Âbid, Zâhid, Âşık-1

Âbid, ibadet eden, ubudiyette bulunan ve ubûdet hedefli yaşayan demektir. Diğer bir ifadeyle o, Allah’a kulluktan ibaret olan bu çok buudlu vazifeyi hususî bir cehd ve gayretle, O’nun emirleri çerçevesinde yerine getiren, şehevâta kapalı, mekârihi göğüsleyen, “netice-i nimet-i sâbıka” sayarak ciddî bir sorumluluk mülahazasıyla arz-ı ubudiyette bulunan ve erbab-ı müşahedeye göre görülüyor olma şuuruyla ve hâlî-zevkî görüyor olma ufkuna yürüme heyecanıyla yüzü hep ötelere müteveccih bir Hak bendesinin özel unvanıdır.

Hakk’a kulluğu hemen her şekliyle ilmî esaslara bağlı yerine getirme, âbid için olmazsa olmaz hayati bir disiplindir; ubudiyetsiz ham bilgi ise,كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ اَسْفَارًا fehvasınca, sahibinin sırtında, hem dünya hem de ukbâda ona hiçbir faydası olmayan, aksine onun bencillik ve gururunu tetikleyen, “cehl-i mürekkep”ten daha tehlikeli bir husustur. Aslında, ilim ve ibadet bir vâhidin iki yüzü mahiyetindedir ve kıymetleri de birbiriyle içli-dışlı olmalarıyla mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılı). Evet, ilim bir toprak ise, ibadet onda kuvve-i inbâtiye ile boy atıp gelişen bir başak ve semaya doğru ser çeken bir selvi mahiyetindedir. İlme dayanmayan ibadet bir folklor, ibadete meşcerelik yapmayan ilim de bir zihin hamallığıdır.

Diğer bir zaviyeden, mebde itibarıyla ibadet hilkatin neticesi, ahsen-i takvîme mazhariyetin şükranı, herkese farz bir mükellefiyet ve bunu böyle bilip kabul etmemek ise bir nankörlüktür. Âbid, işte bu mükellefiyetin şuurunda olan ve bu sorumluluğu ciddi bir mehâfet ve mehâbet hissiyle yerine getiren, idrak seviyesiyle doğru orantılı âbide insandır. İbadet kendi derinliğiyle eda edildiği takdirde âbid takva ufkuna yönelmiş sayılır. Kur’an-ı Kerimيَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Ey insanlar, sizi ve sizden evvelkileri yaratmış olan Rabbinize ubudiyette bulunun ki O’nun himayesine sığınmış ve korunmaya alınmış muttakilerden olasınız!” (Bakara sûresi, 2/21) fermanıyla, insanlara memur oldukları şeyleri yerine getirmeyi ve memnû olan hususlara karşı da mesafeli durmayı emrederek bizi takva unvanıyla Allah’a sığınmaya yönlendirmektedir. İbadet, ubudiyet, ubûdet şeklindeki kulluk esaslarıyla var olma mazhariyetinden Müslümanlıkla serfiraz kılınmaya ve daha ötesindeki özel teveccüh ve taltiflere karşılık hamd ü sena ufkuna uyarmaktadır. Evet, âbid her şekliyle ibadet eden demek ise, ibadet de ahsen-i takvîme mazhariyete, iman, İslam ve ihsanla şereflendirilmeye bir şükran vazifesidir. Ama yine de iç murakabe açısından tam mazhariyet لَعَلَّ“tereccî”sinin ifadesine göre tamamen rahmetin vüs’atiyle alakalıdır. Ubudiyet hangi seviyede icra edilirse edilsin bize düşen, İmam-ı Şâfiî Hazretleri gibiجَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمًا “Ümidimi affına merdiven yaptım.” çizgisinde bulunmaktır.

