Ahmed Hüsrev Altınbaşak ağabeyimiz 1899 doğumludur. Baba tarafından Sıddkîkî, yani Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın (radıyallahu anh) torunudur. Anne tarafından da seyyiddir. Dikkat edilirse, Üstad’ın talebeleri arasında çok sayıda seyyid mevcuttur: Hulusî Ağabey, Sungur Ağabey, Zübeyir Ağabey, Bayram Ağabey, Seyyid Salih gibi…

Birinci Cihan Harbi başlayınca kendisi gönüllü olarak cepheye gitmek istiyor. Önce iyi bir askeri eğitimden alıyor. Rüşdiye mezunu olduğu için yedek subaylık rütbesi kazanıyor. O zaman savaşa göndermiyorlar ama İstiklal Harbinde subay olarak savaşa katılıyor.

         Hüsrev Ağabey, İstanbul terbiyesi görmüş çiftliği, traktörü, faytonu olan bir beyefendi… Sanattan anlayan bir ûdî… Sonra Nakşî tarikatına intisap ediyor. Kendisini ibadete veriyor. Mesela camiye sabah gidiyor, öğleye kadar zikir ve ibadette bulunuyor. İkindi vaktinde gidiyor, akşama kadar… Böyle olunca, Isparta’nın ileri gelenlerinden olan hanımı buna dayanamayarak kucağındaki kızıyla kendisini terk ediyor. Hüsrev Ağabey de bundan sonra bir nevi inzivaya çekiliyor; evden camiye, camiden eve…

Üstad Bediüzzaman’ın Barla’ya geldiğini duyunca, önce bir mektup yazıp üç soru soruyor: Altı kalın olan meshlere, mesh etmek câiz olur mu? Şehir hükmünde olmayan yerde Cuma namazı kılınabilir mi? Tesettürü tam sağlamayan pantolonlarla namaz kılmanın cevazı var mıdır? Üstad Hazretleri, bunlar hakkında mezheplerde, hatta aynı mezheplerin müçtehitleri arasında bile farklı görüşlerin olabileceğini, aslında asıl meselenin iman olduğunu, iman ve Kur’an hakikatleri üzerinde durulmasının çok önemli olduğunu ifade eden bir cevap veriyor. Bunun üzerine 1931 yılında bizzat ziyaretine gidip Üstad’la görüşmek istiyor. “Böyle bir zatın huzuruna oruçlu ve yayan olarak gideyim,” diyerek yola çıkıyor. Köyden köye yürüyerek Barla’ya ulaşıyor. Bir de bakıyor, Üstad Hazretleri de kendisini karşılamak için yola çıkmış. İlk karşılaşmada Üstad’ın elini öpmek istiyor, Üstad buna izin vermeyip geri çekilince kafaları birbirine çarpıyor. Üstad bundan hayırlı mânâlar çıkarıyor. “İnşallah kardeşim bu bir işarettir ki birbirimize faydalı olacağız” diyor. Üstadımız, Hüsrev ağabeyimize, ihtilaflı meselelerle şimdi uğraşmanın bir faydası olmayacağını, en büyük meselenin ihlaslı iman olduğunu, esas bunun için çalışılması lâzım geldiğini izah ediyor. Bunun için de Risale-i Nurların yazılıp ümmet-i Muhammed’e ulaştırılmasının önemini anlatıyor. “Seninle âlem-i İslam’ın en büyük derdi iman ile ilgili meseleleri görüşelim” diyor. Böylece Gül Fabrikasının kâtipliğine tayin olunmuş olarak, bu mübarek direktifle Isparta’ya dönüyor. “Artık yundum, yıkandım” diyor. Elmas kalemiyle hem Risale-i Nurları, tevafuklara vesile olacak şekilde, hem de Kur’an-ı Kerim’i harika tevafukları ile yazmaya başlıyor. 15 sene riyazet yapıyor ve bir yüklüğe girip gizleniyor; pencereye de bir nöbetçi dikerek yazı hizmetine devam ediyor.

