Allah’ın (celle celâluhu) kâinattaki kanunları zaviyesinden hayat, tek düze devam etmemekte, bağrında değişik iniş ve çıkışları barındırmaktadır. Bizim için Asr-ı Saadet, Kıyamet’e kadar yaşanması muhtemel problemlere cevap ihtiva eden, zengin bir dönemi ifade etmektedir. Herkesin peygamberi olması hüviyetiyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), problemlerin çözülebilmesi için her asra rehberlik yapmış, neticeye gidilebilecek güzergâhlara işaretlerde bulunmuştur.

Şüphesiz Uhud, iniş ve çıkışı olan sarp bir yokuştur ki orada yaşanan muvakkat mağlubiyetin sebeplerini izah etme adınaSonsuz Nurisimli eserinde müstakil bir başlık açan M. Fethullah Gülen Hocaefendi,[1]değişik yer ve zamanlarda da konuya dikkat çekmiş, yaşanan muvakkat sarsıntıyla alakalı şu yaklaşımlarda bulunmuştur:

Tevhid Ekseni

Sarsıntı sürecinin zahiren küçük zararları olsa da ashâb-ı kiram özelinde bize büyük bir “tevhid dersi” verilmektedir. Ayrıca bu hadise, galibiyetleri fertlere bina etmek suretiyle ashâb-ı kiramın gizli şirk ihtimalinden uzak tutulması açısından önemlidir ve hakiki imana ulaştırılması adına pratik bir tecrübe olarak okunmalıdır.Zira sırr-ı ehadiyet içinde inkişaf eden nur-u tevhid noktasından bakıldığında, elde edilen kazanımlar karşılaşılan her türlü zararı hiçe indirmektedir.

Kader Koordinatı

İkinci olarak, mü’min kadere iman eden insandır. Başa gelen sıkıntılarda, insanın başlangıçta göremediği farklı hedef ve gayeler vardır. Allah (celle celâluhu), sahabilerin hakka’l-yakîn ölçüsünde bir imana ermesini murad ettiğinden, onları Uhud’un ortasında, mutlak bir zaferden sonra geçici de olsa mağlup duruma düşürmüş, sonra da hiç beklemedikleri bir anda zafer bahşederek galibiyet veya mağlubiyetin, tamamen kendi hükmü altında olduğunu, meşîet ve hâkimiyetini onlara hatırlatmıştır.

Mazi Faktörü

Uhud’daki geçici sarsıntıya, mazide yaşananlar zaviyesinden bakacak olursak, bir yıl öncesinde yaşanan bir Bedir zaferi vardır. Dolayısıyla bu zemin, Allah’ın inayetiyle Bedir’de gelen muvaffakiyetin, sebepler buudunu havalandırma ihtimali olan bir zemindir. Bir an dahi olsa, “Bedir galibiyetini biz kazandık” gibi bir düşüncenin onların içinden geçmesi, sahabe ölçüsünde bir kurbiyeti paylaşanlar için bir seyyiedir.

Fıtrat Gerçeği

Diğer yandan, her iki tarafıyla o gün Uhud’da bulunanlar, ya hâlin sahabileri veya Bediüzzaman Hazretleri’nin yaklaşımıyla geleceğin sahabileridir.Hadiseye zaman kaydından bağımsız bakıldığında Uhud, o gün sahabe olanlarla, ileride sahabe olacakların savaştığı bir zemindir. İşte istikbalde İslâm fütuhatının mühim bir rüknü olmaya namzet ve fıtraten mağlubiyete tahammülleri mümkün olmayan bu insanlar, onurları rencide olmadan İslâm’a girsinler diye böyle geçici bir mağlubiyet yaşanmış olabilir. Bu durumda istikbalin sahabilerinin en büyük hakikat olan imanı kabullenmelerinde, fıtratlarının da göz ardı edilmediği şeklinde bir ders çıkarmamız mümkündür.