İbadetin, bütün nevileriyle iki hayati yönü söz konusudur: Bunlardan birincisi “kesb ve iktisab”; ikincisi ise, şer’an kaçınılması gerekli şeylerden kaçınma manasında “ictinab”dır. Kesb ü iktisab yönüyle, memur bulunulan şeyleri kemal-i hassasiyetle yerine getirme; ictinab cihetiyle de bütün muharremât, maâsî ve mesâvî dediğimiz hususlardan uzak durmadır ki, izafi şekliyle de olsa “takva” dediğimiz şey de işte bundan ibarettir. Bunun tamamiyetine gelince o, Cenab-ı Hakk’a karşı tezellül ile tam bir kulluk tavrı içinde bulunma, emredilen şeyleri ihlâs ruhu ve rıza emeliyle yerine getirme, bütün bu hususlarla beraber gözü hep ubudiyet ötesi ubûdet ufuklarında bulundurma, duyup hissettiklerini duyurmaya kalkmama, Hakk’ın teveccühünü bütün teveccüh ve takdirlerin üstünde görme, mazhar olduğu şeyleri içten içe şükranlarla taçlandırma; bunların yanında, bazı fıkdanlara maruz kalınca sebeplerini kendi iç dünyasındaki inhiraf ve aritmilerde arama, bulup hissettiği olumsuz şeylerden ötürü de hemen tevbe, inâbe, evbe kurnalarına koşarak bir kere daha ahd ü peyman yenilemeyi ihmal etmeme gibi hususlara vâbestedir. Evet, bütün bunlar gerçek kulluğun gerekleridir ki, biz böyle yaşayan birine âbid diyoruz.

Âbid’in, kendi sıyâneti ve konumunu koruması adına, “fenâ fillâh” mülahazasıyla kendi havl ve kuvvetinden teberrî ederek لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ hısn-i hasînine sığınması, her hal ve davranışında sırat-ı müstakîmde sabit-kadem olması; hâlen bunları bu ölçüde bir hassasiyetle yerine getirme cehd ü gayretinin yanında her zaman başının Hak kapısının eşiğinde bulunması, her an daha farklı bir derinlikte O’nu tazim ve tekrimle dillendirmesi, kalb ritimlerinin sürekli hiss-i mehâfet ve mehâbete bağlı bir ahenk içinde atması ve yerinde gözyaşlarıyla seccadesini ıslatması, yol emniyeti açısından onun için olmazsa olmaz esaslardandır.

Diğer bir zaviyeden ibadet ve ötesi izafi farklılıklar, mütefâvit derinlikler ifade ederler. Taklit eksenli sıradan bir mü’minin bu mertebeler içindeki yeri, yetiştiği kültür ortamının ona kazandırdıklarıyla sığ bir teveccüh şeklinde; bir veli ve daha ötesindekilerin bakış ve ihsasları da ilâhî varidat sağanakları karşısında “Daha yok mu?!.” ihtisas ve iştiyakı çerçevesindedir. Mukarrabînden birinin latîfe-i rabbaniye sayesinde duyuş ve sezişleri ise, bir istiğrak u heymân derinliğindedir; onlar görülüyor olma şuuru ve görüyor olma arzu-iştiyakıyla O’ndan başka her şeyi ağyâr sayar.. âsârında Müessir’i hecelemeye koyulur.. esmâsında sıfât-ı sübhâniye vâridâtıyla sermest yaşar.. hep o Mevcud-u Meçhul’ü vird-i zebân etmek suretiyle “Hak’tan ayan bir nesne yok; gözsüzlere pinhân imiş”(Niyazî-i Mısrî) der ve sürekli ufuklarının varidatını mırıldanır dururlar. Haslar hasına mahsus bu zirveye “Ehadiyet-i cem ve fark” makamı denegelmiştir.

Diğer bir yaklaşımla ibadet, henüz irfan şahikasına yükselememiş, taklit patikasında düşe-kalka yürüyenlerce dünyevî-uhrevî ücret beklemeye bağlı bir amel; evliya, asfiya için müşahede ve mükaşefeye açık bir yol; akrabü’l-mukarrabîn ufkunda ise “hakka’l-yakîn” zirvesinde rü’yet ve rıdvan aşk u iştiyakıyla “Hakikatü’l-hakaik”ı en kâmil mertebede bilme ve bende olma miracıdır. Birincilere âbid, ikincilere bir ölçüde zâhid, üçüncülere de âşık denegelmiştir. Ayrı bir yaklaşım şekliyle, birinciler nim tevekkül ve teslim erbâbı; ikinciler bunların ötesinde tefviz âbideleri; üçüncüler ise birer sika kahramanı kabul edilegelmiştir. Yukarıda geçen يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا bir manada birincilere hitap, اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ ikincilere tembih, وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ ise üçüncülere hem irşad hem de ikaz mahiyetindedir.

