Bütün vahiylerin hülasası olarak insanlığın tümüne hitap etmek üzere ve kıyamete kadar hükmünü icra edecek şekilde gelen Kur’ân-ı Hakîm gibi onun indiği dil de bizim için önem arz eder.

“Son İlahî kelamın bu dille gelmesinin sebebi nedir?” şeklindeki bir sualin aslında tek bir cevabı vardır; o da Allah öyle dileyip öyle takdir ettiği içindir. İşte biz bu gerçeğin baştan farkında olarak Kur’ân dili olarak Arapçanın seçilmesindeki hikmeti anlamaya çalışacağız.

Son İlahi risalet için işin başında Hicaz bölgesi gibi bir mekânın, Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) gibi mazhar-ı câmi bir insanın, beşer gününün ikindi vaktine müsadif gelen bi’set yılı gibi bir zamanın seçilmesi nasıl bir kısım hikmete mebnî ise, bu kudsî iş için Arapça gibi bir lisanınseçilmesi de elbette belli hikmetlere dayalıdır.

Kur’ân’ın Arabî lisanla gelmesinin hikmetlerinden birincisi, bu dilin, seçilen Zat ve toplumun dili olmasıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim bu hususu açık bir şekilde bizlere beyan eder: “Şayet biz onu (Kur’ân’ı) yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik, mutlaka şöyle diyeceklerdi: Ayetlerinin açık-seçik olması gerekmez miydi? Arab’a yabancı dilden bir kitap, öyle mi?”[1]

İkincisi, Arapçanın süreç içerisinde diğer diller arasında İlahi mesajı taşıyabilecek en yüksek kıvama ulaşmış olmasıdır.

Arapçanın Tarihî Süreçteki Seyri

Kur’ân’ın nazil olduğu dönemde Arap toplumu, Arapçanın bütün inceliklerine vakıf idi. Onlar kendilerine has bir meziyet olmak üzere, fasih ve beliğ bir dile sahiptiler. Söyledikleri nutuklar, manzumeler lisan bakımından pek parlak şeylerdi. İşte Kur’ân, basit beyanların bile edebî açıdan birer sanat harikası haline geldiği böyle bir dönemde nüzule başlamıştı.

Bu dönemde dil, belagat yönüyle olgunlaşmış ve bir vahdete ulaşmıştı.[2]İşte Kur’ân yeni bir risaletle gelirken böylesine edebî zenginliğe sahip bir dille geliyordu. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, vahyin net, anlaşılır bir lisanla indirilişine pek çok ayetiyle vurguda bulunur.[3]

Arapçanın altın dönemine doğru nasıl bir seyir çizgisi takip ettiğini H. İbrahim Hasan şöyle ifade eder: “Mekke, Hicaz bölgesinde ticarî ve edebî hareketin merkezi idi. Çeşitli ziyaret ve panayır günlerinde alçak vaha ve yüksek yaylalarda yaşayan Araplar Mekke’ye gelir, içtimaîörf ve adetlerini birbirlerine nakleder, kahramanlık şiirleri okurlar ve soylarının şerefi, mizaçlarının yüceliğinden bahisler açarlardı. Bütün bu edebî ve içtimaî yansımalar, çocuklarının da kalbine bu yönde arzular ekiyordu. Bundan ötürüdür ki İslam öncesi dönemde Arabistan yarımadasında öğretimin yaygın olmayışı, bu asırda edebî hareketin kalkınmasına engel olamamıştır. Arap şiirinin tamamı kafiyeli idi. Ancak kafiye sadece şiire mahsus değildi. Dini işlerle, tehlikeli durumları dile getirici haberlerle ilgili metinler de böyleydi, hatta hakîmlerin hikmetli sözleri ve kâhinlik taslayanların kehanetli sözleri de, şiirin dar kalıplarına uymak zorunda olmayan ibareleri de kafiyeli idi. Adeta şiir, kavmin karakterini yansıtan bir durum olmuştu. Öyle ki, edebiyat bilmeyen bir Arap bile, belli kaside ve şiir kıtalarını ezberler ve onların nazım ölçülerini bozmadan mükemmel bir şekilde muhafaza ederek başkalarına naklederdi.”[4]

Arapları böylesi bir hayat tarzına sevk eden sebeplerden birisi olarak şu husus zikredilebilir: Ümmîbir millet olarak Araplar,[5]iftihar ettikleri tarihî vak’a ve tabloları yazıya dökemedikleri için hafızalarına kaydetmişlerdir. Tarihlerini kafalarında muhafaza etmek için de veciz sözler, kinaye, mecaz, istiare, teşbih gibi bediî dil sanatlarını kullanmak mecburiyetinde kalmışlardır. İşte bu durum Araplarda şiir ve belagati zirveye taşımıştır.