Psikolojik Yön

Meseleye gelecek yıllarda yaşanılacaklar açısından bakıldığında ise daha farklı bir tablo vardır; mesela, ileride büyük hizmetler yapacak olan Hz. Hâlid’in (radıyallahu anh) yenilmezlik unvanını Allah (celle celâluhu) Uhud’da da muhafaza etmiştir ki bu onun dini kabullenme sürecinde büyük tesiri olan bir hadisedir. Onuru kırılmadan İslâm ile müşerref olan Hz. Hâlid’in (radıyallahu anh) bu moral üstünlüğü ve cesareti vesilesiyledir ki dönemin iki süper gücünün başına bir balyoz gibi inilmiş, İslâm adına tarihe altın sayfalar yazdırılmıştır. Demek ki bazen yaşanan sürpriz sarsıntıların bağrında, yıllar sonra anlaşılıp kavranabilecek nice hikmetler saklıdır.

İtaat Düzlemi

Bu hadise, itaat düzleminin düşünce ve aksiyon koordinatları açısından iki negatif eğimli noktaya dikkatimizi çeker. Meseleye sebep-sonuç münasebetleri açısından bakılacak olursa, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashâbıyla istişare ederken dışarıya çıkmayıp müdafaa harbi yapma niyetinin olduğu açıktır ve O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), “yeni bir harpte, yeni bir strateji” uygulama teklifine karşılık, bazı gençlerin ısrar ve heyecanı, ilk fasit daireye sebep vermiştir ki bu daire, ikinci bir fasit daireyi beraberinde getirmiştir. Ayrıca harp esnasında tepeye yerleştirilen okçuların, emre itaatteki inceliği kavrayamayıp helale erken el uzatma şeklinde yorumlayabileceğimiz içtihatları,[2]Peygamber’e mutlak itaatin gerekli olduğu yerde muhalefet gibi duran bir tercihtir ki geçici de olsa böyle bir mağlubiyete sebep olmuştur. Zira vahiyle müeyyed bir Peygamber’e mutlak manada itaat, inayet-i ilâhiyeye sunulmuş en beliğ bir dilekçedir. Demek ki itaat alanındaki biri teorik, diğeri pratik iki kırılma noktasından hareketle, meşveret zemininde oluşan düşünce platformundaki kaymalar, aksiyon sahasındaki muhtemel sarsıntılara sebep olabilmektedir.

Dua Buudu

Aynı sarsıntıya, bir de dua ekseninden bakmamızda fayda vardır; zira ortada, Bedir’e iştirak edemeyen sahabilerin yana yakıla yaptıkları duaların kabulü söz konusudur. Demek ki dış yüze itibariyle ve sadece dünya gözüyle bakıldığında, zahiri bir mağlubiyet görüntüsü söz konusu olsa bile sahabe-i güzin hazretlerinin şehit olmak için gönülden yaptıkları bu dualar kabul olmuş, bu samimi talebe Uhud’un ortasında icabet edilmiştir.

Sübjektif Mükellefiyet

Öte yandan sahabiler, hicret esnasında her şeyini bırakıp Medine’ye göç etmek suretiyle dünyaya karşı meyil ve muhabbetlerinin olmadığını ispat eden insanlardı. Âhirete en yakın oldukları o cephede, helal bile olsa ganimet ve dünya malıyla meşgul olmaları, kendi fıtrat ve ruh dünyalarıyla bir zıtlaşma ve çatışmaya girmek anlamına geliyordu. İşin başından beri yaşadıkları acılarla Allah (celle celâluhu), onların cismanî taraflarını törpülemişti ki bir anlamda geriye gitmek manasına gelen bir tercihe karşılık onlar,konumları zaviyesinden bir sonuçla karşılaşmışlar, sübjektif mükellefiyet açısından bir tecziyeye muhatap olmuşlardır.

