Damar deyince aklımıza kan damarı, kan deyince de kırmızı kan gelir. Hâlbuki en az kan damarları kadar önemli vazifeleri olan başka bir damar sistemi ve onun taşıdığı beyaz kan vardır. “Lenfatik sistem” denilen bu sisteminin hayret verici görevleri mevcuttur.

Lenfatik sistemin vazifelerini şu başlıklar altında ele alabiliriz:

Kandan Doku Aralıklarına Geçen Sıvıların Geri Alınması ve Ödemin Önlenmesi

Kılcal damarlarda, kan ile doku arasında alışveriş olur. Kılcal damarlarımızı bahçemizi sulayan hortumlar gibi düşünelim. Bilindiği gibi, bahçeye su verilmezse, bitkiler ölür. Aynen bunun gibi, kalp motoru veya pompası, hayat suyu olan kanı sürekli olarak organlara, dokulara ve dolayısıyla hücrelere gönderdiği için hücreler canlı kalabilir. Ancak bizim bahçelerimizde kullandığımız hortum, bahçedeki kirli şeyleri ve atıkları toplamada kullanılmaz, yani sadece verir, geri almaz.

Hâlbuki kılcal damarların dokuya ulaşmadan önceki kısmında şeker, yağ gibi gıdalar çokken dokuyu terk eden kısmında bunların miktarı azalır. Oksijen azalır, karbondioksit artar. Hücrelerin çöpleri olan üre, ürik asit, kreatinin gibi atıklar temiz kanda çok az miktarda bulunurken kirli kanda bunların miktarı çoğalır. Demek ki kılcal damarlarımız sadece beslemez aynı zamanda temizler ve çöpleri toplar. Bu durum, Rabbimizin Kuddûs İsminin bir tezahürüdür.

Kılcal damarlarda dokuya geçen sıvı miktarı ile geri alınan miktar aşağı yukarı eşittir. Bu durum, eşitliği ilk defa tarif eden bilim adamının adı ile (Starling Eşitliği) anılmaktadır. Ancak ince bir hesap yapıldığında, tam bir eşitliğin olmadığı görülür. Kılcal damarların verdiği sıvı, aldığı sıvıdan çok az fazladır. Yani her saniye damarlarımızdaki kan azalmakta, hücrelerin arasındaki doku sıvısı artmaktadır. Kan miktarındaki azalma dakikada yaklaşık 2 ml’dir. Ancak bu miktar günlük olarak hesaplanırsa 2–3 litre eder. Lenf damarları bu fazla sıvıyı doku aralıklarından adeta bir vakum gibi emerek tekrar kan damarlarına boşaltır. Vücudun bütün lenf damarları, kalp hizasında, kan damarlarına boşalırlar. Sonuçta beyaz kan, kırmızı kana karışmış olur. Eğer lenf damarları olmasaydı, kanın günde 2–3 litre azalması ile hayat bir günden daha kısa olurdu. Lenf damarları doğuştan olmayan, kanser ameliyatlarında lenf damarları çıkarılan veya lenf damarları tıkanan kişilerde, ilgili organlarda ödem meydana gelmektedir. Normalde dokulara kaçan proteinleri ve sıvıları kana geri kazandıran bu sisteme çok hayati görevler verilmiştir.

Mikroplardan ve Kanserden Vücudun Korunması

Bildiğimiz gibi vücudumuzun etrafı deri ile kaplıdır. Vücudumuzun içi de mukoza denilen iç deri ile kaplıdır. Derinin yapısı, mikropların içeriye girmesini engelleyecek şekilde yaratılmıştır. Mikroplar sağlam deriden içeriye giremez, ancak derinin bütünlüğü bozulmuşsa, doku aralıklarına, hücrelerin arasında bulunan doku sıvısına kolaylıkla geçebilirler. Mesela derideki bir çatlaktan, kaşıyarak oluşturduğumuz bir kanama noktasından, diş çekimi esnasında, enjektör ile veya ameliyat kesiği ile mikroplar içeriye girebilir.

Lenf damarları doku sıvısını emerek içine alırken bu mikropları da alır. Lenf damarları, içindeki muhtemel mikropları temizlemek için lenf düğümlerine uğrar. Lenf düğümleri kasıkta, karın içinde, bağırsakların etrafında, dil arkasında, genizde, koltuk ve çene altında, kulak arkasında, ensede ve diğer bazı yerlerde bulunur. Lenf düğümlerinde, lenf sıvısı (beyaz kan) dar yerlerden geçirilir ve buralarda bulunan mikrop avlayıcı özel hücreler ile temas ettirilir. Bu hücrelere makrofaj denilir. Makrofajlar, “fagositoz” denilen özel bir yutma işlemiyle mikropları yutarlar ve sindirerek onları öldürürler.

