Mevlana Hâlid Bağdadî Hazretleri, 1779’da Süleymaniye’de doğdu 1827’de Şam’da vefat etti. Nakşibendi Hâlidiye yolunun öncüsü meşhur İslam âlimi, mutasavvıf ve şair… 1804 yılında Medine’de dört yıl kalmış sonra da 1810 yılında Hindistan’ın Cihâbad (Delhi) şehrinde Şeyh Abdullah Dehlevî’nin yanına giderek Nakşıbendî tarikatının terbiyesini almıştır. Burada irşad icâzeti alarak beş ayrı tarikata halife olmuştur. Nakşıbendî, Kâdirî, Suhreverdî, Kübrevî, Çeştî. Süleymaniye’ye geri döndükten iki yıl sonra Bağdat’a yerleşti. Burada talebelerine tefsir, hadis, tasavvuf ve fıkıh gibi konularda dersler verdi. On yıl sonra müridleri ve halifeleriyle birlikte Şam’a yerleşti.

Mevlana Hâlid Bağdadî, Müslümanların birliğini Osmanlı Devletinin sağlayacağı düşüncesindeydi. En büyük özelliği medreselerinde eğitim dili olarak Osmanlı Türkçesi, Arapça ve Farsçanın yanında Kürtçeyi kullanmış olmasıdır. İki temel özelliği; şeriata bağlılık ve genelde diğer tarikatlarda yaygın olan cehrî yani sesli zikir yerine, hafî, yani sessiz zikri tercih etmesidir. Halifeleri aracılığıyla gerek Kuzey Irak bölgesinde, gerekse Şam, Kudüs, Bağdat ve Güneydoğu Anadolu’da binlerce müridi oldu. Sonradan “Mevlana” mahlasını aldı. 1827 yılında Şam’da veba hastalığından vefat etmiştir. Türbesi Şam’da Sâlihiye’de olup ziyarete açıktır.

Şamlı Hafız Tevfik Ağabeyimiz Barla Lâhikası’ndaki mektubunda şöyle diyor:

“Malum olsun ki, ‘Zübdetü’r-Resâil Umdetü’l-Vesâil’ namında Kutbü’l-Ârifîn Ziyaeddin Mevlânâ Şeyh Hâlid’in (k.s.) mektubat ve resâil-i şerîfelerinden iktibas edilmiş kudsî nasihatlarının tercümesine dair bir risaleyi on üç sene önce, Bursa’da Hocam Hasan Efendi’den almıştım. Nasılsa mütalâasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde –kitaplarımın arasında bir şey ararken– elime geçti. Dedim, bu Hz. Mevlânâ Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmam-ı Rabbânî’den sonra Nakşî tarikatının en mühim kahramanıdır. Hem Tarîk-ı Hâlidiye-i Nakşiye’nin piridir. Risaleyi mütalâa ederken Hz. Mevlânın tercüme-i hâlinde şu fıkrayı gördüm:

Ashab-ı Kütüb-i Sitte’den Ebu Davud ‘Kitab-ı Sünen’inde ve İmam Hâkim ‘Müstedrek’inde, Beyhakî ‘Şuab-ı İman’da tahric buyurdukları: ‘Muhakkak ki, Allah, bu Ümmet için her yüz senenin başında dini tecdid edecek bir zat gönderir.’ Yani ‘Her yüz senede Cenab-ı Hak bir din müceddidi gönderiyor’ hadis-i şeriflerine tam mazhar, mâsadak olan Mevlâna Hâlid… ilh…” Sonra tarihçe-i hayatında gördüm ki, (hicri) 1224 tarihinde Saltanat-ı Hind’in başşehri olan Cihanâbad’a dâhil olmuş. Abdullah Dehlevî Hazretlerinden aldıkları mânevî feyizleri ile Nakşî Tarikatı silsilesine girip müceddidliğe başlamış.

Sonra 1238’de ehl-i siyasetin nazar-ı dikkatini çektiğinden vatanını terk ederek Şam diyarına hicretle gitmiştir. Hem içinde gördüm ki, Hz. Hâlid’in nesli, Hz. Osman bin Affan’a (r.a.) mensuptur.

