Doktora hocam, uluslararası yayınları ve ödülleri olan, ülkemizin yetiştirdiği önemli bilim adamlarından biriydi. Kendisini dine uzak bir insan olarak tanıdım. Ahiretin varlığına inanmıyordu. Evrim inancına sıkı sıkıya bağlıydı. İnsan beyninin fonksiyonları üzerine çalışıyordu. Beni de zaman zaman kendi görüşleri doğrultusunda ikna etmeye çalışırdı.

Bir keresinde ona, “Hocam, insan vücudundaki kusursuz işletilen sistemi, kendi vicdanınızda nasıl izah ediyorsunuz?” diye sordum. Şaşırtıcı bir cevap verdi: “Kâinat ve insandaki bu harika sistem, bir Tanrı olmadan asla olamaz. Bence bu madde âlemini yaratan ve bir düzen koyan bir yüce kuvvet var. Ancak insan bu düzen içinde evrimleşerek bu son halini almıştır (!). Tanrının bizden istediği herhangi bir şey de yoktur (!).”

Bilimle meşgul olan her insaflı insan, yaratılış kanunlarına dayalı, kusursuz işleyen bir sistemi mutlaka fark eder. Ancak bir Yaratıcı’ya inanmak, O’nu tanımak ve sevmek için sadece bilim yeterli olmaz. Peygamberlere ve vahye de ihtiyaç olduğu aşikârdır.

İnsan vücudunda cereyan eden fizikî ve kimyevî hadiseler çok karmaşık olmasına rağmen mükemmel işlemektedir. Mesela göz denilen bir çeşit fotoğraf makinasıyla nasıl görüyoruz? Gören göz mü, beyin mi, yoksa ruh mu? Bir Yaratıcı’nın varlığını kabul etmeden, nasıl gördüğümüzü hakiki mânâda izah etmenin mümkün olmadığını söyleyebiliriz.

Nasıl düşünüyoruz, bilgileri nasıl depoluyoruz, nasıl karar veriyoruz, doğruyu yanlışı nasıl ayırıyoruz? Nasıl yeni keşifler yapabiliyoruz? Bunlar her şeyi bilen ve gören, her şeye gücü yeten bir Yaratıcı’yı kabul etmeden olur mu? Aslında bu işleri izah etmek için ileri sürülen mekanizmalar, O’nun kutsi icraat ve fiillerinin, sebepler âlemindeki yansımaları ve cilveleri değil de nedir? Bizler imtihan gereği olarak O’nun Kudret Elini, maddî gözlerimizle göremiyoruz. Mesela DNA’ya yüklenen vazifeler veya bu perde üzerinden gerçekleşen işleri takip edersek, O’nun varlığı ve birliğini açıkça görebiliriz; maddî gözümüzle görmesek de selim bir akılla, temiz bir kalble ve bozulmamış bir vicdanla, yakînen idrak edip hissedip tasdik edebiliriz.

Sadece karaciğerde cereyan eden kimyevî hadiseleri incelediğimizde, Allah’ın (celle celâluhu) varlığı ve birliğini açıkça hissedebiliriz. Karaciğerde vitaminlerin depolanması, protein ve yağ sentezi, vücut için zararlı maddelerin safraya atılması gibi işlemler, muhit bir ilme ve sonsuz bir kudrete işaret eder. Karaciğerin üçte ikisini ameliyatla almak zorunda kaldığımızda kalan kısmı tekrar büyüyerek eski hâline ulaşıp çok sayıdaki mühim vazifesini eda etmeye devam eder. Orijinal büyüklüğüne ulaşınca büyümesi durur. Sirozlu olup karaciğeri tamamen iflas etmiş hastaya bir yakınının karaciğerinin bir kısmı nakledildiğinde, verici ve alıcının karaciğerleri büyüyüp orijinal büyüklüğüne ulaşır.

