“Sevgi nedir? Bir an mı, zaman mı, mekân mı, gönlünün buharını silen damla mı, yoksa gökyüzünü aşan gökkuşağı mı?”

Omuzlarımda ağır yükler, bir kasabaya gelmiştim. Küçük bir yerdi burası. Kim bilir, belki sorunlarım da aynı ölçüde küçülecekti. Ara sokaklarda, beyaz evlerin altında dükkânlar ve esnaflar… Caddeler temiz, ruha iyi gelen berrak bir atmosfer var. Alabildiğine aydınlık ve göz kamaştıran tabiat, içimdeki sıkıntıları gideriverdi. Çabuk alışmıştım buralara. Tatil amaçlı gelmediğimden ne zaman geri döneceğim de belli değildi. Her sabah kahvaltıyı deniz kenarında yapıp saatlerce kitap okuyordum. “İnsan ne ile yaşar?”Tam olarak bu soru, yükümün en ağır kısmını belirliyordu. “Sevgi” ile diyordu Tolstoy. Bu ne demekti? Bir iç mücadele sarmalında onu anlamam epey zaman aldı.

Kasaba halkı ile irtibat kurmaya başlamıştım. Deniz havası, hoş bir ortam ve sıcakkanlı insanlar… Maddiyata önem vermiyorlar, bir çay içimi muhabbet onlara yetiyordu. İnsanlar kanaate alışmış, rızaya çalışmıştı adeta. Herkes herkesin komşusuydu, herkes herkesten sorumluydu. Bunlar, benim yaşadığım hayata uzak değerlerdi.

Getirdiğim kitaplar bitince, yenilerini almak için kasabanın tek kitapçısına uğradım. Küçük bir mekân ve içinde sayısız eser… Kitapların gücü, eski mimari tarzdaki bu aydınlık yapının her köşesine aksetmişti. Taş merdivenleri çıkıp içeri girer girmez, küçük bir kız koştu. Elindeki bebeğini yüzüme tuttu ve mavi gözlerini koskocaman açtı.

“Senin ismin ne, güzel kız?”

Cevap vermedi. Anlamadığını düşünüp sorumu tekrarladım. O sadece bebeğini bana uzatıyordu. Elimi sarı saçlı bebeğin başına koyup okşadım. Bir anda geri döndü ve arka odaya doğru koştu. Odadan yaşlı bir amca çıktı. Beyaz saçlı, hafif kısa boylu, üstü başı düzgün bir beyefendi…

“Buyurun, oğlum”dedi, elindeki çay bardağını, ön taraftaki masaya getirirken.

“Kitaplara bakabilir miyim?”

“Tabiî efendim. Ben bu sırada size çay getireyim.”

İçim huzurla dolmuştu. Ali Osman Bey çok cana yakın, muhabbeti güzel bir insandı. Artık onu sıkça ziyaret eder olmuştum. Arada bir yardım da ediyordum. Mesai bitince de uzun uzun sohbet ediyorduk. Ben pek konuşmazdım, ama pür dikkat dinlerdim. Ali Osman Bey, evlatlarını ve eşini trafik kazasında kaybetmiş, hayatta sadece torunu kalmıştı. Mavi gözlü kız, Eslem, işitmiyordu. İlk gün sorduğum soruyu o yüzden cevapsız bırakmıştı. Onu izlemeyi seviyordum. Kim bilir onun dünyasında bizim işiten kulağımızla duyamadığımız ne güzel sesler vardı. Demek ki kelimeler yetmiyor bazı güzellikleri anlatmaya…