1 Mart 1924’te Beşiktaş’ta doğan Yaşar Hocamız, 30 Nisan 2006’da İstanbul Sema Hastanesinde ruhunun ufkuna yürümüştür. Babası, Sultan Abdülhamid döneminde sarayda kitabet kalemindeydi. Dayılarının da Sultan Abdülhamid’in korumalarından olup bombalı suikast olayında şehit olduklarını duymuştum. Abdülhamid tahttan indirilince saraydan ayrılıp kendi memleketi olan Siirt’in Zivzik (Dişlinar) isimli köyüne gitmiştir. 1922 yılında, İstanbul’da bir tepe üzerinde bulunan bir eve ailesiyle yerleşir.

Yaşar Hocamız, Kur’ân-ı Kerim okumayı ve ilmihal bilgilerini babasından öğrenir. Yedi yaşında iken babası Rahmet-i Rahman’a kavuşur. İlkokulu Beşiktaş’ta, Esma Sultan’da okuyan Hocamız, sonra Kabataş Lisesine geçer. Celâleddin Öktem, Nihat Sami Banarlı, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi meşhurlar hocaları olur.

Lisede 10. sınıfta iken meşhur âlim Hüsrev Hocadan Arapça okumaya başlar. Bu tahsil 12 sene kadar devam eder. 1946’ta yedek subay olarak askere alınır. İzmir’de askerlik yaparken yolu tarihi Kestanepazarı Camiine uğrar. Orada hafızlık yapan talebeleri görür. Hacı Salih Tanrıbuyruğu ve caminin imamı İbrahim Kılıç hocalarla tanışır. Onlar talebelere Kur’ân ve tecvit dersleri okutmaktadırlar. Yaşar Hocamız burada bir müddet bu derslere katılır. Sonra, Hacı Salih Tanrıbuyruğu’ndan Arapça, Hadis, Fıkıh, Tefsir dersleri okutmasını istirham eder. Böylece Şaban Düz, Raif Cilasun gibi isimler de katılır, dersler başlar. Yaşar Hocamızın teşvikleriyle evlerde her akşam benzer dersler de okutulur.

Askerliğini bitirince, Yaşar Hocamız İstanbul’a döner. Tekrar Hüsrev Hocadan ders almaya başlar. Bu dersler, Hüsrev Hoca ders okutamayacak hale gelinceye kadar devam eder. Zaten bir müddet sonra, 1953’te ruhunun ufkuna yürür.

Hocasının vefatından sonra müftülük imtihanına girer, imtihanı kazanıp Çanakkale’nin Ezine ilçesine müftü olur. İki senelik müftü iken Bağdat Üniversitende Arap Dili ve Edebiyatı üzerine ihtisas yapmak üzere Irak’a gönderilir. 1958 Irak İhtilali ile Türkiye’ye döner. Bu sefer Hasan Basri Çantay’ın ısrarı ile Balıkesir’e müftü tayin edilir. Oralarda büyük hizmetleri olur. Vaazlarının yanında, okulların açılması için büyük gayretler göstermiştir. 1960 İhtilali olunca Edirne’ye sürülür. Orada müftü iken, M. Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanışır. Çok takdir ettiği bu genç hoca, artık ailenin bir ferdi gibidir.

1961’de Hocaefendi askere gider. İzmirliler 1962 yılında ısrarla Yaşar Hocamızı Kestanepazarına isterler. 1963’te de tayini İzmir’e çıkar.

Ben de 1960’tan itibaren Kestanepazarı Yurdunda bulunuyordum. Yurtta idarî bir boşluk vardı. Yaşar Tunagür Hocamızın gelişiyle işler değişti. Bizim de Hadis derslerimize giriyordu. Vaaz ve hutbeleri müthişti. Sahabe Efendilerimizi anlatışıyla, vaaz ve nasihatin ötesinde bir dava şuuru aşılıyordu. Bizleri ve cemaati coşturuyordu. Cumaları caminin avlusuna taşan cemaat gün geçtikçe artıyordu. Entelektüel bir şahsiyet olarak kendisine Suriye, Irak, Suudi Arabistan ve Pakistan’dan ziyarete geliyorlardı. Nebhânîler, Şeyh Mahdumlar gelenler arasındaydı. İslamî cemaatlerle arası çok iyi idi.