Sonra gördüm ki, tercüme-i hâlinde fıtrî istidad ve hârika kabiliyetle yaşı daha yirmiye gelmeden asrının âlimlerinin en bilgilisi ve vaktin allâmesi olmuş. Süleymaniye Kasabasında ilimlerden ders vermekle meşgul olmuştur.

Sonra Üstadım Bediüzzaman’ın tarihçe-i hayatını düşündüm. Baktım, dört mühim noktada tevafuk ediyorlar.

Birincisi: Hz. Mevlâna 1193’te dünyaya gelmiş. Üstadım, 1293’te. Tam Mevlâna Hâlidîn yüz sene hitam bulduktan sonra dünyaya geldi.

İkincisi: Hz. Mevlâna’nın dini tecdid mücâhedesine başlangıcı ve mukaddesi, Hindistan’ın başşehrine 1224’te girmiş. Üstadım ise, aynen yüz sene sonra 1324’te Osmanlı saltanatının başşehrine girmiş, mânevî mücâhedesine başlamış.

Üçüncüsü: Ehl-i siyaset, Hz. Mevlâna’nın fevkâlâde şöhretinden tevehhüm ederek Şam diyarına nakl-i mekân ettirilmesi, 1238’de vâki olmuştur. Üstadım ise aynen yüz sene sonra 1338’de Ankara’ya gidip onlarla uyuşamayıp; onları reddederek –küserek– tekrar Van’a gidip bir dağda inziva ederken 1338 senesinin akabinde Şeyh Said hadisesinin vuku bulması münasebetiyle ehl-i siyasetin vehmine dokunmuş: Üstadımızdan korkarak Burdur ve Isparta vilayetlerinde dokuz sene ikamet ettirilmiş.

Dördüncüsü: Hz. Mevlana Hâlid, yaşı yirmiye gelmeden evvel, zamanın allâmesi hükmünde büyük ulemanın ileri gelenlerinin üstünde görünmüş, ders okutmuş. Daha on dört yaşında iken, icazet almaya yakın talebelere ders vermiştir.

İşte bu dört noktadaki tevafuklar, tam yüz sene ara ile Risale-i Nur’un dini takviye hususundaki tesirleri, Hz. Mevlana Hâlid’in Nakşî Tarikatı vasıtasıyla hizmeti gibi büyük görünüyor.”

Mevlana Hâlid Ziyaeddin’in halifelerinden İsmet Efendi, divanının “Hz. Muhammed Hâlid Ziyaeddin (k.s.)” başlıklı bölümünde şöyle diyor:

Sonunda geldi gerçi Şeyh Hâlid

Velî efdal mücâhid ol mücâhid

Kemâlât şol kadar vermişdi vâhid

Ne mümkün vasfede bu abd-i fâkıd

Bu zâta bende ol Hakka gidelim

Cemâl-i bâ kemâle şeyredelim

Bu zât bin iki yüz yılda müceddid

Olup kıldı tarikleri, bu kıldı tecdîd

Ki, hatta bazı zât keşf etti Hâlid;

Müceddid, gayri yok Mehdî müceddid

Bu Mehdî’ye uyup Hakka gidelim

Cemâl-i bâ kemâle seyredelim

Cihanı feyze gark etti kemâli

Ona ihlas eden buldu visâli

Onu inkâr eden buldu zevalî

Onu mir’at eden gördü cemâli

Bu zâtı gavs bilip Hakka gidelim

Cemâli bâ kemâle seyr edelim

Fesad vaktinde geldi oldu efdal

Vasat ümmetden onunla oldu ekmel

Hakâyik sülûk gösterdi ecmel

Pes oldu sâlikin sülûkü eshel

Bu gavse ver gönül Hakka gidelim

Cemâl-i bâ kemâle seyr edelim

Eğer ihlas ile rabt olsa tâlib

Gönül verse olur, bil, nefse gâlip

Dilin rabt et aziz Hakka gidelim

Cemâl-i bâ kemâle seyr edelim.