Böbrekler sadece kanı temizlemekle kalmayıp aynı zamanda asit baz dengesini ayarlamakta görevlidir. Kandaki asit veya baz miktarı fazlaysa, bu fazlalık tespit edilip idrarla dışarı atılır. Böbrekler ayrıca tansiyonun ayarlanmasında görevlidir. Tansiyon yükselince idrar miktarı artırılıp tansiyon normale getirilir. Bütün bu hassas işlemler, haberimiz olmadan yaratılır.

Ben bir Fizyoloji hocasıyım. Fizyoloji kitaplarındaki bilgiler sürekli yenileniyor. İnsan vücudu hakkında her yıl binlerce yeni araştırma yapılıyor. Kitaplar gittikçe kalınlaşıyor. Öğrencilerimizin işleri gittikçe zorlaşıyor.

Mesela, pıhtılaşma mekanizmasını düşünelim. Niçin kan normalde pıhtılaşmazken kanama esnasında hemen pıhtılaşır? Kanın pıhtılaşmasını engelleyen ve kanama esnasında pıhtılaşmaya sebep olan hususi maddeler vardır. Her zaman “Sübhanallah!”, “Allahu Ekber!” demekten kendimi alamıyorum.

Saçlarınızı kesiyorsunuz, yeniden uzuyor ve uzamaya devam ediyor, ama kaş ve kirpikleriniz yanlışlıkla kesilirse, orijinal uzunluğuna kadar uzayıp orada kalıyor. Kol veya bacaklardaki sinir telleri kesildiğinde, uç uca denk getirirseniz, her tel kendine ait tel ile buluşturuluyor. Bu sinir tellerinin bazıları duyu telleridir ki dokunmaya ait sinyalleri beyne iletiyor. Bazıları ise motor tellerdir ki beyinden kaslara kasılma emirlerini naklediyor. Kesilmeden sonra o mikron seviyesindeki ince teller nasıl birbirini buluyor? Her şey O’nun sonsuz kudretiyle icat ediliyor.

Sadece insanın iki ayağı üzerinde nasıl yürüdüğünü, nasıl koştuğunu ve bunun için her yapı ve mekanizmanın uygun bir şekilde sisteme nasıl yerleştirildiğini düşünürsek, bütün bunları ilmi, kudreti, iradesi ve hikmeti sonsuz ve kusursuz bir Yaratıcı’yı kabul etmeden, hakiki mânâda izah edemeyeceğimizi anlarız. Bu yaratılış mucizelerini görüp de nasıl O’nun varlığını ve birliğini inkâr edebilir veya görmezden gelebiliriz? Önümüzdeki tabaktan kaşıkla yemeği ağzımıza götürürken çok sayıda aktin-miyozin birleşme ve ayrılması gerçekleştiğinden habersiziz. Belki yaşlanınca, çorbayı üzerimize döktüğün zaman, bizden habersiz tahakkuk eden bu tür hassas mekanizmaların varlığını hissediyoruz.

Konuşurken, ezan veya Kuran-ı Kerim okurken, bülbül gibi hitap ederken, hangi kasların kasıldığını, akciğerlerin, nefes yollarının, burun ve ağız boşluğunun, kafa kemikleri içinde bulunan ve adına sinüs denilen boşluğun nasıl çalıştırıldığını biliyor muyuz?

Yediğimiz yemek, içtiğimiz su, yutaktan yemek borusuna giderken; nefes alırken aynı yutaktan hava, mideye değil de niçin akciğere gider? Yolunu niçin hiç şaşırmaz? Kusmanın bile çok önemli bir nimet olduğunu fark ettik mi? Nefes yollarındaki tüycüklerle akciğerlerimizin sürekli temizlendiğinin farkında mıyız?

Kâinat kitabını okuyarak, iman ve tasdikle, ibadet ve salih amellerle marifetullaha varılabilir. Ancak bazı insanlar, O’nun tabiatta ve insan bedeninde cereyan eden mucizevi fiillerini gözleriyle gördükleri halde, “Göremiyoruz” derler. İsyan, inat, enaniyet ve nefsanîlik sebebiyle, enfüs ve afaktaki sayısız âyetlere gözlerini kapatarak yaşamak istiyorlar. Hakikati duyduklarında, kulaklarını tıkıyorlar.