Asıl adı Ebû’l-Muzaffer, Melikkü’n-Nâsır Sultan Yusuf Selahâddin ibn Eyyûb’dur. 12. asırda Irak bölgesine gelen Sultan Selahâddin’in babası Necmeddin Eyyûb, Zengîlerin hizmetine girerek Musul’a vali olurken, Selahâddin’in amcası Şîrkûh da Zengîlerin ordu komutanı olur. Eyyûbî ailesinin şöhretinin yükselmeye devam ettiği tarihlerde dünyaya gelen Selahâddin (1138), gençlik yıllarının başında Nureddin Zengî’nin hizmetine girer.

Haçlıların Mısır’a saldırması üzerine Fatımîler, Nureddin Zengî’den yardım istediğinde Selahâddin Eyyûbî, Kahire savunmasında dikkatleri üzerine çeker. Fatımî vezirinin ölümü üzerine amcası Şirkuh adına Mısır’a vezir olan ordu komutanı Selahâddin, amcasının ölümüyle fiilen vezirlik makamına getirilir (1169).

Kısa bir süre sonra Fatımî halifesinin de ölümü üzerine Mısır idaresine tamamen hâkim olur (1171). Bu arada Suriye bölgesinde hâkimiyetini sürdüren Nureddin Zengî’ye bağlılığını devam ettirir. Bizanslılarla iyi münasebetler kuran ve Kuzey Afrika’ya seferler düzenleyen Sultan Selahâddin, Mısır civarında emniyeti sağlarken gelecekte yapacağı seferler için malî kaynaklar temin eder. 1174’te Nureddin Zengi’nin vefatıyla Sultan Selahâddin, Eyyûbî Devleti’ni kurarak tam bağımsız hâle gelir.

Selahâddin Eyyûbî bağımsız bir devlet kurduktan sonra on yıllık mücadele ile Mısır, Suriye ve Filistin’de birliği ve asayişi kurmayı başarır. Kendisini iki defa öldürmeye kalkışan Bâtınîleri Suriye’de etkisiz hale getirir. Yemen’den Malatya ve Malazgirt’e kadar uzanan geniş bir coğrafyaya hâkim olan Sultan Selahâddin, Selçuklularla iyi münasebetler içerisine girerken Abbasî halifesine karşı bağlılığa gölge düşürmez.

Haçlılarla Mücadelesi

Mısır, Suriye ve Irak’ın kuzey taraflarında birliği sağlayan Sultan Selahâddin, bundan sonra bütün gayretlerini Haçlılara karşı mücadele üzerinde yoğunlaştırır. Önce Mercu’l-Uyûn’a hareket eden Sultan, orada Haçlıların işgal ettiği Beytü’l-Ahzân Kalesi’ni fethederek buradaki esirleri kurtarır.

Haçlıların isteği üzerine yapılan sulha rağmen onların İslâm topraklarına yeniden saldırdığını gören ve bölgeye yeni bir Haçlı kuvveti gelmekte olduğunu haber alan Sultan Selahâddin, bunların karşısına çıkar. Hıttin Tepesi’ne çekilerek burada savunmaya geçen Kral Guy ve Raymond emrindeki şövalyelerle yapılan savaşta Haçlılar büyük zayiat verir (4 Temmuz 1187).

Bu zaferden sonra Lübnan bölgesinde, başta Beyrut olmak üzere pek çok şehri peş peşe Haçlılardan geri alan Sultan Selahâddin, Kudüs’ü kuşatır. Hıttin Savaşı’nda kuvvetlerinin büyük bir kısmı imha olan Haçlılar aman dilerler. Kudüs’e kan akıtmadan affedici bir hükümdar olarak giren sultan, Haçlıları fidye karşılığında serbest bırakır (2 Ekim 1187).

Üçüncü Haçlı Seferi ve Selahâddin Eyyûbî

Kudüs’ün fethinden sonra Avrupa Hristiyan dünyası harekete geçer. Alman, Fransız ve İngiliz şövalyelerinden meydana gelen bir orduyla hareket eden Avrupalılar, üçüncü Haçlı Seferine çıkarlar. Haçlılar iki yıl Akka’yı kuşatma altında tutmalarına rağmen bir başarı elde edemezler. İki ordunun kıyasıya çarpıştığı bu harp sonunda Selahâddin Eyyûbî, karşı taraftan gelen sulh teklifini kabul eder.