Edep Dersi

 Devam edegelen hayatın içinde bazı hassasiyet ve incelikler, yaşanan olağanüstü hadiseler vesilesiyle gün yüzüne çıkar ki Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) muhalefete verilen bu geçici ceza ile sahabiler, tam bir teyakkuza geçmiş ve bundan böyle, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı fikir beyan ederken dahi kılı kırk yaran bir inceliğe ulaşmışlardı. Onların elde ettiği bu yüksek edep de elbette az bir kazanç değildir. Öyle ki ilk ve son olan bu muhalefetin benzerinin buradan alınan dersle bir daha yaşanmadığı düşünülecek olursa, sahabilerin almaları gereken dersi Uhud’dan aldıkları ve kurbiyetlerine ayrı bir derinlik daha kattıkları açıktır.

Mukayeseli Okuma

Hemen her konuda olduğu gibi Uhud’a da bütüncül bir nazarla bakmakta fayda vardır. Farz-ı muhal, şayet müdafaa savaşı olsa ve kritik süreçte yoldan dönerek ordunun manevî kuvvetini kıran bu 300 kişi önemli görevler alsa veya mesul olduğu mahalledeki cepheyi müşrik ordularına açsaydı, Medine’de nelerin olabileceğini tahmin etmek zor değildir. Bu durumda, elbette moraller alt üst olur, çocuğu, kadını ve ihtiyarıyla Medine’de büyük bir kıyım yaşanırdı! Belki de nifakın başı, kötü niyetli İbn-i Selül’ün de planı buydu; sahabileri bu tuzağa çekmek istemişti! Bu açıdan bakıldığında Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), her şeye rağmen “Medine’nin dışında düşmanı karşılama” şeklinde alınan istişarî kararın arkasında durmasının ne kadar isabetli olduğu daha net görülmektedir. Demek ki bazen yaşanan bir Uhud, başlangıcı itibariyle acı olsa da sonuçları açısından dünya dolusu mülk ile elde edilemeyecek kadar bir faydaya gebedir; onun getirdiğini ne kas gücümüzle ne de dünyevi imkânlarımızla elde edebiliriz.

Kritik Noktalar

Bu muvakkat sarsıntı hengâmında Enes ibn-i Nadr (radıyallahu anh) gibi sahabilerin aslan gibi kükreyişleri, sarsıntıyı durduracak ilk tahşidattır ve işin burası, ibreyi negatiften tekrar pozitife çeviren kritik bir an olarak karşımıza çıkmaktadır. Ka’b ibn-i Mâlik’in (radıyallahu anh) gürül gürül sesiyle, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadığını müjdelemesi ise ikinci bir tahşidat noktasıdır. Bu tahşidatlar, yeniden toparlanmayı beraberinde getirmiş ve çözülmeye yüz tutmuş bir gidişat yeniden zafere dönüşmüştür.

Nebevî Duruş

Şüphesiz Uhud’la ilgili olarak üzerinde durulması gereken çok önemli hususlardan birisi de yaşanan acı hadiselere rağmen, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç kimseyi kınamaması, mekâna uğursuzluk atfetmemesi, kimsenin hakkında konuşmayıp kimseyi de konuşturmaması, arkadan gelecek ümmeti açısından en önemli mirastır. Bu duruş O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ın emrettiği bir duruştur: “O vakit, Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet Sen, kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet, bağışlanmaları için duada bulun! Umuma ait işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven! Çünkü Allah, Kendisine tevekkül edenleri sever” (Âl-i İmran, 3/159) mealindeki beyanlar, acının izleri silinmeden ve henüz ashâbıyla Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud’dan ayrılmadan inmiştir. Görüldüğü üzere Allah (celle celâluhu) ve O’nun Habîb-i Zîşân’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem), model olarak önümüzde duran Uhud üzerinden, yaşanması muhtemel muvakkat başka sarsıntılarla yüz yüze geldiğinde bir mü’minin alması gereken tavrı, başka bir ifadeyle, hadiseler karşısında peygamberâne duruşun nasıl olması gerektiğini talim etmektedir.

