Vatan evlatlarının hakikatlerden mahrum bırakılmaya çalışıldığı, mahrumiyet ve mahkûmiyetin hüküm ferma olduğu, mazlumların iniltisinin ney gibi dinlendiği yıllardır…

Ordu’nun Uzunisa nahiyesinin Delikkaya köyünde, Mustafa Efendi ve Fatıma Hanım’ın Bekir isminde bir erkek evladı dünyaya gelir. Yıl 1926’dır.

Memur olan Mustafa Efendi’nin tayini İstanbul’a çıkar ve aile oraya taşınır. Büyüyüp okullu olduğu yıllarda Bekir, hayatına tesir eden bir rüya görür. Yatağından fırlayıp kalktığında dudağından şu sözler dökülmektedir: “Yaparım Efendim, emredersiniz Efendim, baş üstüne Efendim…” Annesinin sorusu üzerine rüyasını anlatır. Rüyasında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine miğferini ve zırhını vermiştir. Fatıma Hanım, bu rüyayı dinleyince “Müjde oğlum! Bu rüya bir müjde… Efendimizin zırhını giymek herkese nasip olmayan bir şey” der. Gece kulağına “Sen büyük adam olacaksın, okuyup büyük işler yapacaksın” diye fısıldar ve oğluna dua eder.

Bekir Berk ilk, orta, lise ve yüksek tahsilini İstanbul’da tamamlar. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1951’de mezun olur. Bekir Berk, tahsil hayatı boyunca çok aktif bir öğrencidir ve haksızlıklarla mücadele eder. Onun anlayışına göre haksızlıklar karşısında susan fertlerin şikâyete hakkı yoktur. Bazı derneklerde yöneticiliğin yanında Türkiye Milliyetçiler Federasyonu başkanlığını yapar.

Bekir Berk “Asrın Mürşidi”ni o günlerde henüz tanımamıştır, ancak bir rehberin eksikliğini hep hissetmiştir. Memleketimizin son asır içinde askerden politikacıya birçok kişi yetiştirdiğini, ancak irşad ehlinin eksik olduğunu, 1948’de yazdığı “Örnek Adam” makalesinde dile getirmiştir.

Mazlumların Avukatı

Bekir Berk, avukatlık stajından sonra İstanbul Barosuna kaydolur ve çok sevdiği annesinin de arzusuyla ömrünü din ve vicdan hürriyeti ihlal edilen vatandaşların müdafaasına adar. Olduğu gibi görünen, söylediği gibi yaşayan, haksızlığa karşı kükreyen Bekir Berk, kısa zamanda başarılı olur ve “Mazlumların Avukatı” olarak anılmaya başlar. Necip Fazıl ve Peyami Safa gibi tanınmış kişilerin de avukatlığını üslenir.

Dünyaya ışık tutacak asrın hatibinden nesilleri uzak tutmak, hakka ve hakikate ulaştırıcı iklimi yok etmek için yalan ve iftira dolu yayınlar o yıllarda da yapılmaktadır. O günlerde yapılan tezvirata karşı bir beyanname yayınlayan Nur Talebeleri Ankara’da tutuklanmıştır. Avukat Bekir Berk, daha önceden tanıştığı Tahsin Tola Bey’in “Davayı alabilir misin?” sorusunu, “Tahsin Ağabey, inançları için zindana atılan insanları savunmayacaksam bu cübbeyi neden giydim?” sözleriyle cevaplar. Hapishanede tutulan Nur talebelerinden vekâlet almak için Ankara’ya gittiğinde, “Siz hemen tahliyenizi mi istiyorsunuz, yoksa biraz geç de olsa beraatınızı mı?” diye sorunca, Kur’an hizmetinin hadimleri, “Bizim tahliyemiz ya da beraatımız de ne demek; biz Risalelerin serbest olmasını ve davamızın beraatını istiyoruz! Burada on sene yatsak da razıyız; siz ulvi davamızın müdafaasına çalışınız!” dediklerinde mahkûm edilmek istenen davanın büyüklüğünü daha iyi anlamıştır.

Risale-i Nurla ilgili girdiği ilk davada müdafaasına şöyle başlar: “Bu dava, bidayetten iddia edildiği gibi dinin istismarı davası değildir ve aynı zamanda bu dava, karşımızda maznunsandalyesinde oturan on kişinin davası da değildir. Haddi zatında onların şahsında bir iman boğulmak istenmekte, bir kitaba karşı savaş açılmış bulunmaktadır. Bu savaş iki zihniyetin mücadelesi, bu şahıslar onun vesilesi, bu salon o muharebenin meydanıdır. Ve bu savaşın silahı kılıç değil, kalemdir. Hedefi ben değil, vicdandır.”