Çün oldur Kutb-ı İrşad, bahr-i rahmet

Hem oldur Gavs-ı Âzam sırr-ı izzet

Üveysîdir tarikat, onunla hâlet

Bulursun in’ikâsla Hakka vuslat

Azizsen bende ol, Hakka gidelim

Cemâl-i bâ kemâle seyr edelim

Edibdir Sünneti ihyâ, o, mansûr

Edip bid’atları bilcümle mahkûr

Şu denlü feyz-i nisbet oldu meşhur

Ederdi bir nazarla, sâlik-i Nur

Bu envârdan bulup Hakka gidelim

Cemâl-i bâ kemâle seyr edelim

Bu gavsdır zülcenâhanyn şöyle sayyad

Ona teslim olanlar oldu irşâd

Ki, bin yıldan beri hiç böyle üstad

Cihana gelmemiştir, dedi evtad

Hemen teslim olup Hakka gidelim

Cemâl-i bâ kemâle seyr edelim.

Zamanında demiştir ehl-i irfan

Bunun ilminde yoktur şimdi insan

Halife çok yere gönderdi ol ân

Cihanı nurla gark etmekte el’ân

Bu nurdan bul aziz Hakka gidelim

Cemâl-i bâ kemâle seyredelim.

Bu zâtlar her biri derya-yı envar

Gönül veren bulur bunlara esrâr

Sivallahı birlirler; cümle helik

Olurlar sırr-ı ‘semme vechullah’a mâlik

Bu zâtlarla aziz hakka gidelim

Cemal-i bâ kemâle seyredelim

Bu zâtlar her biri bir kenz-i Sübhan

Gönül tut, tâ olasın bahr-i umman.”

Bu manzume, Mevlânâ Hâlid Ziyâeddin Bağdadî Hazretlerinin halifelerinden Şeyh İsmet Efendinin Risaletü’l-Kudsiyye’sinden alınmıştır. İsmet Efendi, burada Mevlâna Hâlid Hazretlerinin bazı keşiflerinden bahsetmektedir. Mesela:

“Ki, hatta bazı zat keşf etti Hâlid:

Müceddid, gayri yok, Mehdî müceddid

Bu Mehdî’ye uyup hakka gidelim

Cemâl-i bâ kemâle seyredelim.

Cihanı feyze gark etti, kemâli

Ona ihlas eden buldu visâli.

Fesad vaktinde geldi ol efdâl

Vasat ümmetten onunla oldu ekmel

Şu denlü feyz-i nisbet oldu meşhur

Ederdi bir nazarla, sâlik-i nur

Bu envardan bulup Hakk’a gidelim

Cemâl-i bâ kemâle seyr edelim.

Ki, bin yıldan beri hiç böyle üstad

Cihana gelmemiştir, dedi, evtad

Halife çok yere gönderdi ol ân

Cihanı nura gark etmekte el’an

Bu nurdan bul aziz Hakk’a gidelim.

Cemal-i bâ kemâle seyredelim.”

Burada geçen “Mehdî, müceddid, ihlas, nur, sâlik-i nur, üstad” kelimeleri ve temsilcilerini çok yerlere göndermesinden hareketle, bu keşfin Üstad Bediüzzaman Hazretlerine ve ondan sonra gelen Zat’a ve talebelerine baktığına işaretler bulacağız.

Evliyanın kerameti haktır. Zaten Hz. Ali Efendimizin ve Abdülkadir Geylanî Hazretlerinin kasidelerinde Üstad Bediüzzaman Hazretlerine ve Risale-i Nurlara pek çok işaretler vardır. Sikke-i Tasdik-i Gaybirisalesinde bunları bulup mütalâa ve müzâkere etmek ve gerçekleri görmek her zaman mümkündür. Üstad’dan yüz sene önce gelen Mevlana Hâlid Hazretlerinin onu keşfetmesi ve halifesi Şeyh İsmet Efendiye bu keşfini söylemesi de gayet yerindedir ki o da bu manzumesinde bu müjdeyi Ümmet-i Muhammed’e (aleyhissalatü vesselam) böylece haber vermiş bulunmaktadır.