Orucun dinî bir vecibe olarak yerine getirilmesinde asıl maksat Rabbimizin emrine itaat ederek, O’nun rızasını kazanmaktır. Bununla birlikte, diğer ibadetlerde olduğu gibi, oruçta da birçok hikmetler mevcuttur. İnsan bedenini yaratan, elbette onun metabolizmasını ve sağlık için gerekenleri de en iyi bilendir. Rabbimiz kullarına tahammül edilemeyecek bir yük yüklemeyeceğine göre, sağlık için önemli hususiyetlerini araştırmak da ilim adamlarına düşmektedir.

Oruç insan bedeninin fizyolojisi ve metabolizmasıyla birlikte kalbî ve ruhî bütün latifelerine de tesir etmektedir. Acıkma ve kanda şeker seviyesinin düşmeye başlamasıyla beyinde nörolojik kimyevî faaliyetlerde ve nöron ağının işleyişinde değişme görülür, böylece kalori azalmasına karşı organizma kendini yeniden ayarlamaya başlar. Beyin, vücudun merkezi olduğu ve bütün düzenlemelere ait emirler buradan çıktığı için bilhassa beynin dört bölgesi, açlığın önemli derecede tesirinde kalır: Bunlar hafıza merkezi hipokampüs, vücut hareketlerinin kontrolünden sorumlu striyatum, gıda alımı ve vücut ısısının kontrol merkezi olan hipotalamus ve kan dolaşımıyla birlikte sindirim sisteminin kontrolü için vazifelendirilmiş beyin sapıdır (Truncus cerebri). Beynimiz biz uykudayken bile enerji metobolizmalarında rolü olan organlarla irtibat ve haberleşme hâlindedir.

Oruçla birlikte her faaliyetin muhakkak bir enerji değeri vardır ve bunu en verimli şekilde kullanmak için bütün tedbirler alınmıştır. Sinir hücreleri arasında iletişim sağlayan (nörotransmiter) bir madde olan asetilkolin, bağırsak, kalp ve kan damarlarına kontrolle ilgili sinyaller getiren parasempatik sinir sistemini uyarır. Böylece bağırsağın çalışma hızı artar, kalp frekansı ve tansiyon düşer. Yeni gıda alımı sağlanamadığı için, karaciğerde uzun zamandır birikmiş ve âtıl vaziyette duran, çoklu şeker olan glikojen kullanılır. Glikojen deposu kullanıldıktan sonra yağlar yakılır ve sinir hücrelerinin enerji üretimi için alternatif yakıt olarak kullanabileceği keton cisimlerini üretir. Karaciğer ve kas hücreleri, düzenleyici hormon insüline daha hassas olmaya başlar. Ayrıca oruç, organlarda ve beyinde iltihap reaksiyonları, zararlı radyasyonlar ve metabolik işlemler neticesinde oksitlenmeyle oluşan serbest radikal ismi verilen zararlı moleküllerin meydana gelişlerini azaltır.

Kas Sistemi

* Kas hücrelerinde tamir ve yenilenme metabolizması düzenlenir.

*İnsüline karşı artan hassasiyet sebebiyle kaslar enerjiyi daha verimli kullanır.

*Oksidatif strese (serbest radikallerin hücrelerde hasarlara yol açması) karşı artan direnç sebebiyle yıpranmalar azalır.

*Vücut ısısında azalma sebebiyle daha sakin bir performansla, daha verimli olunur.

Beyin

 

* Sinir büyüme faktörlerinin üretiminde artış olur ve yıpranan sinir uçlarının tamiri artar.

*Kök hücrelerden yeni sinir hücrelerinin üretimi artar (nörojenez).

* Sinir hücreleri arasında yeni bağlantı noktaları (sinapslar) oluşur. Sinir ağı gelişir.

* Enerji üretimi için mitokondri üretiminde artış görülür.

* Oksidatif strese karşı direnç arttığı için, hücrelerde yıpranmalar azalır.

* Dokulardaki atık maddeler sebebiyle görülen iltihaplanma reaksiyonlarında düşüş olur.

Kan Damarları 

*Kan şekerini düşüren insülin hormonuna ihtiyaç azalır.

