1953 yılı Biyoloji bilimi açısından çok önemli bir dönüm noktası olmuştu. James D. Watson ve Francis Crick, meşhur bilim dergisi Nature’da DNA molekül zincirinin çift spiral yapısını açıkladılar. Aslında 1870’li yıllardan itibaren, önce DNA’nın varlığı tahmin edildi, sonra kristal hale getirilip saflaştırıldı ve kaba şeklinin ardından, DNA’nın bugün bilinen meşhur yapısı dünyaya tanıtıldı.

Eylül 1957’de Francis Crick, genetik yapıda bu molekülün fonksiyonlarının biyolojide bir esas hâline gelmesini temin eden çok önemli fikirleri özetlediği bir konferans verdi. DNA’yı biyolojinin temeline yerleştiren bu özelliği; bitki, hayvan, bakteri, alg veya mantar olsun, bütün canlı organizmaların hücrelerinde bilgi bankası olarak kodlanmış original yapısıdır.

Organik moleküllerin en meşhuru olarak bilinen DNA, hayatın yaratılışında sebep olarak görülen maddî unsurların, hücre temel yapılarında hangi sırada kullanılacağı, sentezlerin nasıl yapılacağı, parçaların şekillenip birbirleriyle yapı ve fonksiyon bütünlüğü içinde doku ve organlar olarak bir organizmayı nasıl ortaya çıkaracağını belirlemek üzere dört harfle yazılarak şifrelenmiş bir kütüphanedir. Francis Crick’in 19 Eylül 1957’de Tecrübî Biyoloji Cemiyetinin düzenlediği konferansta yaptığı konuşmanın ardından 60 yılın geçtiği günümüzde, DNA kütüphanesinin yapısındaki ve işleyişindeki sırlar bir taraftan aydınlanıyor gibi gözükürken, diğer taraftan nasıl bir okyanusa daldığımızı yeni fark etmeye başlıyoruz.

Crick, Biyolojik Makromoleküllerin sentezi ve kopyalarının çıkarılması ile alâkalı olarak önce “Protein Sentezi” başlığı altında başladığı konuşmasında, genlerin müthiş bir bilgiye dayanan yapı ve fonksiyonlarına, nükleik asit sentezindeki henüz açıklanamayan hususlara temas etti. Çoğunlukla yanlış anlaşılan DNA ve gen kavramlarını kamuoyuna sundu.

Hayatın biyolojik görüntüsünün altında görünen zahiri bir sebep olarak, genetik bilginin nasıl depolandığı veya yazıldığı hususu, bu bilgiye göre de ribozomlarda aminoasitlerin sentezlenmesi, bunların RNA şifresine çevrilip yeni bir lisan halinde protein olmak üzere özel katlanmaya tabi tutulması hususlarında, o gün için çok cesur sayılabilecek tahminlerde bulunarak, biyolojik hayatın temelleri hakkında düşünce dünyasına derinden tesir etti. Gazeteci Horace Judson, 60 yıl önce o gün, Crick’in “biyolojinin mantığını kalıcı olarak değiştirdiğini” heyecanla ifade etti.1

Crick, hücrenin nasıl çalıştığını anlamanın yeni bir yolunun temellerini atarken, yeryüzündeki hayat mucizesinin görünen yüzünde, küllî ilim ve kudretin bir tezahürü olarak işletilen temel yazılım kodlarını veya alfabesini açıklamış oluyordu. Evrensel bir lisan olan bu alfabedeki dört harf ile (A, T, C, G, azotlu bazları veya nükleotidleri) iki iplik üzerine dizilmiş sonsuz sayıda tekrarlara ve kombinasyon imkânlarına sahip olunuyordu. Lisanın basitliği, bilgiyi çoğaltmaya ve nakletmeye uygun yapısı ile birlikte, protein moleküllerinin sentezini açıklamadaki gücü, hücrenin temel faaliyetleriyle birleştirilince, her şey yerine oturdu.

Enteresan olan husus ise hem Watson hem de Crick, din ve Allah inancıyla arası iyi olmayan, kendilerini ateist ve agnostik olarak tanımlayan insanlar olmalarına ve hatta Allah inancına karşı ağır söylemlerde bulunmalarına rağmen, kendi buluşları ile Allah’a iman konusunda çok ciddi bir uyanışa vesile olacak bir hakikate tercüman oluyorlardı.

Metaforlarla Sarsılan Materyalizm

Biyoloji başta olmak üzere birçok bilim dalındaki teori ve kanunları açıklarken bilim adamları meselenin daha geniş kitlelerce anlaşılması için bazı metafor ve semboller kullanır, benzetmeler yapar. Doğrudan gözlemlenemeyen bir atomun iç yapısına ait elektronların faaliyetinden veya bir hücrenin içindeki metabolik süreçler ve sentezlerden bahsederken, immün sistem hücrelerinin okula giderek öğrenmesi, hücrelerin fabrika, mitokondrinin enerji santrali olması, moleküler işaretçiler, koruyucu askerler, hücrenin intiharı gibi insan zihninde karşılığı olan kavramlar kullanılır.2 DNA’dan bahsederken de kodlanmış bilgi, harflerle şifrelenme ve “hayatın lisanı,” “yazılmış bir kitap” gibi kavramlar, ister istemez kullanılmıştır. DNA’nın yapısını ve fonksiyonlarını anlatmak için kullanılan bu belli harflerle “yazılmış bir kitap” metaforu, normal olarak yazılmış bir kitap varsa, “Bu kitabı kim yazdı?” sorusunun zihinlerde canlanmasına sebep olmuştur.