Erdoğan Bey’in ifadesiyle: “Hüsrev Ağabey öyle bir salavat getirirdi ki, sanki canından kopar gelirdi: “Aleyhi salavatü’r-Rahman!” derdi. Namaza başlarken öyle bir yalvardı ki tekrar tekrar “Allah’ım! Allah’ım!” der, sonra tekbir alırdı. Sanki perde açılsın diye çırpınırdı. Arkasında namaz kılarken mest olurduk. Sav köyünün ilk zamanlar o kavgacı ve kaçakçı adamlarını bile terbiye edip eğiterek usul âdâb öğretmişti. Yanına hiç ter kokan adam gelmezdi ve konuşmalarına da çok dikkat ederlerdi. Onları öyle güzel yetiştirmişti.”

Merhum avukat Suudi Reşat Saruhan anlatmıştı: “Eskişehir Mahkemesinde, Hüsrev Ağabey’in avukatlığını da yaptım. Bir mahkemeye giderken, Hüsrev Ağabey bana haber göndermişti: ‘Sakın Sorgu Hâkimliğinde münakaşa etmesin!’ diye. Yanımda da o sırada merhum stajyer avukat Yusuf Kenan vardı. Selâm verdik; hâkim çok ters bir tavır takındı. Yusuf da benim gibi Karadenizli, Allah’ın selamına karşı bu tersliğe tahammül edemeyip hemen sinirlendi. Ama ben Hüsrev Ağabey’in tavsiyesini hatırlayıp fıtratımın tam aksine alttan aldım ve işi tatlıya bağladık. Elbette ağabeyimizin bir kerametiydi bu.”

Sadettin Bey anlatmıştı: “1971 darbesinde bizleri Hüsrev Ağabey’le beraber Eskişehir Bölgesi Sıkıyönetim Komutanı İrfan Özaydınlı’nın emriyle Eskişehir Hapishanesine atmışlardı. Bir gün Özaydınlı, hapishaneyi ziyarete geldi. Koğuşları dolaşırken bizim koğuşa da uğradı. Yanında kızı vardı. ‘Bunlar da Nurcular!’ deyince, kızı hayretle bizlere baktı ve sonra babasına: ‘Baba! Bunlar insanmış!’ dedi. Bunun ne mânâya geldiğini bir düşünün! Yani adam, o masum kızcağıza bizlerden nasıl bahsetmiş ki, çocuk bizi belki bir canavar şeklinde düşünürken böyle görünce şaşırmış.”

“İkincisi mahkeme salonunda cereyan etti. Askerî mahkeme olduğu için meraklarından olsa gerek, yüksek rütbeli subaylar da dinleyici olarak katılmışlardı. Savcı, mahkemenin mehabetine yakışmayacak şekilde, alaylı bir tavırla, ‘Bunlar cahil… Bunlar eski yazıdan başka bir şey bilmeyen kimseler. Mesela, sen Hüsrev Altınbaşak! Sen ne mezunusun?’ dedi. Hüsrev Ağabey ayağa kalktı, ‘Ben İstiklal Harbi gazisi yüzbaşıyım!’ dedi. Bunu duyunca salondaki subaylar bir anda toptan ayağa kalkıp salonu terk ettiler. Bu tiyatroya fazla tahammül edememiş olsalar gerek. Savcı da ne yapacağını şaşırıp öylece kalakaldı.”

1977’de Ahmed Hüsrev Ağabeyin vefat haberi, Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ulaşınca, kendisi rahatsız olduğu için, bizi merhum Muharrem Kalyoncu Ağabey’in de bulunduğu bir grupla, cenaze namazına yetişmemiz için gece yola çıkardı. Ramazan ayının son günleriydi ve kendisi oldukça rahatsızdı. Kadir gecesi olması ihtimali vardı. Biz yolumuzun üzerinde bulunan Sultanhisar’daki Atıf Egemen ağabeyimize de uğrayıp durumu arz ettik. Oradan Isparta’ya devam ettik. Cenazesi İstanbul’dan Isparta’ya getirilmiş. Gasil işlemlerinden hemen sonra yetiştik. Hatta bize mübarek yüzünü de gösterdiler.

