O akşam yine susamıştım. Ne gam! Böyle anlarda suyunu kana kana içtiğim Kırık Testi’lerim vardı. Berrak mı berrak… Zira Kur’ân ve Sünnet, ana kaynak. İçerdim onlardan yaprak yaprak. Islanırdı kurumuş gönül mezram, yeşerirdi tefekkür dünyam. Sonra da o kurak gönlüm oluverirdi sanki bin bereketli toprak. Onları okurken, vicdan fideliğime cümleler yağardı; bazen tane tane, bazen de sağanak sağanak…

İnci misal gözyaşlarıyla Kırık Testi’lere doldurulan pınar suyu, sert değil tatlı ve leyyin. Okudukça fark edeceksiniz; oksijen doluyor beyin. İçtikçe siz de serinleyeceksiniz benden öte, bencileyin. Nice susuz gönüllere belki de şöyle davetiyeler göndereceksiniz: “Gelin iman, irfan ve niyetinizi yenileyin; gelin heyecan, aşk, şevk ve ümidinizi tazeleyin.”

Cümle cümle Kırık Testi’lerden içerken Ümit Burcuisimli dördüncü testiye gelmişti sıra. Kulak verdim ve işitmeye çalıştım o pınarın çağlayan sesini. Baktım ki testinin içinde saklı, ruhuyla duyabilenler için hatibin çağıltısı. Samimi bir sadırdan satırlara dökülmüş vicdanın parıltısı. Kalb gözüyle bakanlar için göz kamaştırıyordu suyuna yansıyan ruhunun ışıltısı.

Ümit Burcu’ndan kana kana içerken ye’s kuraklığıma cevaplar bularak ilerliyordum. Biraz ileride gurbet susuzluğunun hangi damlaları yudumlamakla kurbete dönüşeceğinden bahsediyordu. Bir şey dikkatimi çekmişti orada. Sanki ilk kez algılıyordu zihnim bu ifadeyi: Hz. Ebû Bekir’in cumbası…

Çocukluğumda şuuraltıma işlemiş bir kareyi ve ablamın daha yeni dinlediğim rüyasını hatırlattı bu sözcük bana. Kâinatta tesadüfe tesadüf edilmediğinden tevafuk olmalıydı bu. Zira her iki konuda da aynı kelime vardı: cumba.

Rahmetli dedem, ilk rehberimdi. Onun adı da Bekir’di. Allah’ı, Peygamberi, dini, kitabı ilk ondan duymuştum. İmanın ve İslam’ın esaslarını, sûreleri, duaları o ezberletmişti bana. Namaza, camiye ilk o götürmüştü; nasırlı elleriyle küçücük ellerimden tutup. Seher vakti Kur’ân okumak tutkusuydu. Onu, her defasında işlemeli muhafazasından edeple çıkarır, kıbleye doğru dizüstü çöker, hüzünle okur ve yüzüne gözüne sürdükten sonra ihtimamla yerine koyardı.

Nerede mi? Cumbamızın altında… Dün gibi hatırlıyorum. Bir sabah his ve heyecanlı bir halde beni karşısına almış, boyumu aşan, ama aklımdan hiç çıkmayan bir söz söylemişti: “Ne olur oğlum, Kur’ân’a sahip çık!”

Ablamın rüyası ise kendi dilinden şöyle: “Köyde önceden oturduğumuz eski bir evimiz vardı. Dedem Bekir’den kalma! Bir de o evin şu an yıkılmış olan cumbası… Küçükken zaman zaman oraya çıkardık. Rüyamda, bu evde telaşlı bir şekilde, şimdilerde Medrese-i Yusufiye’de olan eşimi arıyordum. Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Hamza Efendilerimiz (radıyallahu anhüm) o cumbaya oturmuşlar, birini bekliyorlardı. Ortada oturan Hazreti Hamza işaret parmağıyla beni göstererek, ‘Acele etme, sabırlı ol. Az sonra buraya Efendimiz de (aleyhissalâtu vesselâm) gelecek, O’nu bekliyoruz’ dedi. Huzur içinde uyandım.”

Gelelim bana Kur’ân aşığı Bekir dedemin cumbasını hatırlatan Hazreti Ebû Bekir’in cumbasına…

Müşrikler Mekke’yi Müslümanlar için yaşanmaz hale getirmişlerdi. Her köşesinde ayrı bir zulüm, her sokağında ayrı bir inilti vardı. Gerilimi ve gerginliği azaltmak isteyen Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) bir hamle yapmış ve ashâb-ı kirâmı dinlerini rahatça yaşayabilecekleri Habeşistan’a hicret etmeye davet etmişti. Kısa zamanda yüzü aşkın sahabî, soluğu adil hükümdar Necâşî’nin yurdunda almıştı. Geride kalanlar da vardı ve onlardan birisi de Hazreti Ebû Bekir’di. Bir müddet sonra o da artık Mekke’de barınamaz olmuş ve Habeşistan yollarına koyulmuştu. Yolda karşılaştığı bir müşrik, İbnü’d-Dağinne, nereye gittiğini sorunca, kavminin kendisini kovduğunu ve onu Mekke’de barındırmak istemediklerini söylemişti.