Biyolojik hâdiselerin işleyişindeki mükemmellik, mikro boyutlara inildikçe daha da kompleksleşirken, hassas dengelerle yürütülen bu olayların temelindeki bilgiyi göz ardı edemeyiz. Fizikçi Erwin Schrödinger ilk defa 1944 yılında Hayat Nedirkitabında canlı organizmaları moleküler ve atomik yapıları bakımından ele alırken ilk defa “kod” tabirini kullanmıştı.3

Crick ifadelerinde genetik materyalin temel vazifesinin proteinlerin sentezini kontrol etmek olduğunu savunurken, ribozomlar (protein sentez makineleri) henüz “mikrozom” olarak bilinmekte olup yapı ve fonksiyonları belirsizdi. Mesajcı RNA ise ancak 1960 yazında doğru bir şekilde tespit edilmiş ve bu keşif 1961’de yayımlanmıştı.4

Materyalistleri Sarsan “Bilgi” ve “Düzen” Kavramları

Crick ve Watson “genetik bilgi” kavramını, yine 1953’te, Naturedergisinde yayımlanan ikinci ve daha az okunan makalede5 ortaya koymuş, fakat bir anda materyalist dünyada ciddi bir şaşkınlık meydana gelmişti. Çünkü bahsettikleri şey, hücre içinde gözle görülmeyen kimyevî molekül zinciri şeklinde yazılmış bir “bilgi kümesi,” diğer bir deyişle, bir kitap demekti. Kitap ise yazılmış bir eser olarak, akıllı ve irade sahibi bir yazarı akla getiriyordu, tabii ki bu durum ateizmi bir dünya görüşü olarak benimseyen bazılarını ciddi şekilde rahatsız ediyordu. Özel bir lisanla yazılmış bilgi ve kitap fikri hızla ve geniş çapta benimsenmiş olsa da, genetik bilginin tam olarak neler olabileceği, bilginin nasıl icraata geçtiği henüz tam olarak aydınlatılamadı.

Bu bilgi tanımı, biyolojik âlemi tesadüfi veya rastgele kimyevî hadiselerin bir neticesi olarak gören materyalist ve pozitivist çevrelerde bir sıkıntı meydana getiriyordu. Aminoasitlerin tespih taneleri gibi, arka arkaya, belli bir çeşit ve sırayla dizilmelerinde bir bilginin olduğunu kabul etseler bile, mesele burada kalmamıştı. Çünkü aminoasit dizisi bu hâliyle bir iş görmüyordu. Arka arkaya üç dört kere katlanarak, boyu kısalan zincir, üç boyutlu özel bir şekil alarak protein hâline geldikten sonra fonksiyon yapabiliyordu. Proteinler meydana gelirken katlanma ve birleşme bölgeleri çok hassas hesaplara dayanıyordu, en küçük bir hata bile kabul edilmiyor, hatalı protein iş göremediği için hastalıklar meydana geliyor veya başka bir mekanizma ile bu hatalı protein parçalanıyordu. Bu proteinlerin özel olarak katlanması ve şekillenmesinin bilgisi neredeydi?

Gerek DNA ve gerekse RNA, çok büyük bir bilgisayarın programlanması gibi, aktif ve dinamik bir bilgi ile işletiliyordu. Materyalistler ne kadar inkâr ederlerse etsinler böyle bir sistemin ve işleyişin kendi kendine ortaya çıkması hiç mantıklı gelmiyordu. Dünyadaki bütün kitaplar, hangi lisanda olursa olsun, belli harflerin bir araya gelmesiyle yazılarak kütüphanelerdeki yerlerini alıyorsa, herkes bu kitaplardaki kelime ve cümlelerin bir yazar veya müellif olmadan, bir mânâ ifade edecek şekilde, bir araya tesadüfen gelemeyeceğini söyler. Ayrıca harflerin her birinin de özel bir ustalık eseri olduğu unutulmamalıdır.

DNA’nın kodlanmasında kullanılan harflerden sadece bir değişiklik ile (T yerine U) RNA şifrelenmekte ve bu mesaj taşınarak tercüme edilmekte, bu bilgiye göre de proteinler sentezlenmektedir. Kısacası, dünyadaki canlıların temel birimi olan hücre içinde her saniye sentezlenen veya parçalanan milyonlarca proteine ait “bilgi,” küllî, mutlak, muhit ve mükemmel bir “İlim” sıfatına dayanmadıkça düzen ve sistem tesis edilemez.