Kanser hücreleri, kanser dokusundan koparak vücuda yayılıp her tarafta yeni kanserlere sebebiyet verebilirler. Kanser dokusundan kopan kanser hücreleri, tıpkı mikroplarda olduğu gibi, önce doku sıvısına geçer. Doku sıvısından lenf damarlarının içine çekilir. Oradan lenf düğümlerine götürülerek makrofajlar ile temasları sağlanır. Makrofajlar mikroplara yaptıkları gibi, kanser hücrelerini de yutar ve parçalayarak yok ederler. Makrofajlar ayrıca “lenfositler” denilen mikroplara ve kansere karşı koruyucu olan hücrelere haber ulaştırarak onların uykudan uyanmasını sağlama görevini de üstlenmişlerdir.

Yağ Emilimini Sağlamak

Bağırsaklarda emilim, ya kan dolaşımına veya lenf dolaşımına olmaktadır. Proteinler ve karbonhidratlar kan damarları tarafından alınırken yağlar lenf damarları tarafından alınmaktadır. Dolayısıyla lenf dolaşımının önemli bir görevi de yağ emilimidir. Niçin proteinler (amino asitler) ve karbonhidratlar (glikoz, galaktoz, fruktoz), mineraller ve su, kana geçerken, yağlar lenfe geçmektedir? Bu önemli bir sorudur. Kana emilen gıdalar vena portadenilen, bağırsaklarda başlayıp karaciğerde sonlanan toplardamarla karaciğere gelirler. Karaciğerde ön işlemden geçtikten sonra kana verilirler. Yağlar ise karaciğere uğramadan direk kan dolaşımına verilmektedir. Eğer yağlar önce karaciğere verilseydi, karaciğer yağlanması ve arkasından siroz riski çok yüksek olacaktı. Yağlar karaciğere uğramadan direk depolama görevi gören yağ dokularına sevk edilerek fazla yağın karaciğere zarar vermesi önlenmektedir.

Nefes Alabilmek İçin Gerekli Negatif Basıncı Oluşturmak

Akciğerlerin etrafında göğüs kafesinin altında bulunan boşluğa göğüs boşluğu (plevra) denilmektedir. Burada akciğerlerin genişleyip daralması esnasında, kayganlığı sağlamak maksadıyla çok az miktarda kaygan bir sıvı bulunur. Bu sıvı, kan damarlarından boşluğa sürekli olarak salgılanır ve lenf damarları tarafından da sürekli olarak emilir. Yani bu boşluk sürekli olarak lenf damar sistemi tarafından vakumlanmaktadır. Bu vakumlanma neticesinde de bu boşlukta negatif bir basınç oluşmaktadır. Pozitif basınç itme, negatif basınç ise çekme etkisine sebep olmaktadır. Çok büyük bir İlahî lütuf olan negatif basınç sayesinde nefes alabilmekteyiz. Sonuç olarak, ummadığımız bir şekilde, lenf damar sistemi imdadımıza gönderilmektedir.

Bazı anormal durumlarda, göğüs boşluğundaki bu çok önemli negatif basınç ortadan kalkar, hatta bazen pozitif olur. Bu durumda kişi o tarafından nefes alamaz. Şükür ki Rabbimiz akciğerlerimizin sağ ve sol taraflarını, birbirinden bağımsız çalışabilir şekilde yaratmış. Bir tarafta nefes alma imkânı ortadan kalkarsa, diğer taraf, hayatta kalmak için yeterli olur. Bu anormal duruma pnömotoraks denilmektedir. Akciğer içeriden delindiğinde veya göğüs kafesi kaza neticesinde ya da bıçaklanma gibi sebeplerle dışarıdan delinirse, pnömotoraks ortaya çıkar ki bu durumun düzeltilmesi için ameliyat ve uzun süreli bir tedavi gereklidir.

İnsan bedeninde hiçbir yapı veya fonksiyon yoktur ki hikmetli ve mucizeli olmasın. Her şey, her şeye gücü yeten ve her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilen, sonsuz merhamet, kerem ve ihsan sahibi Rabbimize işaret ediyor.