Hazreti Ebû Bekir, daha düne kadar birçok meselede fikrine müracaat edilen, hükmüne tabi olunan, sosyal problemlere duyarlı, değerli bir kametti. Böylesi bir şahsın sırf inandığı değerler yüzünden sürülmesi Mekke için büyük bir kayıp olurdu. Ki İbnü’d-Dağinne, Mekke’nin ondan mahrum kalmaması adına kendi himayesine girmesini ve geri dönmesini teklif etti. Teklifi makul bulan Hazreti Ebû Bekir, yurduna yuvasına geri döndü.

Mekkeliler, şu şartlarla verilen emanı kabul ettiler: “Ebû Bekir’e söyle, Rabbine ibadeti evinde yapsın. Orada namaz kılsın, dilediği kadar Kur’ân okusun. Böyle yapması bize sıkıntı vermez. Yalnız ibadetini âşikâr yapmasın. Çünkü biz kadınlarımızı ve çocuklarımızı dinlerinden döndürmesinden endişe ediyoruz.”

Bunun üzerine bu zor günlerin sadık ve samimi eri, Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) evine çekilmiş, namaz ve Kur’ân’la yaşamaya başlamıştı. Fakat Kur’ân’a muhtaç sineler dışarda, o içerdeydi. Bunun üzerine evine bir cumba ekler ve oraya çekilir. Böylece eman şartlarının dışına çıkmadan yaşadığı sıkıntıya çözüm üretir. Namazlarını orada kılmaya, Kur’ân’ı orada okumaya başlar. Huşusu, hudusu, gözyaşları ve burcu burcu etrafa yayılan Kur’ân sesi, cumbayı bir cazibe merkezi haline getirir. Erkek, kadın, çocuk; birçok selim vicdanı kendine çeker.

Cumbanın çevresinde toplanan insanların üzerinde meydana getirdiği tesir, müşrikleri şirazeden çıkarır. Hep birlikte İbnü’d-Dağinne’nin yanına gelirler ve “Biz sana, Ebû Bekir’i himayene almanı, kendisinin evinde Rabbine ibadet etmesi karşılığında kabul etmiştik. Fakat o bunu çiğnedi ve evinin avlusunda mescid yaptı, burada açıkça namaz kılıp Kur’ân okudu. Şüphesiz biz, kadın ve çocuklarımızın dinlerinden dönmelerinden endişe ettik. Onu bu tutumundan alıkoy. Rabbine ibadeti evinde yapmak istiyorsa yapsın. Böyle yapmayıp da açıktan ibadet yapacaksa kendisine verdiğin himayeyi iade etmesini iste. Yoksa biz senin himaye sözünü çiğnemek istemeyiz, ama Ebû Bekir’in de açıktan ibadet etmesine razı değiliz” derler.

Bunun üzerine İbnü’d-Dağinne Hazreti Ebû Bekir’e gelip “Seninle ilgili müşriklere verdiğim sözü biliyorsun. Ya bu sözleşmeye bağlı kalır, evinde ibadet edersin. Ya da sana verdiğim himayeyi geri verirsin. Değilse ben kendisini himayeye aldığım kimse üzerindeki sözümün çiğnendiğini Araplardan duymak istemem!” der. Bunun üzerine Allah’ın sadık kulu Hazreti Ebû Bekir, “Ben senin himayeni geri veriyorum. Aziz ve Celil olan Allah’ın himayesine razıyım” karşılığını verir.

Sahi, bu kardeşlerinin içinden, doğup büyüdükleri kendi Mekkelerinde, türlü türlü sıkıntılarla nefes alamaz hale gelince veya mukaddes hafakanlar geçirince, asrın Habeşistanlarına göçmek isteyen Sıddıklar ve bu Sıddıkların mahalleleri yok muydu? Çocuksuz mahalle olur mu hiç? O zaman cumbaları yok muydu onların? Tabiî ki vardı: Işık Evler…

Işık Evler, şehirlerin cumbalarıydı. “Hangi şehir, hangi mahalle ve hangi sokakta bulunursa bulunsun, ötelere açık içyapılarının remzi olan kapıları, pencereleri ve binaların ön cephesinden caddeye sarkan cumbaları gibi balkonlarıyla, her zaman emsali evlerden birkaç adım ötede bulundukları hissini uyaran…” diye anlatılan ve şimdilerde Son Karakol’da muvakkaten karartılan ve küsuf yaşayan Işık Evler… Kur’ân’a, namaza yabancı kalmış yitik neslimiz, kalbî susuzluğunu gidermek için bu Işık Evler’e yerleşirdi. Mahallenin çocukları, buraların sıddık sakinlerini, belki de O’nun (aleyhissalâtu vesselâm) kardeşlerini, bu cumbalarda okunan Kur’ân ayetleri ve kılınan namazlarla tanırdı ve bilirdi.

Gündüzün sıcağı ve sürecin kuraklığında susayınca, sehl-i mümteni özelliğinden dolayı akşam çaylarında, suyundan içtikleri bu Kırık Testi’ler; nesiller için âdeta bir iksir tesiri yapıyor. Birkaç asırdır biriken dertlere çare sunan bu eserlerde, at başı gidiyor, düşünce ve aksiyon. Görülecektir; okuyanların ruh dünyasında zirveyi buluyor konsantrasyon.

Kırık Testi’lerin suyundan satır satır içerken, “cumba”misali gibi, daha keşfedilmesi gereken o kadar çok şey var ki…