* Açlık ve tokluk hormonlarının seviyesi normalleşir, dolayısıyla kilo verme kolaylaşır.

* Alternatif enerji kaynağı olan keton cisimlerinin sayısı artar.

Kalb

* Kalb atışlarında azalma görülür, dolayısıyla kalb yorulmaz.

* Tansiyon düşer, dolayısıyla kalb dinlenir, damarlar korunur.

* Kalb hücrelerinde de oksidatif strese karşı direnç arttığı için hücrelerin yıpranması azalır.

Karaciğer

*Glikojen yakılmasında artış görülür.

* Farklı organik kaynaklardan glikoz yapımı artırılır (glikoneojenez).

* Yağ yakılmasında artış olur.

*Alternatif enerji kaynağı olan keton cisimleri artar.

 

Bağırsak 

* Azaltılmış enerji alımı, bağırsakları dinlendirir.

* İltihaplanma reaksiyonlarında düşüş görülür.

* Hücre çoğalmasında azalma olduğu için yaşlanma yavaşlatılmış olur.

Dirençte Artış 

Michalsen’e göre, orucun faydalı tesirleri adına hayvan deneylerinde iki ana mekanizmayı tespit etmek mümkündür. Birincisi, devamlı olarak yüksek seyreden insülin seviyeleri veya iltihabî moleküller gibi beyne zarar vererek sinir hücrelerini kaybına sebep olan sinyaller azalır. İkincisi, gıda eksikliği organizmayı zorladığı için potansiyelinde zaten mevcut olan fizyolojik savunma mekanizmalarının ortaya çıkmasına sebep olur. Bu savunma mekanizmalarının en önemlisi olarak hücrelerde, oksitleyici bileşiklere karşı koruma sağlayan veya DNA hasarını tamir eden enzimler üretilir. Bütün bunlar hayvanlarda ömür süresini artırmaktadır.

Hücre ve molekül seviyesinde orucun beyin üzerindeki müspet tesirleri adına dört önemli hususu sayabiliriz:

1- Keton cisimleri
2- Sinir hücresi büyüme faktörü
3- Mitokondriler
4- Otofaji

Bu faktörlerin hepsi de beyin ve diğer dokuların yenilenip temizlenmesi için seferber olmuş gibi oruçla birlikte artar.

Keton cisimleri:Yağ kaybı sırasında karaciğerde üretilen β-hidroksibutirik asit gibi olan keton maddesi, kan-beyin bariyerinden geçer ve glikozun yanı sıra sinir yakıtı olarak da iş görür. Mark Mattsonun 2013 yılındaki çalışma grubundaki araştırmacıların tespitlerine göre, keton bakımından zengin olan yiyecekler farelerin beyinlerinde Alzheimer’da görülen tipik proteinlerden olan beta-Amiloid ve Tau’da azalmaya sebep olmuştur. Ayrıca hayvanların öğrenmeye daha istekli ve daha az endişeli oldukları da gözlenmiş olup bu durum anksiyete gibi rahatsızlıkları olan kişiler için iyi bir gelişmedir.

Sinir Büyüme Faktörü:Keton cisimlerinin artışı, sinir büyüme faktörlerinin üretimini de artırdığından, nöronların korunması ve çoğalması desteklenmiş olmaktadır. Hayvanlarda ve insanlarda sinir hücresi büyütme faktörleri ve sinir hücrelerinin üretimi, yaşlanmayla birlikte fıtrî olarak zaten azalmakta iken oruç buna karşı bir koruyucu veya geciktirici kalkan olmakta, kısacası gıda eksikliği, sinir dokusunda geri dönüşüm süreçlerini uyarmaktadır.

Bu bilgiden hareketle araştırmacıların aklına, “Alzheimer gibi bunamalara karşı beyin hücresi büyütme faktörünü dışarıdan enjekte edersek, koruyucu veya engelleyici olmaz mı?” sorusu gelmiş ve bunun üzerinde durmuşlar, fakat bu soruya Mark Mattson, “Hayır, olmuyor. Büyüme faktörü her bir nöronun faaliyetine bağlı olarak serbest kalabiliyor ve tek tek bağlantı noktaları seviyesinde salgılanıyor, dolayısıyla çok hassas kurulmuş bu sisteme dışarıdan müdahale ancak az yeme, spor yapma ve entelektüel faaliyetle olabilmektedir”diye cevap vermektedir.