Arapların dille alakalı bu vukufları, onların Kur’ân’ın beşer üstü bir kelam olduğunu anlamalarını kolaylaştırmıştır. Bu sebepledir ki onların büyük çoğunluğu Kur’ân’ın bu eşsiz üslubu karşısında fazla dayanamayıp İslam dinine girmiştir. Öyle ki bir kısım sebeplerden ötürü İslam’ın hakikatlerine kulağını kapayanlar dahi Kur’ân’ın bu eşsiz ifade tarzının güzelliğini itiraf etmek zorunda kalmışlardır; babalarının dinlerini terk etmeme adına bu mucizeye “sihir” demekle kendilerince işin içinden sıyrılmaya çalışmışlardır.

Arap Lisanının Kendisine Has Özelliği

Gelmiş olduğu seviye itibariyle Arapçanın diğer diller karşısındaki farklılığını İmam Şafiî şöyle ifade eder: Arap lisanı, dillerin ifade bakımından en kapsamlısı, kelime hazinesi yönünden de en zenginidir.[6]Meşhur dil üstatlarından İbn Faris de (v. 395) Arapçanın beyan/ifade kabiliyetine başka bir dilin ulaşamayacağına dikkat çeker ve ‘erbab-ı akıl için bunun kapalı/gizli bir yanı yoktur’ der.[7]Bediüzzaman Hazretleri ise lisan-ı nahvî olarak nitelediği Arapçanın camiiyyetine hiçbir lisanın yetişemeyeceğini belirtir.[8]

Arapçanın İlahi kelama kalıp olarak seçilmesi hususunu bu dilin kendisine has özellikleri zaviyesinden ele alan M. Hamidullah ilgili eserinde şunları kaydeder: “Allah’ın mesajını aktarma aracı olarak Arapçanın tercih edilmesinin kendine has maslahatları vardır: Başka hiçbir dil, sahip olduğu ahenk ve kendisine has sözcük yapısı, çekim kuralları, ses armonisi vs. bakımından onunla karşılaştırılamaz. Bu, aynı zamanda en küçük aydınlatıcı bilgileri bile göz ardı etmeksizin yoğunlaştırılmış bir dildir: Zamirlerin yanı sıra, fiiller de erkek ve dişi olmak üzere, iki cinsi birbirinden ayırmaktadır. Sözcük dağarcığındaki inanılmaz zenginlikle ve kelimelerin farklı durumlara göre çok esnek bir biçimde çekim eki alabilmesi, Arapçaya, her türlü düşünceyi ve ince farkları hayran olunacak bir zarafetle ifade etme imkânı sağlamaktadır.”[9]

Kur’ân ve Arapça

İlâhî Kelâma son beşerî dil olarak seçilen Arapçanın ilk filolojik hare­ketlerini, Kur’ân’ın doğru okunup öğretilmesine gösterilen titizlik başlatmış ve onu şu üç açıdan müspet mânâda etkilemiştir:

1- Kur’an en başta Arapçanın yazıya geçirilmesini sağlamış, tek lehçe etrafında toplayarak birliğini kurup perçinlemiş, resmî dil haline getirmiş, fesahat ve belagat konusunda ona örnek, kaynak ve delil kabul edilmiştir. Apaçık (mübîn) dili sâyesinde müşterek ve fasih bir edebiyat dili, değişip bozulmadan varlığını sürdürmektedir.

2- Kur’ân birçok Arapça kelimeyi mânâ bakımından geliştirmiş, ayrıca kelime dağarcığına çok sayıda yeni kelimeler kazandırmıştır.

3- Arapça, Kur’ân sayesinde onun götürülebildiği her yere yayılıp yerleşmiş ve bunu hâlâ sürdürmektedir. Öyleyse Kur’ân-ı Kerîm Arapçanın varlık sebebi ve kıyamete kadar sapasağlam bir şekilde hayatını sürdürmesini garanti edecek yegâne desteğidir.[10]