Buna göre esirlerin bir kısmının iadesi ve iki yüz bin dinar fidye karşılığında Müslümanlar şehri boşaltacaklardır. Ancak bu anlaşma şartlarına ihanet eden İngiltere Kralı Richard, şehir dışında yakaladığı Müslümanlardan üç bin kadarını kılıçtan geçirir. Bunun üzerine Sultan Selahâddin, Haçlılarla yeniden çarpışmaya karar verir. Kalabalık düşman kuvvetleri karşısında pek çok şehit verilmesine rağmen Müslümanlar, Kudüs’ü tekrar Haçlılara teslim etmemek için gayret gösterirler.

Bu arada çok sayıda şövalyenin öldüğünü ve askerlerinin iyice yıprandığını gören Richard, yeniden sulh teklifinde bulunur. Bu anlaşmaya göre Sur ile Yafa arasındaki sahil boyu Haçlılara verilecektir. Üçüncü Haçlı Seferinde de etrafı yakıp yıkan Haçlılara karşı direnen Selahâddin, bu defa Haçlıların Kudüs’e girmelerine imkân vermez. Mücadelesini devam ettirdiği sırada hastalandığı için istirahate çekilir. 22 Şubat 1193’te, elli beş yaşında vefat eder.

Vefatından önce, bir parça bezden ibaret olan kefenini bir kargının ucuna taktırarak günlerce sokaklarda dolaştırır ve “Ey insanlar! Geniş ve zengin ülkelere sahip Selahâddin, mezara ancak bu kefeni götürecektir”1dedirtir.

Örnek bir şahsiyet olarak Mısır’da idareye hâkim olduğu andan itibaren düşüncelerini, hazırlıklarını ve maddî imkânlarını Haçlıların işgal ettiği toprakları kurtarma ve Kudüs’ü geri alma üzerinde yoğunlaştıran Sultan Selahâddin, sulh ve sefer anında askerlerinin yanından bir an ayrılmamış, bazen bir-iki gün yemek yemeği dahi unutur hâle gelmişti. Biricik oğlunu kaybetmiş bir annenin her yerde oğlundan bahsetmesi gibi, yanına her gelene hemen Kudüs’ü kurtarma konusunu açan sultanın yüzünde tebessüm dahi görülmüyordu.

Bir cuma günü minberde, insanların karşısına mütebessim bir çehreyle çıkmanın faziletini anlatan hatibin sözlerinden kendisine nasihatte bulunduğunu anlayan Sultan Selahâddin, “Hocam, Kudüs işgal altında iken ben nasıl gülümseyebilirim”2diyordu.

Selahâddin Eyyûbî Hazretleri, Hakk’ı kuvvette gören, cismanî yaşayışı gaye bilen, zulüm ve gadirden lezzet alanlara karşı Hakk’ın ihyası, düşünce hürriyetinin ikamesi, mazlum ve mağdur ahlarının dindirilmesi, zayıf ve güçsüzlere sığınak ve dayanak olunması yolunda mücadele etmiş nadide şahsiyetlerdendir.

Örnek Şahsiyeti

Selahâddin Eyyûbî, şahsî faziletleri, siyasi ve askerî meziyetlerinin yanında akla durgunluk verecek vasıfları kendisinde toplayanörnek bir insandır. Şüphesiz onu devleştiren hususların başında onun ciddi bir muhasebe şuuruna sahip olması gelir.

Sultan Selahâddin’in harp ve siyaset tarihine baktığımızda, erkân-ı harpleri hayrette bırakacak bir üstünlük göze çarpar. Kudüs kralı ile karşılaşmasında iki ordu arasındaki muvazenesizliği gören Selahâddin’in askerleri geri dönmek isterler. İçlerinden yalnızca Selahâddin, “Mademki ölümden korkuyoruz, niçin evlerimizde oturup çoluk çocuğumuzla zevk ve safa içinde yaşamıyoruz? Sultandan ulufe aldık, askerliğe girdik. Bizim vazifemiz düşmanın azlığını ve çokluğunu mukayese etmek değil, onun karşısına çıkmaktır”3diyerek ileri atılmıştır. Selahâddin’in bu davranışı askerin ruh haletini değiştirmiş ve önceki düşüncelerinden ötürü onları mahcubiyet içinde bırakmıştır. Kendilerinden beş kat fazla olan düşmanı bozguna uğratan askerlerin yeni zaferler için inançları pekiştirmiştir.

