Bir metnin yorumlanmasında ve metne dair mânâ inşasında, yazar mı, okur mu, yoksa metin mi öncelikle ele alınmalıdır? Bu soru, Batı yorumbilimini uzun bir süredir meşgul etmektedir. E.D. Hirsch, Hans-Georg Gadamer, Stanley Fish, Jacques Derrida, Hans Robert Jauss, Wolfgang Iser ve Terry Eagleton gibi hatırı sayılır Batılı düşünürler bu konuda farklı yorumlarda bulunmuşlardır. Alman filozof Gadamer, herhangi bir metni anlamlandırmada yazardan ziyade metnin konusunu esas alır. Aynı zamanda Gadamer, anlam üretme sürecinde okur ve yazarın birlikte var olduğunu savunur.[1]

Roland Barthes ve Stanley Fish gibi düşünürler ise metinden ziyade okurun yaptığı yorumu esas alır.[2]İngiliz yazar ve edebiyat teorisyeni Terry Eagleton da metin yorumlamalarında, okursuz herhangi bir edebîmetin olmayacağını öne sürer. Hatta işi biraz daha ileri götürür ve edebiyatın var olabilmesi için okurun da yazar kadar hayatîönem taşıdığını savunur.[3]

E.D. Hirsch ise doğru yorumu, yazarın metne kendi yüklediği anlamın bulunmasına bağlar.[4]Metindeki mânâyı inşa ve yorum sürecini devamlı faal olan ve düşünen zihinle de irtibatlandıranlar olmuştur. İtalyan hukukçu, filozof ve teolog Emilio Betti bunlardan biridir.[5]

Bununla birlikte yazarın niyeti ve metne vermek istediği mânâ merkeze alınarak yapılan metin yorumlamaları vardır ki bunlara “maksatçı” (intentionalist) denir.[6]Hirsh, anlamın objektif olmadığını belirtir ve metni anlamlandırma olayını, okurun zihni ve şuuru üzerinde temellendirir.[7]

Peki Batı’nın daha ziyade maddîve zahiri yorumlar yapma metodu, Bediüzzaman Hazretlerinin eşya ve hadiselere mânâ verirken kullandığı manevîyorumlama metodu ile karşılaştırılabilir mi? Üstad’ın mânâ inşasına dair prensipleri, Batı yorumbiliminin daha bütüncül ve derli toplu bir metin yorumlamasına gitmelerine katkı sağlayabilir mi?

Hiç şüphesiz bu konu, Üstad’ın mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, ene, niyet ve nazar kavramlarına yüklediği mânâlar ile ele alınabilir. Bediüzzaman, mânâ-yı harfî ile eşyanın Sanatkârına atıfta bulunmasını; mânâ-yı ismî ile de bir nesnenin kendi kendine mânâ atfını kasteder. Benlik (ene) emanetini taşıyan insanı ise, bu iki realiteyi idrak eden, şuurlu, İlahîİsim ve Sıfatlara ayna, iradîbir varlık olarak görür. İnsandaki nazar ve niyetin, hem Sanatkârı, hem de sanat eserini değerlendirmede önemli rol oynadığını söyler. Nazar ve niyetin, eşyanın (herhangi bir edebîeser de dâhil olmak üzere canlı ve cansız her şey) rengini değiştirdiğine dikkat çeker. Üstad Hazretleri bu yorumlama ve mânâ inşasını, Kur’an’ın feyzi, imanın nuru ve şuuru ile yapar: Sanatkârla Cenabı Hakkı, sanat eseriyle Kudret Kaleminin yazdığı bütün mevcudatı, ene ile ise, bütün İlahîİsim ve Sıfatların tezahür ve tecellilerine mazhar olan insana emaneten verilen, mutlak İlahîvasıfları anlamak için yapılan mukayeselerde birim değer olarak kullanılan, müstakil vücudu bulunmayan, aynadaki görüntüye benzeyen benlik duygusunu kasteder.