Mitokondriler:Kalori azalmasının, ayrıca “hücrelerin enerji santralleri” olarak adlandırılan mitokondrilerde enerji üretimini artırdığı ve yeni mitokondri meydana gelişini uyardığı tespit edilmiştir.

Otofaji:Hücre içinde kullanılmayan hasarlı makromoleküller veya bozuk organeller artık bir çöp hükmünde olduğundan ortamda kirlilik ve kalabalık yapmamaları için lizozom gibi bazı organellerce sindirilir. Dokulardaki artıklar da yine bazı çöpçü gibi çalışan hücrelerce otofaji denilen bu hücresel temizleme programı sayesinde bertaraf edilirler ve geri dönüşüm süreçleriyle tekrar hammadde olarak kullanılabilecek hale getirilirler. Bu araştırması sebebiyle Japon hücre biyoloğu Yoshinori Ohsumi,2016 yılında, fizyoloji ve tıp kategorisinde Nobel ödülü almıştır.

İnsan ve Fare Arasındaki Farklar

Yaşlılıkta veya Alzheimer hastalığı gibi sinir sistemini bozan hastalıklarda, oruç; beynin performansına tesir ederek sinsice ilerleyen bu süreçlere karşı koyar gibi görünmektedir. Diyetin deney hayvanlarının beyin yapısını ve sinir ağının fonksiyonlarına tesir ettiği açıkça görülmektedir. Peki, insanlar üzerindeki araştırmalar nasıl gözüküyor. Fare ile elde edilen sonuçlar, insanlar için de geçerli mi?

Ağrılardan mustarip hastalar, romatizma ve hipertansiyon hastaları veya aşırı kilolu olan hastaların tedavilerinde, oruç tutanlarda bu rahatsızlıklara ait belirtilerin azaldığı gözlemlenmiştir. 2013 yılında Berlin Charite’de görev yapan Lucia Kertive meslektaşları da kalıcı yüksek kan şekeri seviyesinin, kadınlarda ve erkeklerde hipokampüsün mikro yapısına menfi bakımdan tesir ettiğini, dolayısıyla bu kişilerin, kanlarındaki daha az şeker bulunanlara göre hafıza testlerinde daha kötü neticeler aldıklarını göstermişlerdir.

Bununla birlikte, insan ve fare metabolizmaları arasında farklılıklar vardır. Meselâ, yaşlı farelerin hipokampüslerinde, nöronların oluşumu insanlardakinden daha çabuk yavaşlar. Bu yüzden aç bırakılan deney hayvanlarında ortaya çıkan sinir yenilenmesi ve tamirleri üzerindeki olumlu tesirin, insanlarda da bu kadar net olacağı ileri sürülemez. Benzer şekilde, iştahın ayarlanması ile uyku-uyanıklık düzenlemesinde vazife yapan bir nöropeptid olan Ghrelin, farelerin hafıza ve öğrenme kabiliyetlerini geliştirmektedir. Fakat 2016’da, Münih’teki Max Planck Psikiyatri Enstitüsünden Martin Dresler liderliğindeki bir ekip, insanlar üzerinde yapılan deneylerde, ilave olarak verilmiş Ghrelin ile hafıza performansının arttığını ispatlayamamıştır.

Mark Michalsen’in açıklamalarına göre, “Mark Mattson, oruç tutmanın hayvanlarda nörodejeneratif hastalıkların oluşumunu engelleyebileceğini sayısız deneyde göstermiştir. Fakat şimdi bir geçiş safhasındayız. İlk olarak laboratuvar faresinde umut verici görünen şey, insan üzerindeki araştırmalarda da aynı neticeleri vermek zorundadır. Henüz oruç tutma sırasında, öncesinde ve sonrasında beyin performansını ölçen ve beyin omurilik sıvısını biyokimyevî olarak analiz eden, kontrollü çalışmalar bulunmamaktadır.”