Müdafaası bittiğinde iki dava kazanılmıştır. Biri 163. maddeden mahkûm edilmek istenen mazlumların davası, diğeri yok edilmek istenen iman ve Kur’an davasıdır. Artık Bekir Berk, Bediüzzaman’ın, Risale-i Nur’un ve talebelerinin avukatıdır. Üstad Bediüzzaman kendisine bizzat vekâlet verir ve “Biz istihdam olunuyoruz, seni bana Allah gönderdi ve ben seni vekil tayin ettim” der.

Hür Adamgazetesindeki bir makalede ülkede ümitsizliğin hâkim olduğu, hatta Üstad Bediüzzaman’ın bile ümitsizliğe kapıldığı yazılmıştır. Bekir Berk hemen Üstad’ın hiçbir zaman ye’se düşmediğini ifade ettiği makalesini yazıp gazetede yayımlatır. O gece rüyasında bir yol kenarında beklerken uzaktan bir fayton gelip yanında durur. Faytonda bulunan Üstad onu alnından öper. Tam bu sırada telefon çalar ve uyanır. Ahizeyi kaldırır, telefonun diğer ucunda Mustafa Sungur Abi vardır: “Bekir Bey, Üstadımız yanımda. Seni alnından öpüyor!” der.

Nerede Risale-i Nur davası varsa Bekir Berk oradadır. Zekâ, azim ve iradesinin yanında kalın gözlüklerin arkasındaki bir çift göz, mazlum ve masumlara ümit olur. Sahipsiz, hamisiz gibi görünen, Nur Risalelerini okudukları için hapse atılan masumları, kasvetli mahkeme salonlarında müdafaa eden biridir Bekir Berk. Mahkemelere yetişme mevzuunda hiçbir mazereti kabul etmezdi. Uçak, tren ve otobüs yoksa kamyonla, yol kapandığında at ya da merkeple, bulabilirse bir bisikletle, o da yoksa yaya olarak Türkiye’nin her yerinde Nur davalarına yetişirdi.

Bir davaya giderken ineceği yerde tren durmaz, yetkililere davaya yetişmesi gerektiğini söyler, trenin durdurulmasını ister, aksi takdirde trenden atlayacağını söyler. “İleride inersin” deyip umursamazlar onu. O da hareket halindeki trenden önce çantasını atar, sonra da boynuna sarılmış on yaşındaki oğlu Hakan ile birlikte atlar ve davaya yetişir.

Duruşmalara abdestli girer ve hep şu duayı ederdi: “Ya Rabbi! İstihdam buyurduğun hizmetler için kâinattaki zerrat adedince sana hamd ve senalar olsun. Allah’ım, sen beni ayıplardan koru, ayıplarımı setreyle, ihlas ile hizmetlerinde istihdam buyur, hüsn-i hatime bahşeyle, şehadet nasip eyle. Bana hüsnü zan edenlerin hüsnü zannına beni layık eyle ve onlardan razı ol. Cümlemizi hıfzınla hıfzeyle.”

Neye Güveniyorsun?

Zalimlerin yaptığı haksızlıklara çekinmeden karşı koyan Bekir Berk tehdit edilir defalarca ama bu tehditler onu yolundan döndüremez. Çünkü o, davası uğrunda ölmeyi bir mükâfat sayar. Ölüme o kadar hazırdır ki zemzemle yıkayıp hazırlattığı ve “Nerede vefat edersem bunu en yakın din görevlisine teslim ediniz” notu iliştirilmiş kefenini evrak çantasında taşır. Ankara’da Temyiz Mahkemesinde Yassıada hâkimlerinden Egesel ve Başol vardır. Bekir Bey onlarla Yassıada Mahkemelerinde avukatlık yaparken tanışmıştır. Bekir Berk, savunmasını delilleriyle cesaretli bir şekilde yapıp elindeki belgeleri sunar ve zapta geçmesini ister. Bu talebe Egesel kızar ve “Neye güveniyorsun Bekir Bey?” diye açıkça tehdit eder. Bekir Bey, çantasındaki kefeni çıkarıp masanın ortasına atar ve gür bir sesle, “İşte buna!”der.

1964 yılında bir kış günü, bin bir zahmet içinde Van Adliyesine gelen Bekir Berk’i karşısında gören üniversiteden arkadaşı, Van Barosu Başkanı Şadan Dinçer, sohbet sırasında davalara ücretsiz girdiğini öğrenince, “Bekir Bey, bu ne fedakârlık!” diyerek hayranlığını ifade eder.