Haçlı mukavemetini kıran ilk kumandan olarak bilinen Selahâddin Eyyûbî, dünya tarihinde ciddideğişikliklerin meydana gelmesine de sebep olmuştur. Böyle büyük bir işi gerçekleştirirken bile adalet ve merhametten hiç ayrılmamıştır. Bunun içindir ki ismi, dünyanın her tarafında hâlâ hürmet ve hayranlıkla anılmaktadır. Kudüs’ü fethettiği zaman Frenklere karşı davranışı, Avrupalı tarihçiler tarafından bile takdir edilmiştir.

Başarı zincirleri uzayınca Sultan Selahâddin, kendini (hiç istemediği halde) devletin başında bulmuştur (1165). Bu durumda, daha önce de tam anlamıyla yaptığı gibi, her türlü beşerî arzudan yüz çevirerek kendini milletine adamış ve bu uğurda yapılması gereken her şeyi yapmıştır.

Selahâddin hayatında prensip olarak benimsediği sade yaşamayı sonuna kadar devam ettirmiş ve her şeyin sahibi olan Zat’a, vaktinin çoğunu ayırarak, en büyük erkân-ı harp olmayı en büyük sofilikle cemetmiştir.

Selahâddin Eyyûbî’yi başarıya ulaştıran, hatta düşmanlarına dâhi sevdiren hasletlerinin başında müsamahakârlığı, cömertliği, merhameti ve insanî duyguları gelmektedir. Cömertliği ve anlayışlı olması sayesinde etrafındakileri kendine bağlamış, insanî duyguları, haksız yere kan dökmesine ve zulümde bulunmasına mâni olmuştur. Mesela o zamana kadar bir zulüm mekânı olarak kullanılan hapishaneleri ıslah edip ilim yuvası hâline getirerek ülkeleri fethetmenin zulüm ve düşmanlıkla değil ilim ve irfanla olacağını göstermiştir.

Gittiği her yere adaleti götüren Selahâddin Eyyûbî, adil idaresine boyun eğenleri her zaman memnun etmiştir. Mesela kendisinden şikâyet eden bir kişi ile beraber hâkimin karşısına çıkacak kadar adaletperver olduğunu göstermiş ve dostu-düşmanı hayran bırakmıştır. Bundan ötürü Hristiyanlar ve Musevîler onun idaresini, dindaşları Frenklerin idaresine tercih etmişlerdir. Kendisi ile harp halinde olan gayrimüslimler, onun ahdine vefası, misafirperverliği, kadınlara ve çocuklara karşı merhameti karşısında takdirlerini gizleyememişlerdir.

İlim ve kültür hayatı bakımından da fevkalade bir istidada sahip olan Selahâddin Eyyûbî, mütevazı, dürüst ve mücadeleci şahsiyetini ilim ve irfanla mezcetmesini bilmiş nadir şahsiyetlerdendir. Döneminde edebiyat, dil, sosyoloji, fen ilimleri ve dini ilimler sahalarında büyük şahsiyetler yetişmiştir.4Sultan Selahâddin, âlimlerle sohbet etmeye çok önem veriyor, ilmi müzakerelerden büyük bir lezzet alıyordu.

Bu devirdeki ilmî faaliyetlere göz attığımızda, tarih ilminin oldukça inkişaf etmiş olduğunu görürüz. Bu yüzden o zamana ait çok zengin bir bilgi hazinesine sahibiz. O devirde, siyasi ve askerî hadiselerden başka idareden, malî teşkilattan, kültür hayatından, siyaset ve harp sanatlarından bahseden eserler de yazılmıştır.