Bütün bu farklı seviyede kulluk mükellefiyetlerini yerine getiren ve getirmeye çalışanlara, konumları ve durdukları yer itibarıyla âbid, âbid ü zâhid, zâhid ü âşık demek uygun düşer zannediyorum. Birinciler, görenek ve yetiştikleri kültür ortamı itibarıyla Müslümanlığı seçmiş ve yaşayan mübtedîler; ikinci basamak sayılan azm u ikdam erbabı âbid ü zâhidlerin gayesi Cennet, hûri-gılman ve saraylar; üçüncülerin aşk u iştiyakı rü’yet ve rıdvândır. Görenek ve gelenek çerçevesinde kulluk yolunda yürüyenler ki -Allah ondan da mahrum etmesin- bunlar, abdest, namaz, oruç ve zekat mükellefiyetlerini yerine getirir, her şeyi bundan ibaret görür; ubudiyet çerçevesinde önemli bir unsur ve derinlik olan zühdü bilmezler.. ve hele aşkla, iştiyak-ı likâullah ile hiçbir alakaları yoktur. Aşktan söz edince, biliyorlarsa bunlar Zeliha’yı veya Mecnun u Leyla’yı, Şirin ü Ferhat’ı, Vâmık u Azra’yı hatırlarlar. Daha ötesini bilmez, düşünmez, düşünseler de künhüne akıl erdiremezler.

Bu seviyedeki âbidin zâhide nispeti pes; zâhidin âşık-ı sâdık karşısındaki konumu da aynıdır. Bu mevzuda en önemli faktörlerden biri ise niyet ve nazardır. Yoksa kul, Allah’a karşı sorumluluklarını hangi seviyede yerine getirirse getirsin hafife alınamaz; fark, gaye-i hayal ve mefkûre derinliği ile alakalıdır; o da Allah’ın bileceği bir şeydir. Âbid, dili-dudağıyla Cennet’i ve orada vaad edilen şeyleri bir numaralı mesele haline getirmiş midir getirmemiş midir bu, vicdan ufkundan temaşa ile onun bilebileceği bir husustur.

Konuyu hülasa edecek olursak; Cenab-ı Hakk’ın emirlerini yerine getiren ve mâsivâ mülahazalarına açık bulunan kimseye âbid; dünya ve mâfîhâdan el-etek çekip hep öteler tutkusuyla oturup kalkana zâhid; dünya-ukbâ hiçbir şeye gönül bağlamayıp hep maiyyet yudumlayan, “Hû” deyip duran âbide şahsa da âşık denir. Enbiya-i izâmın zühd edâlı aşk derinlikleri ve إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ ikrarıyla dünyevî-uhrevî beklentilerini Allah’a havale etmeleri bu zirveyi işaretlemektedir. Fuzulî, âbid ü zâhidi ârif sözcüğüyle şöyle ifade eder:

“Dünya ve mâfîhâyı bilen ârif (âbid de diyebilirsiniz)değil,

Ârif oldur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir.”

Zühd yörüngeli, aşk hedefli şu sözler ise, vird-i zebân edilecek türden ifadelerdir:

“Fâniyim; fâni olanı istemem,

Âcizim; âciz olanı istemem,

Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, başkasını istemem.

İsterim fakat bir Yâr-ı Bâkî isterim,

Zerreyim fakat ebedî bir güneş isterim,

Hiç ender hiçim fakat bütün mevcudatı beraber isterim.”

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ

وَصَلِّ اللّٰهُمَّ وَسَلِّمْ عَلَى حَبِيبِكَ وَرَسُولِكَ الْمُصْطَفَى وَعَلَى اٰلِهِ وَأَصْحَابِهِ ذَوِي الْقَدْرِ وَالْوَفَاءِ

 

Bu yazıyı paylaş