George Beadle, Hayatın Dili adlı kitabında “…DNA şifresinin çözülmesi, hayatın temelindeki dili ortaya koydu”6 ifadesiyle materyalistleri kızdırsa da meseleyi canlı tutarak dikkatleri çekmeye devam etti. 2000 yılında insan genomunun ilk taslağının tamamlanması kutlandığında, “kitap” ve “dil” metaforları yeniden canlandı. Genom projesinde yer alan kıdemli bilim insanlarının katıldığı, 26 Haziran 2000 tarihinde Beyaz Saray’da düzenlenen toplantıda, Milli Sağlık Enstitüleri Müdürü Francis Collins, “insanlık kitabı” tabirini, “Bugün ilâhî vahyin ilk bilgilerini açıklamaya başlıyoruz” “Bu genetik şifreler, insanlar tarafından ilk defa okunuyor” “Kendi talimat kitabımızı okumaya başlıyoruz” şeklinde birçok cümlede kullandı. 2006’da neşredilen, The Language of God: A Scientist Presents Evidence for Belief (Yaratıcı’nın Dili: Bir Bilim Adamı İnanca Dair Delil Sunuyor) adlı kitabında Collins, bilimsel keşiflerin “ibadet etme fırsatı” olduğunu yazdı.7

Collins’in belirttiği gibi, henüz hecelediğimiz ve küçük metin parçacıklarından bazı mânâlar çıkarmaya çalıştığımız bu “hayat defteri,” ileride organlar seviyesindeki büyük şifrelerin çözülmesine ve birçok hastalığın henüz varlık âlemine çıkmadan, yani potansiyel haldeyken, genlerin değiştirilmesiyle tedavilerine imkân sağlayabilir. Doğum öncesi hastalıkların genetik teşhisi, gen patentlemesi, hastalığa yatkınlığın tahmin edilmesi için genetik işaretçilerin ve kimlikleri belirlemek için DNA’nın kullanılması gibi birçok husus Francis Collins’in başkanlığını yaptığı Milli Sağlık Enstitülerinin gündeme getirdiği hususlardır.

Francis Collins’in, insan genomunun diziliminden “Daha önce yalnızca Yaratıcı tarafından bilinen talimat kitabı” olarak bahsetmesinden sonra ABD Başkanı Clinton da bilim insanlarının çalışmalarını takdir ederek, “Bugün, Yaratıcı’nın kullandığı dili öğreniyoruz” dedi. Ertesi yıl düzenlediği basın toplantısında Collins, Allah’a olan referansını daha da ileri götürerek “İnsan hayatının nasıl bir mucize olduğunu anlatan sayfaların yazıldığı esrarlı dili çözümlerken aynı zamanda Allah’ın kullandığı bu mükemmel dilde yazılmış olma ayrıcalığına da sahibiz” demiştir.

Hayata başlarken tek hücrenin (zigot) DNA’sındaki bilgi, her saniye yeni bölünmeler ve farklılaşmalar, şekillenmeler ve hücre hareketlerine sebep olmaktadır. Bu durumu şuursuz, ilimsiz, kudretsiz, iradesiz ve hikmetsiz zerrelerle izah etmek mümkün değildir. Hele dünyanın başlangıcında, cansız kimyevî elementlerin tesadüfen bir araya gelerek, hiç yoktan bir canlı hücreyi netice verecek, akılları durduracak bir kitap yazılımının, kendi kendine ortaya çıkması muhal ötesi bir şeydir.

Allah’ın biyolojik hayatı yaratırken, kudretinin önüne perde olarak koyduğu kimyevî moleküller, O’nun Vahdaniyetini ve Ehadiyetini çok açık olarak göstermektedir. Allah (celle celaluhu), sınırsız ilmini ve hikmetlerini, çok basit gibi görünen, fakat insanları aciz bırakan moleküler bir lisanla yazmakta, akıl ve kalb sahiplerinin nazarına sunmaktadır.

Dipnotlar

  1. Judson, H.F. (1996). The Eighth Day of Creation: Makers of the Revolution in Biology. New York: Cold Spring Harbor Laboratory Press.
  2. Angier, N. (2000). “A pearl and a hodgepodge: Human DNA.” New York Times, 27 Haziran, s. 1.
  3. Schrödinger, E. (1944). What is Life?Cambridge: CUP.
  4. Brenner S, Jacob F, Meselson M. (1961). “An unstable intermediate for carrying information from genes to ribosomes for protein synthesis.” Nature.1961; 190: 576–581.
  5. Watson J.D., F.H.C. Crick (1953). “Genetical implications of the structure of deoxyribose nucleic acid.” Nature.171: 964–967.
  6. Beadle, G., M. Beadle, (1966). The Language of Life. New York: Doubleday.
  7. Collins, F.C. (2006). The Language of God:A Scientist Presents Evidence for Belief. New York: Free Press.
Paylaş
Önceki İçerikSürgün
Sonraki İçerikBekir Berk