Uhud Hezimet mi, Zafer mi?

Şüphesiz ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), hezimet gibi gözüken bir zeminden zafer çıkarmış, düşmanı takip adına çıktığı Hamrâü’l-Esed’de üç gün bekledikten sonra bu zaferini ilan ederek Medine’ye dönmüştür. Ortasında geçici bir sarsıntı söz konusu olsa bile Uhud, başı ve sonu itibariyle mutlak bir zaferdir. Çeşitli hikmetlere binaen, iki zafer tablosu arasında bazı çatlaklıklar da olmuştur; ancak Uhud, kesinlikle bir hezimet olmayıp çok yönlü bir zaferdir.

Değerlendirme ve Sonuç

Öncelikle ifade etmemiz gerekirse, ana başlıklarıyla vermeye çalıştığımız beyanlardan da anlaşılacağı üzere M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Asr-ı Saadetolarak ifade ettiğimiz kutlu zaman diliminde,Efendimiz’in(sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadığı her bir kareye, mutlak doğruluğunun inancı ve iz’anıyla bakmakta, hadiseleri bu minval üzere yorumlamaktadır. Bu kare ister fiilî, ister kavlî, isterse hâlî olsun, hiç fark etmez. Bu yaklaşım onun analitik düşünce sisteminin kaynağını oluşturur ki yukarıda anlatılan olaya bakışı da bu istikamette olmuştur. Ortaya konulan tahlil ve değerlendirmeler göstermektedir ki Gülen, olay anını öncesi ve sonrasıyla, hadisenin olduğu günü, dünü ve yarınıyla kare kare tahlil etmektedir ki bu, meseleye analitik düşünceyle bakabilmenin bir sonucudur.

Ortaya konulan analizlere dikkatle bakıldığında, Allah ve Resûlü yolunda malları ve canlarıyla seferber olmuş kulluğun mücessem hali sahabiler için bir defa bile “itaatsizlik” tabirini kullanmayan Gülen’in, bunun yerine olayı emre itaatteki inceliği kavrayamamaveya emrin son sınırındaki espriyi kavrayamamaolarak seslendirdiği görülmektedir ki bununla o, dikkatli dimağlara, beyan sahasında ve üslupta yeni yaklaşımlarda bulunmayı adres göstermektedir.

Diğer yandan Gülen, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün problemleri çözmedeki eşsizliğini ve rahatlığını, sadece kendi akıl ve zekâsına değil; aynı zamanda O’nun vahiy buutlu nuranî fetanetsahibi oluşuna bağlamaktadır.

Görüldüğü üzere hadiseyi öncesi ve sonrasıyla geniş ve derinlemesine ele alan Gülen, yer yer çapraz sorgulamalarda bulunmakta, sarsıntının hikmetli yönlerini ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kriz yönetimindeki fetanetini bizlerle paylaşmaktadır. Şüphesiz bu, analitik düşüncenin bir özelliği olan belli ipuçlarından hareketle yeni neticelere ulaşma üslubudur ki o, bir önceki harbe kadar iz sürmüş, değişik ihtimalleri de hesaba katarak Uhud’a bakmış ve yukarıdaki sonuçları devşirmiştir. Tahlilî metotlarla ve yer yer bütünü parçalara ayırarak, bazen de parçalardan bütüne giderek ortaya koyduğu onun bu engin analitik izahları, birbirlerini tamamlayan, olgunlaştıran, destekleyen ve dengeleyen çok renkli ve zengin düşüncelerin doğumunu da beraberinde getirmiştir.

 

[1]M. Fethullah Gülen, “Uhud’daki Muvakkat Mağlubiyetin Sebepleri”, Sonsuz Nur, İstanbul: Nil Yayınları, 2008, s. 694.

[2]A.g.e. s. 330.