Üstad’ın eşyayı yorumlama ve anlamlandırma yaklaşımında kullandığı terimleri, Batı yorumbiliminde şu benzetmeleri yaparak kullanabiliriz: Mânâ-yı harfî, yazar; mânâ-yı ismî, metin ve ene ise okuyucu olsun. Böylelikle enenin yani okuyucunun nazar ve niyetinin metinden çıkaracağı mânâ ve yorumun üzerindeki etkisi kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. Üstad; herhangi bir metni ya da yaratılan şeyi mânâ ve yorumlama meselesini, ne Roland Barthes ve Stanley Fish gibi sadece okur üzerinden yapıyor, ne E.D. Hirsch gibi yazar merkezli bir yol takip ediyor, ne de sadece metin merkezli bir rota izliyor. Aksine o, mânâ inşasını, Batı yorumbilimi ile ifade edecek olursak, yazar, okur ve metin üçlüsü ile yapıyor.

Konuyu yine Üstad’ın Sanatkâr ve sanat eseri benzetmeleri ile misallendirebiliriz. Herhangi bir kişinin, Norveçli ressam Edvard Munch’un “Çığlık” isimli tablosunu incelediğini düşünelim. Bu kişinin tabloyu, sanatkârı Edvard Munch’suz değerlendirmesi ne kadar tutarlı olur? Tabloyu müstakilen yorumlaması ne kadar doğru olur? Sadece kendi nazarına güvenmesi ne kadar mantıklıdır?

Ayrıca herhangi bir şeyi yorumlama hususunda, Üstad’ın niyet ve nazar kavramlarına yüklediği mânâlar çok önemlidir. Bediüzzaman, niyet ve nazarının eşyanın mahiyetini değiştirdiğini ifade eder. Üstad’ın bu yaklaşımı, Janet Wolff’un düşünceleri ile örtüşür. Zira Wolff, okurun özgün bakış açısının önemli olduğunu ve metnin okur ile buluştuğunda değişebileceğini söyler.[8]

Bir gözlüğün camlarının rengine göre, nesnelerin rengi değişik görünebilir. Benzer şekilde, bir okur veya yorumcu, herhangi bir metne veya sanat eserine hangi niyet ve bakış açısıyla bakıyorsa, o şeyi ona göre yorumlar. Tenkit niyeti ile inceliyorsa, kusurlar görür; peşin hükümle bakıyorsa, aceleci ve önyargılı hükümler verir; istifade niyeti ile dikkatini veriyorsa, müstefit olur, hatta feyz alır.

Batılı filozoflar, yorumbilimciler ve edebiyat eleştirmenleri, metin yorumlamalarında yazar, metin ve okuyucunun etkisi üzerinde durmuş, ancak bu konuda herhangi bir ortak görüşe varamamışlardır. Bediüzzaman Hazretlerinin eşyayı yorumlamada kullandığı mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, ene, niyet ve nazar mefhumları, Batı yorumbilimi için de yeni açılımlar temin edebilir.

Dipnotlar

[1]Hilmi Yavuz, Okuma Biçimleri, İstanbul: Timaş Yayınları, 2010.

[2]a.g.e.

[3]Tolga Kavalcı, “Üç Önemli Kuramcı Üzerinden Alımlama Estetiğinin İncelenmesi ve Bir Uygulama,” Söylem Filoloji Dergisi, Yıl 2, Sayı 3, 2017, s. 57.

[4]Yavuz, a.g.e.

[5]a.g.e.

[6]Burhanettin Tatar , Din, İlim ve Sanatta Hermenötik, Ankara: İSAM Yayınları, 2014, s. 22–23.

[7]Burhanettin Tatar, Felsefi Hermönetik ve Yazarın Niyeti, Ankara: Vadi Yayınları, 1999, s. 17.

[8]Janet Wolff, Sanatın Toplumsal Üretimi,İstanbul: Özne Yayınları, 2014, s. 109.