1965 yılının mart ayında, İhsan Emci başkanlığında İzmir İmam Hatip Okulu Mezunları Cemiyeti adına, Gurbetisimli bir dergi neşredilmeye başlamıştı. İlk sayısında Yaşar Tunagür Hocamızın, “Niçin İmam Hatip Okulları” başlıklı bir yazısı da çıkmıştı. 12 sayı devam bu dergiyi Cuma vaazlarından sonra cemaate de hocamız tavsiye ederdi. Diğer sayılarında da hocamızın yazıları neşredildi. Bilhassa Seyyid Kutub’un İslam’da İçtimaî Adaletkitabından tercümeleri de vardı. Zaten daha sonra kitap olarak da basıldı. Gurbet dergisinin 1 Aralık 1965 tarihli 7. Sayısında, hocamızla ilgili şöyle bir haber çıkmıştı: “Muhterem Hocamız Yaşar Tunagür, Diyanet İşleri Reisliği Muavinliğine tayin edilmiştir. İzmir’den ayrıldığından, bütün İzmirli Müslümanlar gibi biz de üzgünüz. Tesellimiz bu tayinin Türkiye’miz, hatta bütün İslam âlemi için faydalı olacağı ve Diyanet camiasına çöken kâbusun kalkacağı ümididir. Muhterem Hocamızı tebrik eder, Cenab-ı Hak’tan muvaffakıyetler dileriz. Gurbet.”

Yaşar Tunagür Hocamızın İzmir’de bulunduğu dönemde vesile olduğu pek çok hayırlı hizmetlerinden bir tanesini de kendi ifadeleri ile takdim edelim: “Bir ara bir kolej açma fikri doğdu. Kendi kendime düşündüm: İmam Hatip Okullarına herkesi getiremiyoruz. (Zenginlerimizin çocukları ekseriyetle yabancıların açtıkları kolejlere gidiyorlar). Gençler İslamî mânâdan uzak kalıyorlar. Biz de bir kolej açalım ve onları oralarda yetiştirelim. Fikir benden çıktı. Meseleyi fiiliyata dökmek için bizzat yine öne düştüm. İlk sermayeyi 5 bin lira olarak kendim koydum. Bazı esnafları dolaştım. 80 bin lira para topladım. Ardından Hacı Ahmet Tatari, Hacı Nuri Sevil gibi İzmir’in seçkin tüccarları 50’şer bin lira verdiler. Ali Rıza Güven ise, o günkü değeri 220 bin lira olan villasını verdi. Böylece Fatih Koleji açılmış oldu. İsmiyle çok uğraştılar. O dönemde dahi “Fatih Koleji” dememizin hesabını verdik. “Fatih” isminden bile ürkenler vardı. Bu kolej bir örnek oldu. Sonraları Türkiye sathında böyle kolejlerin açıldığını duydum ve gördüm.”

Yaşar Hocamız, İzmir’den Ankara’ya gidişini de şöyle anlatıyor: “1965 yılının ekim ayında yapılan seçimlerde hükümet değişti. Adalet Partisi iktidara geldi, Süleyman Demirel Başbakan oldu. Beni Başbakanlıktan telgrafla acele Ankara’ya çağırdılar, gittim. 1941 yılında liseden mezun oldum. (Hocamızın iki senelik yüksekokul tahsili de vardır). İlahiyat mezunu değilim, ama müftülük imtihanını vermişim, müftülük yapmışım. Müktesep bir hakkım var meslekte. Kanunca mahzuru yok. Bana ‘Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı olacaksın’ dediler. Bu arada bana tam yetki verdiler.

Ankara’ya davet edilmem üzerine Kestanepazarı’ndan ayrılmak beni üzdü. Ancak Ankara’da daha çok hizmet imkânı bulabileceğim düşüncesi üzüntümü hiç olmazsa biraz hafifletiyor ve bana teselli kaynağı oluyordu. Halk durmadan gelip soruyordu. ‘Bizi kime bırakacaksın?’ diyorlardı. Ben ise onları teselli ediyor ve ‘Size öyle birisini göndereceğim ki kısa bir müddet sonra beni unutacaksınız’ diyordum. Onlara isim vermiyordum. Fakat kafamda sadece tek isim vardı. O da Fethullah Gülen Hocaefendi’den başkası değildi. Ankara’ya gider gitmez de ilk işim Hocaefendi’nin tayinini İzmir’e çıkarmak oldu. Böylece bu müessese (Kestanepazarı Camiinin vaizliği ve oradaki İmam Hatip yurdu ve Kursu) ehil bir insana teslim edilmiş oldu. Hocaefendi, Kestanepazarı’nda beş seneye yakın kaldı. Çok büyük hizmetler yaptı. Bilhassa geceleri de talebelerin başında kalması, disiplin açısından çok verimli oluyordu.

İnsanı hangi ameli kurtaracaktır, bunu ancak Cenab-ı Hak bilir. Fakat ben kendi namıma şöyle düşünüyorum: ‘Ahirette beni kurtarmaya vesile olacak hiçbir amelde bulunmadım. Sadece bir işe vesile oldum ki bütün ümidim ondadır. O da Fethullah Efendiyi İzmir’e tayin etmiş olmamdır. Evet, beş senelik Diyanet İşleri Reis Muavinliği döneminde yaptığım en hayırlı iş odur.