Seneler sonra, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’na sık sık gelen bir profesörün önce annesi, sonra hanımı vefat ediyor. Harun Hocamız taziye için evine gidiyor. Kalabalık bir grup varmış. Güzel konuşmalardan sonra, o değerli profesöre, “Bir dua eder misiniz?” diyor. O da ellerini kaldırıp “Yâ Rabbi!” diye başlıyor. Duaya kendi ailesini, Harun Hocamızın ailesini ve “Hüsrev Altınbaşak’ın ailesini” dâhil ediyor. Bunun üzerine duadan sonra kendisine, “Hüsrev Altınbaşak’ın ailesi nereden aklınıza geldi?” diye soruyor. “Şu oturan hanımefendi onun kızı, hanımımla teyze çocuklarıdır” diye cevap veriyor. Bunu bize anlatmıştı. Ben de çok merak etmiştim, çünkü seneler önce Hüsrev Ağabey’in talebelerinden birisi şöyle bir şey anlatmıştı: “Hüsrev Ağabey’in evinde bulunurken kapı zili çaldığında, bize ‘Gidin, bir bakıverin’ der. Biz de gider kapıyı açarız. Bazen de ‘Siz durun, kapıyı ben açacağım’ der ve kendisi giderdi. Bir seferinde zil çaldı, hemen kalktı gitti. Uzun bir müddet dönmedi. Geri geldiğinde, meraklı bakışlarımıza cevaben, ‘Kızım gelmiş. Bana, ‘Baba artık çok yaşlanmışsın, rahatsızsın. Sana ben bakayım. İstanbul’a yanıma alayım. Evet, talebelerin var, ama onlar benim gibi bakamazlar!’ dedi. Ben de ‘Kızım, hakkım helâl olsun, ben böyle iyiyim’ diyerek gönderdim’ dedi.”

Bu ablamızı ziyaret etmek istedim; kabul etti. Belki babasının yazılarından haberi yoktur diye bir tevafuklu Kur’an-ı Kerim ile tevafuklu yazdığı bir Risale alıp götürdüm ve kendisine takdim ettim. “Haberim var. Geçenlerde talebelerinden bir grup geldi. ‘Babanızın yazdığı eserleri biz Allah rızası için çok ucuza mâl edip herkesin eline geçmesini sağlıyoruz. Ama korsan baskılar yapıp bazıları pahalıya satıyorlar. Bizim onları önlemeye imkânımız yok. Kızı olarak bütün hakları sizin üzerinizde, eğer bize bu hakları devrederseniz biz Allah rızası için çok ucuza mâl edip herkesin istifadesine sunarız’ dediler. Matbaaları da varmış. Ne dersiniz?” diye sordu. Ben de “Evet onlar pederinizin talebeleri, samimi insanlar… Eğer haklarınızı onlara devrederseniz, çok iyi olur” dedim. Sonradan öğrendiğime göre, haklarını devretmiş. Allah razı olsun.

Ablamıza şunları anlattım: “Hüsrev Ağabey, daha önce bir rahatsızlığından dolayı Ankara’ya hastaneye gitmiş. Kanser teşhisi yapmışlar ve doktorlar kendisine iki ay kadar bir ömür biçmişler. Ağabey de yanındakilere ‘Biz Isparta’ya dönelim. Hadis-i şerifte var; çörek otu her derde devadır’ demiş. Isparta’ya gelince haşhaş yağı çıkarır gibi çörek otunun yağını çıkartmış; her gün sabah akşam içmiş. Ondan sonra on üç sene yaşamış, vefatı da başka bir rahatsızlıktan olmuş.” Ablamız, “Bunu bilmiyordum. Ben eczacıyım; hep çörek otu yağı içerim. Son hastalığında İstanbul’da başındaydım. Rahatsızlığı da başka idi” dedi. Gerçekten ablamız yaşına göre dinçti. Bütün ikramları da kendisi servis ediyordu. Babasına olan sevgi ve saygısından dolayı bizler de çok memnun ve mesrur olduk.