İmmünoterapi, kanser tedavisinde son on yıldır yaygınlaşan bir tedavi metodudur. Bu tedavide, hastanın kendi antikorları güçlendirilerek kanserli hücrelerin etkisiz hale getirilmesi hedeflenir. Buradaki temel mantık, vücudu tanımayan yabancı unsurlar yerine, vücudun kendi içinde yetişmiş, ortamı ve şartları bilen “askerlerle” savunma yapmaktır. Son yıllardaki beslenmeden giyinmeye kadar her şeyin fıtrî olanına dönüş akımı gibi, kanser tedavisinde de fıtrî unsurlara dönüş görülmektedir. Hastalık çıkıncaya kadar uyumuş ve kanserli hücreleri gözden kaçırmış, bu yüzden muhtemel bir ölüme doğru yol almaya başlamış vücudun, kendi antikorlarını harekete geçirerek, onları yeniden silahlandırması ve kanser hücrelerine saldırtması maksadıyla yapılan çalışmalar gittikçe yaygınlaşmaktadır.

Ülkemizde ve dünyada, kanser tedavisinde farklı tedaviler uygulanmaktadır. Bunların en yaygın olanları radyoterapi ve kemoterapi, yani x-ışınlarıyla veya hücre yıkıcı kimyevî ilaçlarla kanser hücrelerini öldürmedir. Son on yıldır, bunlara ek olarak, immünoterapi metodu uygulanmaya başlanmıştır.

Radyoterapi ve kemoterapi tedavilerinde, kanser hücreleri öldürülmekle beraber, kaçınılmaz olan en önemli problem, her iki tedavide de normal dokulara verilen zarardır. Her ne kadar ışınları kanser tümörüne odaklayan radyoterapiler ve sadece kanserli dokuya gitmesi için işaretlenmiş kemoterapi ilaçları geliştirilmiş olsa da normal dokulara verilen hasarın henüz önüne geçilememiştir. Kanser tedavileri esnasında saçların dökülmesi ve diğer farklı hasarlara sebep olan problemlerin ortaya çıkması bunlara örnek olarak verilebilir. Ayrıca ilaç firmalarının çok büyük bütçelerle geliştirmeye çalıştığı bu ilaçların fiyatının aşırı derecede pahalı olması, sigortaları ve sağlık bütçelerini çok zorlamaktadır. Bazı vakalarda sadece kullanmış olmak için veya bir prosedürü yerine getirmek için, hastanın ölüme gittiği bilinse bile bu ilaçlar kullanılmakta, bazılarında yan tesirler önlenemez derecede aşırı olmaktadır.

Kanser tedavisinde hastanın kendi silahları ile mücadele hem daha ucuz, hem de dışarıdan hiçbir şey vermeden bu antikorları harekete geçirme ve tedavide başarılı olma şansının çok daha yüksek olması, bu metodun giderek artan şekilde yaygınlaşmasını sağlamıştır. Dünyadaki kanser araştırma merkezleri, bu konuda yıllardır yaptıkları araştırmaların semerelerini almaya ve bunları başarıyla kliniğe yansıtmaya başlamıştır.

Yıllar Önce Verilen Müjde

Kur’an-ı Kerim’in her çağda yeniden tefsir edilmesi hakkında bilim insanlarını teşvik eden muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dikkat çekici tespitleri mevcuttur. Birkaç ay önce neşredilen, bitkilerin ömürleri ile ilgili bir makalede zikredildiği gibi, yaprak dökmeyen bitkilerin genlerinden istifade edilerek saç dökülmesinin önlenebileceği, uzun yaşayan ağaçların genlerinden istifade ederek insan ömrünün uzatılabileceği gibi hususlar sadece birkaç örnektir.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Kur’ân ile konuşur gibi, her âyetin derinliğine nüfuz eden bir bakışla, ilim adamlarını araştırma yapmaya teşvik için verdiği örnekler çok sayıdadır. Kırk sene önce, immünoterapi meselesi daha dünyada bilinmezken, bu tedavi metodundan bahsetmiş olması, ufkunun genişliği ve Allah’ın kâinattaki âyetlerinin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda bir fikir vermektedir. Evrim teorisinin çelişkileriyle ilgili verdiği bir konferans, daha sonra kitap haline getirilmiştir. Darwinizm ideolojisinin yaptığı tahribatı anlatırken kullandığı üsluba sadık kalarak neşredilen Yaratılış Gerçeği ve Evrimkitabında, bu husustan şu şekilde bahsedilmektedir:

Seyahatimizi, hastalık, sağlık, ilaç, tedavi ve vücudumuzun muafiyet sistemi ve mikroplar dünyasında da sürdürebiliriz. Aslında bizim “mikrop” deyip antibiyotik ve benzeri ilaçlarla mücadele ettiğimiz o küçük varlıklar bile, insan ve diğer canlıların yararına ve bir muvazene için yaratılmışlardır. Evet, gözümüzle göremeyeceğimiz kadar küçük bu mikroskobik canlılar, insanoğlunun hizmetinde koşturulmaktadır. Ne var ki, yerinde çok faydalı olan bu mini yaratıklar, bizim hazırladığımız kötü vasatlar itibarıyla zararlı da olabilmektedirler.

Vücudumuzun en kompleks ve sırlı bir mekanizması olarak kabul edilen “muafiyet sistemi”nin hastalıklara karşı nasıl uyanık davrandığını, nasıl bir erkân-ı harp gibi zamanında ve yerinde harekete geçtiğini, çeşit çeşit mikroplarla ve bilhassa kanser hücreleriyle nasıl savaştığını; hele bu sistemin, gelecekte bilinmeyen yanları da ortaya çıkarılacak olursa, şimdilerde çaresiz gibi görünen pek çok hastalığın –Allah’ın izniyle– bir gün mutlaka iyi edileceğini düşünüyor ve ümitlerimizin heyecan hâline gelip köpürdüğünü hissediyoruz. Evet, vücudumuz, kanser hücrelerine karşı bir dereceye kadar başarılı bir mücadele vermesine rağmen, umumiyetle mevcut müdafaa mekanizması tek başına kifayet etmemekte, [alkol, uyuşturucu, çevre kirleticileri, böcek ilaçları gibi sebeplerle immün sistemi zayıflamakta]dolayısıyla da son derece riskli olan kanser tedavi yolları denenmektedir. Ümit ediyoruz ki, ileride bir kısım antikorların üretilmesiyle kanser tedavisinde de daha başarılı olunacak; radyoaktif madde ve izotoplar kullanılmadığı için hastalar daha az zarar görecek ve bir gün gelecek, insanlığın bu korkulu rüyası olan kanser dahi aşılabilecektir.

Bütün bu apaçık gerçeklere rağmen, mesleklerinin temelinde gürültü ve diyalektik, sistemlerinin esasında Allah’ı inkâr davası mühim bir yer işgal eden materyalist düşünce, maddenin dışında hiçbir şeye hayat hakkı tanımama peşin hükümlülüğü içinde ve tamamen dogmatist bir mahiyet arz etmektedir. Yüce Yaratıcı’nın varlığını “ceffelkalem” inkâr edip geçtiğinden, bir baştan bir başa bütün kâinattaki âhenk ve nizamı, iç içe tabiat tablolarındaki güzellik ve ihtişamı, ruh ve hayat gibi oldukça karmaşık ve mutlaka izah bekleyen meseleleri alabildiğine müphem, silik, kaypak ve karanlık mânâlar ifade eden (kuvvet, madde, tabiat) gibi kelimelerle izah etmeye çalışmış; kuvvet ve maddenin tecellisindeki hikmet ve maslahatları sürekli görmezlikten gelmiştir. Bu itibarla da her biri başlı başına bir harika olan bütün yeryüzü sergilerindeki sanat eserlerini, bütün semalardaki nizam ve güzellikleri, yaptığı şeylerin hepsini birden gören, bilen ve ona göre idare eden bir Zât’a vereceğine, cansız, şuursuz maddeye atfetmek suretiyle, meslekleri aleyhine gariplerden garip en akılsızca hurafeleri irtikap etmiştir.[1]