Michalsen aşağıdaki ifadeleriyle, meseleyi sadece hayvan deneylerine bağlamanın çok fazla gereği olmadığını da ima etmektedir: “Bununla birlikte, insanlara uygun hastalıklardan korunma stratejileri önerilene kadar hiç kimsenin beklemesine gerek yoktur. Paracelsus’tan beri orucun insan bünyesindeki müspet tesirleri hiçbir şekilde inkâr edilmemiştir. Dengeli beslenme veya sportif faaliyetlerde olduğu gibi orucu herkes tutabilir. Vücut iyi korunmuş olduğunda, diyabet riski azalır. Yaşlılıkta hastalıkların birçoğuna yenik düşmek hiçbir şekilde tabiî bir durum değildir. Batı medeniyetinden uzak toplumlarda yaşayan insanların yaşlılıklarında şişman bir göbeği, diyabeti ve Alzheimer bunaması gibi hastalıkları yoktu, tıpkı Antarktik adalarında yaşayan kral penguenler gibi.”

Oruç Tutma ve Perhiz Şekilleri

İnsan bünyesi için en makul ve fıtrî olan Rabbimizin emrettiği oruç şeklidir. Bunun dışında haftada iki gün, Hz. Davut’un tuttuğu birer gün arayla tutulan oruçlar da Ramazan oruçlarını takviye eder ve diyabet gibi bütün vücuda tesir eden metabolik bir hastalık olmadığı müddetçe, sağlık için gereklidir. Bunların dışında ibadet şekli olan oruç gibi olmasa da, sağlık için tavsiye edilen perhizler de mevcuttur:

  1. Münih Teknik Üniversitesinden diyet uzmanı Dieter Melchart, “Ara sıra oruç tutuyorsanız, tutmadığınız günlerde de daha hafif, hatta çok az yiyebilir ve hayat tarzınızı gözden geçirip yeni bir beslenme rejimine girebilirsiniz”demektedir. Ayrıca önemli bir hastalığı olmayan sağlıklı insanlara, Alman hekim Hellmut Lützner tarafından geliştiren bir perhizi tavsiye ediyor. Bu perhizde, kişi bir hafta boyunca katı yiyeceklerden uzak duracak, bunun yerine sebze çorbası, bitki çayları ve sebze suları içebilecek. Tabiî bu tür perhizlerin, bir uzman gözetimi altında yapılması tavsiye edilmektedir.

2.Manchester Üniversitesinde görev yapan İngiliz beslenme uzmanı Michelle Harvie’ye göre, haftanın beş günü normal bir şekilde yemek yenilebilir, sadece iki günü oruç tutmak, oruçtan beklenen faydaları elde etmek için yeterlidir. Burada akla, Sünnet-i Seniyye’de tavsiye edilen, pazartesi ve perşembe oruçları gelmektedir.

3.Sonyıllarda yapılan bir araştırmaya göre, gün içinde uzun bir müddet hiçbir şey yemeden kalmak, sağlık açısından hiçbir problem teşkil etmemektedir. Berlin Charité’de,         natüropati (fizikî metotlarla tedavi usulü) alanında çalışmalar yapan Profesör Andreas Michalsen, günlük 16 saat perhiz yapıyor; saat 18.00’de hafif bir aksam yemeği yiyor, saat 10.00’da kahvaltı yapıyor. Bağırsaklar tam manasıyla dinlenmiş oluyor, kandaki insülin değerleri uzun süreliğine düşüyor ve bu şekilde sinir büyüme faktörlerinin seviyesi de artmış oluyor.

Kaynaklar

Duan, L.J. ve Mattson, M.P. (2002). Evidence that brain-derived neurotrophic factor is required for basal neurogenesis and mediates, in part, the enhancement of neurogenesis by dietary restriction in the hippocampus of adult mice. J. Neurochem82, ss. 1367-1375.

Gebhardt, U. (2017). Mehr Köpfchen durch Verzicht. Spektrum der Wissenschaft, Kompakt, Gesund-Essen5/2017.

Wolz, Lea (2017). Stern Magazine, 1 Mart 2017 tarihinde yapılan röportaj.