öğretmişti.

Şîrkûh… Rabbim, vesile olduğu güzellikleri kabrinde ve ötede karşısına çıkarsın.