İnen ayetleri taşıyan dil, artık ‘Kur’ân dili’ olmuştur. Bu dil, onu kullanan açısından erişilmez bir özellik kazanmıştır.[11]Çünkü bu dili bütün incelik ve sırlarıyla yerinde kullanan her şeyin yaratıcısı ve her şeyi bilen Allah’tır. Kur’ân’ın, i’caz ve belagati yönüyle, nazil olduğu günden bu yana, muarızlarını bir benzerini yapmaya çağırması[12]ve arkasından bunu imkânsız olduğunu vurgulaması’[13]hususunu bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Dilin kullanıcısının yüce Yaratıcı olması sebebiyledir ki Kur’ân, getirdiği esaslarla, sıradan herhangi bir bedevinin anlayışını gözetirken, edebiyat ve şiirde dahi sayılan ve ufku olabildiğince geniş bir edip, bir şairi de ihmal etmemiştir. Ve yine bu sebepledir ki bir kelamcı, hukukçu, dilbilimci veya idareci, müracaat ettiğinde, kendi sahasına ait incelikleri rahatlıkla onda bulabilmiştir. Hâlbuki kelam, hukuk veya edebiyat dili, birbirinden farklıdır. Kur’ân bunların tümüne aynı anda, inceliklerine varıncaya kadar, hem de kaide ve prensiplerine halel getirmeden dikkat göstermiştir. Gerek kelam ve hukuk, gerekse edebiyat ve tarih ekolleri ve bunların müdakkik temsilcileri, Kur’ân’ı birer kaynak kabul edip pek çok eser meydana getirmişlerdir.[14]

Arapça, tarihî süreç içinde, Allah’ın hususîlütfuna mazhar olarak, evrensel vahyin (Kur’ân’ın) dili olmaya layık bir kıvam elde etmiştir.

“Melikin atiyyelerini ancak matiyyeleri taşır” sözünün ifade ettiği gerçek, bu dil için de düşünülebilir. Zira nüzul öncesi gelmiş olduğu seviye itibariyle Arapça, kelimelerinin muhtelif anlamları ihtiva edecek kabiliyeti, az sözle çok mânâyı ifade edebilecek şekilde veciz üslubu, mecaz ve hakikati, delâlet ve mazmunu, sarih ve işarî mânâları yansıtabilecek şekilde incelikleri barındıran eşsiz yapısıgibi hususiyetleriyle İlahi mesajları taşımaya (matiyye olmaya) açık bir derinliğe ulaşmıştır.

Araplar gibi Arapça da gerçek değerini, yüksekler yükseğinden insanlığın ufkuna inen yüce Kur’ân’la kazanmıştır.

 

Dipnotlar

[1]Fussilet, 41/44.

[2]Bkz. Zeydan, Corcî, Tarîhu Lüğati’l-‘Arabiyye, Daru’l-Hilal, tsz. ysz., I, 78.

[3]Bkz. Yusuf, 12/2; Fussilet, 41/3; Tahâ, 20/113; Ahkâf, 46/12.

[4]H. İbrahim Hasan, İslam Tarihi,(çev. Heyet), Kayıhan yay. İst. 1987, I, 89-91.

[5]Bkz. Tirmizî, Kur’ân 9; İbn Hanbel, Müsned, V, 132.

[6]Muhammed b. İdris eş-Şafiî, er-Risale,el-Mektebetu’l-İlmiyye, Beyrut tsz., s.42.

[7]İbn Faris, es-Sahibîyyu fî Fıkhi’l-Luğati’l-Arabiyye, Daru’l-Mektebeti’l-Mearif, Beyrut 1993. s. 44.

[8]Said Nursî, Mektubât, Şahdamar Yayınları, İstanbul 2006, s. 576.

[9]M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, (çev. Mehmet Yazgan ) Beyan Yayınları, İstanbul, tsz., s. 39.

[10]Detaylı bilgi için bkz. Bilal Temiz, “İlk Filolojik Çalışmalar Döneminde Kur’ân-ı Kerîm’in Arapçaya Kazandırdıkları” Ç.Ü. İlahiyat Fak. Der. C.3, s.2, Adana 2003.

[11]Sıradan birisinin Türk dilini kullanmasıyla, sözgelimi, Fuzulî veya Yahya Kemal gibi söz/dil ustalarından birinin kullanımı arasında büyük farklar vardır. Dil aynıdır, belki kelimeler de aynıdır. Ama onu kullanan farklı olunca sözdeki derinlik ve etki de o nispette farklılaşmaktadır. Özetle diyeceğimiz şu ki, Kur’ân’ın dili Arapçadır, ancak onu kullanan Allah’tır. Bu itibarla Kur’ân’ın mislinin ortaya konması imkânsızdır.

[12]Bkz. Bakara, 2/23.

[13]Bkz. İsrâ, 17/88.

[14]Bkz. M. F. Gülen, Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar,Nil Yayınları. İstanbul 2011, s. 175.