9 Aralık 2004 tarihinde Associated Press’in (AP), “Dünyanın Önde Gelen Ateistlerinden Antony Flew İlmîDelillere Dayanarak Allah’a İnanıyor” başlıklı haberi, bilim dünyasında şaşkınlıkla karşılanırken önceleri yere göğe sığdırılamayan bu kişiye saldırılar başladı. Hatta o kadar ileri gittiler ki bunadığını ve ne söylediğini bilmediğini iddia ettiler.

Antony Garrard Newton Flew,(11 Şubat 1923 – 8 Nisan 2010), hayatını Londra’da geçirmiş ünlü bir İngiliz filozoftur. Din felsefesiyle ilgili çalışmalarıyla meşhur olmuş, hayatının elli yılından fazlasını ateizme adamış ve birçok eser yayımlamıştır. Bir zamanlar ateistlerin temsilcisi olan Flew; Oxford, Aberdeen, Keele, Reading ve Toronto’daki York Üniversitesi’nde ders vermiştir. Peki, Darwinizm düşüncenin en parlak yıllarında yaşayıp 14 yaşında ateist olan ve bir dönem Marksist olduğunu söyleyen Flew’in hayatının son altı yılında Allah’ı bulmasının ve vefatına kadar da bu inançla yaşamasının sebebi neydi?

Flew, çeşitli yazı ve röportajlarında düşüncelerinin değişmesinde rol oynayan en büyük faktörün, hücrenin ve DNA’nın kompleks yapısı karşısındaki hayranlığı olduğunu belirtmektedir. Canlıların temel yapı taşı olan hücreye ve hayatın temel biyolojik faaliyetlerine ait bilginin kodlanmış olduğu şifre molekülü DNA’ya biz de kısaca göz atalım.

Hücre

Hücre, hakkında yüzlerce kitap yazılacak kadar harikulade işleyen bir fabrika, her an çeşitli kimyevî reaksiyonların olduğu bir laboratuvar, şifrelendiği bilgilere göre düzenli üretim yapan bir matbaa, gerektiğinde ihtiyacı olduğu kadar enerji üretebilen bir elektrik santrali, çok dakik işleyen bir saat ve birçok işlemi aynı anda yapabilen muhteşem bir bilgisayar gibidir.

Yaratılış süreci; her ikisi de birer hücre olan, erkekten gelen spermin, anne rahminde hazırlanmış olarak bekleyen dişi yumurtayı döllemesiyle başlar. Daha sonra hücrelerin planlı ve düzenli şekilde bölünerek sayısının geometrik olarak artırılması ve önce bazı hücre gruplarından dokuların, sonra organların ve en sonunda da çeşitli organ sistemlerinin yaratılmasıyla yaklaşık 100 trilyon hücrelik muhteşem sanat eseri olan insan bedeni ortaya çıkar.

Hücre; hücre zarı, lizozom, mitokondri, ribozom, Golgi, endoplazmik retikulum, vakuoller, çekirdek gibi organeller ve bunların içinde yüzdüğü sıvı bir zemin olan sitoplazmadan meydana gelmektedir. Hücrelerin en dışında çift sıra dizilmiş yağ (glikolipid ve fosfolipid) tabakalarından meydana gelen bir hücre zarı vardır. Zarın içine gömülmüş halde bulunan çok hassas kanallar bulunur. Bunların görevi, hücre içine her türlü elektrolit, mineral ve besinin taşınmasıdır. Hücrenin, dolayısıyla da canlının hayatını sürdürebilmesi için bu kanallar çok önemlidir. Üzerinde yüzlerce özel reseptör proteini olan zar, dışarıdan gelebilecek her türlü yabancı maddeye parola sorar. Hücrenin içinde her saniye beş milyon protein üretilir veya parçalanır. Bunların her birinin önemli vazifeleri vardır ve bunları kodlayan genlerdeki bir hata, canlı organizmanın hayatına mal olabilir.

Hücre zarındaki bağlantı noktaları ise hücreler arası elektrik, iyon ve kimyevîmadde iletimi ile değiş tokuşunda kullanılan kapılardır. Bu noktalar, organın fonksiyonuna göre sayıca farklılık gösterir. Mesela normal adaleden 10 kat fazla bağlantı ihtiva eden kalb hücrelerinde elektrikî ve kimyevî iletim çok hızlıdır. Sinir hücreleri de aynı şekilde, saniyenin yüzde veya binde birinden daha kısa bir zamanda birbiriyle iletişim kurar.

Bütün hücre organellerinin içine yerleştirdiği jel (koloit) kıvamındaki sulu ortam olan sitoplazma içinde, karmaşık veya kaotik gibi görünen, fakat mükemmel bir şekilde işleyen madde alış-verişleri, sentezler, parçalanmalar ve yeniden inşa edilmeler, sessiz bir şekilde, her an faaliyettedir.