Her türlü bencillikten ve gururdan uzak oluşu, yakınlarına ve tebaasına karşı çok anlayışlı, müsamahakâr ve cömert davranışı sayesinde etrafındakilerden ve halktan daima sevgi ve hürmet görüyordu. Fatımî sultanlarının yüz otuz senede biriktirdiği hazineler eline geçince, kendine bir kuruş dahi almayarak asker ve halka dağıtmış ve herkesin gönlünü fethetmişti.

Bu mevzuda bir diğer hadise de Şam’ın fethi esnasında olmuştur. Selahâddin, Şam’ı aldıktan sonra iç kalede buldukları hazinelerin hepsini kendi maiyetinde olanlara mükâfat olarak dağıtmış ve kendisine bir dirhem dahi almamıştır. İmâdüddin el-İsfahânîonun cömertliği hakkında şöyle der: “Bindiği atı ya birine hibe edilmiş veya hibe edilmek için vaat edilmiş olurdu. Harbe gittiği zaman kendi atını askere vererek başkalarından at isterdi. Herkes onun atına biner, iyiliğini beklerdi.”5

Vefat ettiği zaman geride bıraktığı mal varlığı sadece 1 Mısır dinarı, 37 Nasirî dirhemiydi. Orduları dize getirip ülkeler fetheden Selahâddin Eyyûbî, vefat ettiği zaman geride bir ev bile bırakmayacak kadar halkının içinde ve Hak hoşnutluğunun peşinde bulunuyordu.

Abdullatif el-Bağdadî’nin Kudüs’te onu ziyareti münasebetiyle kaydettiği şu satırlar dikkat çekicidir:

“Huzuruna vardığımızda gözleri heybet, kalpleri muhabbetle dolduran bir hükümdar gördüm. Arkadaşları ona benzemeye çalışıyor, birbirleriyle iyilikte yarışıyorlardı. Yanına vardığım gece, meclisini âlimlerle dolu buldum. Bu âlimler çeşitli ilim dallarında konuşuyorlardı. Ondan başka bir hükümdarın ölümüne insanların bu kadar çok üzüldüğünü görmedim.”6

Dipnotlar

  1. İbni Esîr, El-Kâmil fi’t-Târîh, 12/87.
  2. a.y.
  3. a.g.e., 11/432.
  4. Selahâddin Eyyûbî döneminde İslam dünyasına asırlarca ışık tutan nice âlimler yetişmiştir.

Kur’ân ilimleri: Şâtıbî, Şerîşî, Sehâvî, Safravî.

Hadîs: Silefî, İbn Asâkir, Cemmâîlî, Cezerî, İbnü’l-Müfaddal.

Fıkıh: Kemâleddîn eş-Şehrezûrî, Kutbuddîn en-Nîşâbûrî, İbn Ebî Asrûn, Necmüddîn el-Hubûşânî, Şihâbüddîn et-Tûsî, Muhyiddîn el-Kuraşî, Bahâüddîn İbn Şeddâd, İbnü’s-Sâbûnî, Alâüddîn el-Kâsânî, Zahîr en-Numânî, İbni Avf, İbni Şâs, Ebû Ömer İbni Kudâme, İmâdüddîn el-Makdisî, İbni’n-Nüceyye.

Tasavvuf: Ebû Hafs el-Erdebîlî, İmâdeddîn Ebü’l-Feth, Hayât el-Harrânî.

Dil ve Edebiyat: İbn Berrî, Ebü’l-Yümn el-Kindî, el-Mes‘ûdî, İbn Ya‘îş, İbn Münkız, İmâdüddîn el-İsfahânî, Kâdiyü’l-Fâzıl.

Felsefe: Şihâbüddîn es-Sühreverdî, İbn Meymûn, Seyfeddîn el-Âmidî, Abdüllatîf el-Bağdâdî.

Tıp, Eczâcılık ve Botanik: Fahruddîn el-Mardînî, İbn Matrân, Mühezzibüddîn ed-Dahvâr, İbnü’l-Baytâr, İbnü’s-Sâ‘âtî.

  1. İsfahânî, El-Fethü’l-Kussi fi’l-Fethi’l-Kudsi, s. 355.
  2. Abdüllatîf el-Bağdâdî, El-İfâde ve’l-İ‘tibâr, s. 141.