Yazıhanesinin duvarındaki haritada raptiyelerle işaretlediği, aynı anda süren davaların sayısı bir ara 250’yi bulur. Davaların çokluğu, ailesini ihmal etmesine sebep olmuştur. Bir gün “Oğlum ne zaman döneceksin?” diyen annesine, “Sahabilere anneleri, bu soruyu sorduklarında ‘Anneciğim, inşallah ahirette hep birlikte olacağız’ cevabını almışlardır” der.

Avukatlıktan Maznun Sandalyesine

1971 yılında Balıkesir’de misafir olduğu evde sabah namazı kılarken polisler tarafından “Ayin yapıyor” diye tutuklanır ve İzmir’e sevk edilip hapse atılır. Bunu haber alan annesinin yazdığı mektup şöyle başlar: “Sevgili oğlum Bekir, gözlerinden öper, Allah’tan uzun ömürler dilerim. Namaz kılarken götürmüşler diye duyunca bilsen ne kadar sevindim. Zira ben seni bu ruhla büyütmüştüm…”

O zamana kadar girdiği davalarda binin üzerinde beraat kararı alan Bekir Berk, İzmir Mahkemesindeki müdafaasına şöyle başlar: “Muhterem başkanım, muhterem hâkimler, …Yüzlerce bilirkişi görüşümü paylaştı. Yüzlerce savcı ve binlerce hâkim verdikleri kararlarla beni teyit etti. Ben kesin kararlarla teyit edilen görüşlerimi elleri kelepçeli olarak maznun sandalyesine itildim diye söylememezlik edemem. Hakikatin mahiyeti; konuşulan, durulan veya oturulan yere göre değişmez. Yerim değişti diye hakikat değişir mi?”

İzmir’de hapishane günlerinde kader birliği yaptığı Fethullah Gülen Hocaefendi ondan “Kafese tıkılmış bir aslan gibiydi. Onu ilk tanıdığım günden itibaren hep Hakk’ın müdafii olarak gördüm ve bildim. O, bir avukat değildi; o, mazlum ve mağdurun sesi ve soluğuydu” der ve duruşma esnasında geçen bir olayı şöyle anlatır: “ Savcı Nurettin Soyer, bize karşı çok sert davranıyordu. Mesela bir keresinde hiç yeri değilken ve hiçbir münasebeti yokken, kalkmış “Kürt Said” demişti. Hatta “Alçak!” gibi de bir laf söyledi. Bekir Bey, bütün medeni cesaretiyle ayağa fırladı ve “Alçak sensin!” diye gürledi. Mahkeme heyeti her ikisini de susturdu. Fakat Bekir Berk’in bu cesareti hepimizi çok rahatlatmıştı.”

Mahkeme heyeti tahliye kararı verdiyse de siyasi baskılar sonucu Bekir Berk’e ceza verilir. Bunun üzerine Baro’dan atılması kesinleşince Bekir Berk önce davranıp istifa dilekçesini yazar: “Ben susuyorum, tarih beğendiği dille konuşsun” diyerek avukatlık mesleğine noktayı koyar.

1973’te hacca gider ve orada kalarak 15 yıl Cidde Radyosu’nda çalışır. Bediüzzaman’ın müjdelediği radyo lisanıyla iman hakikatlerinin dünyaya okunmasını gerçekleştirir. 1989’da emekli olur ve hastalanır. Hastalığının tedavisi için Londra’ya gider.

Bediüzzaman Hazretleri, Bekir Berk’e şunları söyler: “Seninle üç beraberliğimiz var: Biri, Risale-i Nur talebesi olman, ikincisi, Nur’un avukatı olman, üçüncü beraberliğimizi şimdilik söylemeyeceğim.”

14 Haziran 1992’de ruhunun ufkuna yürüyen Bekir Berk’in cenaze namazını gönül dostu Hocaefendi kıldırır ve Eyüp Sultan Kabristanlığına defnedilir.

Kaynaklar

Berk, Bekir, Zafer Bizimdir, İstanbul: Yeni Asya Yayınları, 1973.

Berk, Bekir, Hakkın Zaferi İçin, İstanbul: Yeni Asya Yayınları, 1972.

Berk, Bekir, Ankara Davası ve Müdafaa, Çeltüt Matbası, 1958.

Şahiner, Necmeddin, Hakkın Yılmaz ve Sarsılmaz Müdafii Bekir Berk, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2012.

“Merhum Bekir Berk”, fgulen.com, 13 Haziran 2008.