Protein sentez organeli olan ribozamlar bir ağ gibi yayılmış endoplazmik retikulum üzerinde veya serbest halde bulunabilir. Adeta bir kimya fabrikası gibi çalışarak içinde bulunduğu hücrenin vazifesine göre çeşitli proteinler üretir. Bu proteinler bazen kemik veya kas gibi bir yapının bünyesinde veya bir karaciğer enziminde, cinsiyet hormonlarında veya bağırsak hücresinde taşıyıcı molekül olarak iş görebilir.

Yağ sindirimi ve hücre içi temizlik görevi verilen lizozomlar; işe yaramayan, kusurlu sentezlenmiş veya vücuda izinsiz girmiş mikropları içine alarak sindirip parçalar. Hatta mutasyon geçirip zararlı hâle dönüşen bir hücrenin kendisini bile sindirerek (otoliz) ortamı temizler. Böylece vücudumuz, her gün milyonlarca hücresi ve organeli ölmesine rağmen, bir çöplük haline gelmez. Yapılan araştırmalar, biz farkında olmadan karaciğerde her saat bir trilyon yaşlanmış enerji organelinin (mitokondri) lizozomlarda parçalanıp sindirildiğini göstermiştir. Elbette bir o kadarı da yeniden yaratılmaktadır. Mesela, bebeğin anne karnındaki gelişimi sırasında damar içi boşluklar, parmak arası perdeler lizozomlar tarafından eritilerek açılır.

Hücredeki her türlü faaliyet için enerjiye ihtiyaç vardır ve bu enerjiyi üretme vazifesi mitokondrilere verilmiştir. İhtiyaç durumunda, hücre zarında oluşan özel bir sinyalle açılan kapılardan içeri alınan şeker ve yağ asitleri mitokondrilerde yakılır. Biyokimya uzmanlarının çözmek ve anlamak için aylarını verdikleri Krebs çemberiisimli devridaim zincirindeki özel asitler ve proteinlerin akıl almaz işleyişleriyle üretilen enerji ve bağırsaklardan sindirimle gelen kan yoluyla bütün hücrelere dağıtılır.

Hücrenin yönetim merkezi konumundaki çekirdek, yumurtalık hücreleri gibi çok protein üreten yerlerde birden çok sayıda bulunurken, ömrü sınırlı (120 gün) olan ve bu sürede herhangi bir sentez faaliyetinde bulunmayan kırmızı kan kürelerinde bulunmaz. Çekirdeği önemli kılan asıl unsur, içinde bulunan kromozomlar ve bunların yaratılmasında istihdam edilen DNA’dır.

En Büyük Şifre: DNA

Hücre için vazife gören proteinler, enzimler ve diğer bütün moleküllerin yapılarına ve işleyişlerine ait temel şifreleri ihtiva eden DNA molekülündeki yaratılıştan kodlanmış bilgiler, ihtiyaç oldukça üretim yapılması için mesajcı RNA yoluyla sentez organeli olan ribozoma gönderilir.

Her canlının vücut yapısına ait bütün temel bilgilerin yazıldığı DNA molekülü, hücrenin çekirdeğinde bulunur. Saçımızın veya gözlerimizin rengi, boyumuzun uzunluğu, bağırsağımızdaki enzimlerin sayısına kadar bütün bilgiler DNA’da şifreli olarak kodlanmış durumdadır. Bütün bu bilgiler ise dört farklı harf (Adenin, Timin, Guanin, Sitozin) kullanılarak şifrelenmiştir. Bu dört harf (A-T ve G-C) ikili olarak sonsuz sayıda tekrarlar yaparak dizilebilir ve bütün canlılara ait genetik kitapları veya genombilgisi teşkil edilir.

DNA; fosfat molekülü, deoksiriboz şekeri ve azot bazlarının yan yana dizilmiş hâlinden ibrettir. Çekirdeğinin çapı yaklaşık 3-4 mikron olan insan DNA’sının sadece bir hücre içindeki uzunluğu ortalama iki metre kadardır. Çekirdekten 100 bin kat daha uzun bir molekül, daracık bir alana sıkıştırılmış, adeta paketlenmiştir. Bu apaçık mucize, ipliğin önce küçük toplara sarılması (histon), topların birbirleri üzerine dürülmesi (solenoid yapı) ve bu yapının kangal tarzı bükümler oluşturulması ile gerçekleşir.

Düşünün ki bir insan DNA’sı yaklaşık 22.000 gen bilgisi ihtiva eden bir bilgi bankasıdır. Bu ise yaklaşık 1 milyon sayfalık bir ansiklopedi hacminde bilgi demektir. İhtiyaç hâlinde birkaç saniyede ilgili sayfa bulunmakta ve kopyası çıkarılarak mesajcı RNA tarafından sentez organeline yollanmaktadır. Bütün hücrelerimizi düşünecek olursak, ansiklopedileri sığdırmak için bir futbol sahası genişliğinde kütüphaneye ihtiyacımız olurdu.