Bu ifadelerden tam otuz yıl sonra, Amerika’da bu alanda çalışmalara başlanmıştır. Hocaefendi’nin tabiata bakışı, ondaki gizli sırları okuma adına Kur’an’dan çıkardığı düsturları ortaya koyuşundaki derinlik, ilim adamlarını araştırmaya teşvik konusunda çarpıcı bir örnektir. Bu bakış açısından hareketle, Kur’ân-ı Kerim âyetlerine ve hadîs-i şeriflere son derece vâkıf olan ve onlardan çıkarılması gereken mânâları pozitif ilimlere yol gösterecek şekilde yorumlayan muhterem Hocaefendi’nin eserlerinde bahsi geçen, sosyal ve psikolojik meselelerin günümüzdeki uygulama alanlarıyla ilgili de onlarca örnek verilebilir.

Hocaefendi’nin Kur’ân, insan ve kâinat hakkındaki yorumları çok dikkat çekicidir. Uzman birçok ilim adamı, kendi sahasında derin bilgiler edinirken, maalesef vahyin aydınlığında gerçekleşen bir yorum bütünlüğünden mahrum oldukları için, bu senteze ulaşmakta güçlük çekmektedir. Hocaefendi bu hususu da şöyle dile getirmektedir:

Şu bir gerçek ki, Cenâb-ı Allah’ın çekirdekler halinde sarıp sarmalayıp kâinata ektiği ilmî hakikatler anlaşıldıkça ve bu sahada zirvelere doğru tepeler aşılıp yollar geçildikçe Kur’ân daha da bir gençleşecek… ve her gün daha fazla su, ısı ve ışık alan bir çiçek gibi tazelenip açılacak ve ışığını zihne, kalbe daha bir nüfûz edicilik ve parlaklıkla neşredecektir. Ve kim bilir sinesinde taşıdığı daha ne hakikatleri ve bilinmezleri insanlara sunacak ve bu mevzuda daha ne âyetler sergilenecek…! “Onlara âyetlerimizi dış âlemlerde ve kendi içlerinde göstereceğiz ki, O (Kur’ân)ın hak olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabb’inin her şeye şahit olması yetmez mi?” (Fussilet41/53). Evet, âyette “Senürî” kullanılmakla, Sahabe’ye: “Pek çok âyetlerimizi siz henüz bilmiyorsunuz, onları ileride göstereceğiz”, “Hüm” kullanılmakla: “Size değil, onlara, başkalarına, sonra geleceklere göstereceğiz” ve “Yetebeyyene” kullanılmakla da “belki hemen değil, peş peşe gelen ve birbirini tamamlayan araştırmalar ve telâhük-ü efkâr neticesinde Kur’ân’ın hak olduğu ortaya çıkacak” denmektedir.[2]

Hocaefendi,  “Allah, derdi de çareyi de verdiği gibi, her dert için bir ilaç yaratmıştır. Bu sebeple tedaviye devam ediniz”[3]hadîs-i şerifinin ışığında, tıp ve biyoloji araştırmacılarını çalışmaya davet edip dinî ilimlerde tahsil yapanlarla birlikte ekipler oluşturup fikir ve çözüm üretmeleri için teşvik etmektedir.

Dipnotlar

[1]Gülen, M. Fethullah, Yaratılış Gerçeği ve Evrim, İstanbul: Nil Yayınları, 2011, ss. 87–88.

[2]Gülen, M. Fethullah, “Kur’an-ı Kerim ve İlmi Hakikatler-1”, Yeni Ümit, Nisan-Mayıs-Haziran 1992, cilt 2, sayı 16.

[3]Ebȗ Davud, Tıb 11.