Karşılıklı olarak birbirine bağlanmış iki iplik şeklindeki DNA’nın sahip olduğu bilginin kopyasının çıkarılması, bir fermuarın açılması ve kapanması gibi yapılan hareketle olur. Fermuarın kopan dişleri gibi ortaya çıkan kısa parçalar, kaynakçı enzimler tarafından (ligaz) birleştirilir ve kopya şifre teşkil edilir. Kopyalama sırasında yanlış bir dizilme olup olmadığını kontrol eden, yani bütün bir ipliği tek tek okuyan, yanlış varsa bu bölgeyi tamir eden bir sistem de hücre içinde mevcuttur. Bütün bu harika mekanizmalar karşısında aklı ve vicdanı birlikte harekete geçiren Flew bakın nasıl yorum yapıyor:

“Hayatın kaynağının bir üçüncü felsefi boyutu ise bütün hayat biçimlerinin temel unsurlarından biri olan kodlama ve bilgi işlemenin kaynağı ile ilişkilidir. Hücre hakkında şu anda bildiklerimizi çevreleyen bol miktarda güzel anlatım olduğunu belirten matematikçi David Berlinski bu boyutu gayet güzel tanımlamaktadır.

DNA’daki genetik mesaj, kodlanarak çoğaltılır ve ardından RNA’daki mesajın amino asitlere aktardığı dönüştürme süreci gerçekleşir ve son olarak amino asitler bir araya gelerek proteinleri oluştururlar. Hücrenin faaliyetlerinin hem bilgi olarak hem de bu bilginin okunarak hayata geçirilmesi sürecinde iki farklı bilgi kodlama (DNA ve RNA) ve kimyevî faaliyetin kontrolü, evrensel bir şifre tarafından yürütülür.

Protein Sentezi

Protein sentezi için üretim emri, yine DNA ipliğinde ilgili bilgiyi içeren gen yardımıyla, başlangıç bölgesine (promotor) yapışan RNA polimeraz enzimi tarafından başlatılır. Mesajcı RNA genel başlatıcı AUG harfiyle başlar, her 3 bazın bir amino asidi sentezlediği bilgi olarak devam eder ve genel bitirme (UAA, UAG, UGA) harfleri ile biter. Bu kodlar bütün canlılarda Tevhit mührünün bir tezahürü olarak aynıdır ve inkârcıları çıldırtan bir şekilde ‘tesadüf’ kelimesini çöpe atar. Mesela 500 amino asit ihtiva eden bir proteinin tesadüfen meydana gelmiş olma ihtimali 10650’de 1’dir ki 10’luk sistemde 1’in sağına 650 sıfır gelmesiyle ifade edilen bu rakamın adını bilmiyoruz! (Matematikte 1050’de 1’den küçük ihtimaller ‘sıfır ihtimal’ kabul edilir.) İnsan vücudunda yaklaşık 200 bin çeşit protein vardır ve bunlar 20 kadar amino asidin farklı sıralarda ve sayıda tekrarlayan birleşmelerinden oluşur. Bir de hücre ve organlarda her saniye sentezlenmekte olan binlerce farklı molekülü düşünelim: Bunların doğru bir şekilde sentezinin yanında birbirleriyle kurdukları ilişkiyi, organize olmalarını ve vazife yapmalarını hayal edin.”

Flew, Yanılmışım Allah Varmışadlı kitabında, ateist olduğunu söylemesine rağmen Stephen Hawking’in şu sözlerine yer vermektedir. “En büyük delil kâinattaki nizamdır. Kâinat hakkında daha fazla şey keşfettikçe evrenin mantıklı kanunlarca yöneltilmekte olduğuna dair daha fazla şey keşfederiz. Ve aklımızda hâlâ şu soru olur: Kâinatın var olma sebebi nedir? İsterseniz Allah’ı bu denklemin cevabı olarak tanımlayabilirsiniz.”

Flew’in Dilinden Aklın Yolculuğu

“Asıl sorulması gereken soru şudur: Ben, bir fert olarak, her yerde hazır ve nâzır olan ve her şeye kâdir olan en büyük Hakikatin keşfedilmesine nasıl karşılık veriyorum? Bir kez daha söylemeliyim ki benim yaratılışı keşfetme maceram, şu ana kadar okuduklarımın, akıl ve vicdan süzgeçlerindeki uzun işlemleri ile ortaya çıkmıştır. Argümanın beni peşinden götürdüğü en ücra yerlere kadar gittim. Ve bu argüman, beni bizatihi var olan, değişmez, maddî olmayan, her yerde hazır ve nâzır, her şeye kâdir Sonsuz Varlığın mevcut olduğunu kabul etmeye götürmüştür.”   

“Artık kâinatın sonsuz bir ilim ve kudret sahibi bir Zat tarafından var edildiğine inanıyorum. Bu evrenin kompleks ve akıl almaz mükemmellikteki kanunlarının İlahîİlim tarafından ortaya konulduğuna, hayatın ve yaratılmanın İlâhî bir kaynaktan başladığına inanıyorum.”

Kaynaklar

Flew, Antony, Yanılmışım Tanrı Varmış, İstanbul: Profil Yayınları, 2011.

Koçer, Abdulkadir, Baştan Ayağa Mucizeler, İstanbul: Altın Burç Yayınları, 2012.