1972 yılından itibaren Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığından emekli oldum. Sonrasında biraz ticaretle uğraştım. Turgut Özal Beylerle Silm diye bir şirket kurduk. Özal siyasete girdikten sonra o ticaret işlerini de bıraktım.”

  1. Fethullah Gülen Hocaefendi de Yaşar Tunagür Hocamızla olan münasebetlerini şöyle anlatıyor:

“Yaşar Tunagür Hoca, 27 Mayıs 1960 İhtilalini yaşadığı Balıkesir Müftülüğünden sonra bir mânâda sürgün olarak Edirne’ye gelmişti. 36–37 yaşlarındaydı. Ben daha askerlik yapmamıştım. Siyah sakallı genç bir müftü olarak tanınmıştı. Gezişi, oturuşu, kalkışı, yürüyüşü gayet onurluca, vakur bir tipti. Çevresinde mehabet ve saygı hâsıl ediyordu; hem de kendisini sevdiriyordu.

Açık, net ve cesurca konuşuyordu. Entelektüel bir yanı vardı. Üzerinden bir ihtilal geçmiş. Bir ihtilalin mağduru idi. Edirne’ye sürgün gibi gönderilmişti. Fakat hiçbir şey olmamış gibi yine düşüncelerini cesurca ifade ediyordu. Bana göre tam bir entelektüeldi. Elitti, fakat aynı zamanda bu düşüncelerini rahatlıkla ifade edebiliyordu. İstanbul’da doğmuş büyümüş bir İstanbullu idi. Bir Beşiktaş beyefendisiydi.

Onda ciddi bir peygamber sevgisi görüyordum. Dolu dolu gözlerle anlatıyordu. Bana göre aranan bir vaizdi. Ben büyüklerden çok nadir öyle bir iki insana rastladım. Fakat o yaşta o kadar coşkun, o kadar heyecanlı ve heyecanlarını aynı zamanda dengesiyle, aklıyla, mantığıyla dengeleyebilen, frenleyebilen bir insandı… Yaşar Tunagür Hocam, valiyle ve diğer üst seviyedeki bürokratlarla iyi görüşürdü. Onlarla hemen kaynaşmasını bilmişti. Selimiye Camiinde yaptığı vaazlarla etkili oluyordu. Kısa zamanda büyük bir cemaat topladı. Edirne’nin dine karşı yumuşamasında onun hizmetleri inkâr edilemez. İhtilalden sonra sürgün olarak gelmişti. Fakat halk Yaşar Hoca’ya fevkalâde rağbet ediyordu. Ben Üç Şerefeli Camiinde vaaz eder, hutbe dinlemeye Selimiye’ye giderdim. Onun yaptığı o coşkun konuşmalar, o güne kadar duyduğum en içten ve en samimi konuşmalardı. Hutbelerinde muhakkak sahabe efendilerimizden örnekler verirdi. Ben zaten sahabe aşığı idim. Bu da beni onu dinlemeye koşturan sebeplerden biriydi.

Yaşar Hoca Ankara’da Diyanet İşleri Başkan yardımcılığına getirilmişti. Cesurdu, öne çıkmıştı. Her dediğini yapıyordu. İsabetli şeyler yapıyordu. Bundan ötürü bazı hazımsızlıklar da oldu kendisine karşı. İlahiyat kökenli olmadığından dolayı bazıları aleyhinde fırtınalar kopardılar. “İlahiyatçı olmayan bir insan nasıl reis muavinliği yapıyor” diye o dönemde, çok az insan müstesna, teşkilat aleyhine döndü.

Yaşar Hocanın saygın bir yanı vardı. Birinin kapısına vardığında, kapıyı açıyorlardı. Yüzüne baktıkları zaman “Buyurun” diyorlardı. Ben başka bir Diyanet İşleri başkanında görmedim bunu. Refet SezginBey (bilim tarihinde devrim niteliğinde gerçekleri ortaya çıkarmış, meşhur Prof. Dr. Fuat Sezgin’in kardeşi) bakandı. O, hocanın arkasında Diyanet İşleri başkanlığında kamet getiriyor, seccade üzerinde çıplak ayaklarıyla, “Allahu ekber, Allahu ekber” diyerek Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı’nın arkasında namaza duruyordu. Bunlar çok önemli şeylerdir. Bir kabuldür bu. Bakan, “Ben bakanım, benim bir müdür muavinim, genel müdür muavinim falan filan” der ona göre bakar, ona göre iltifat eder, fakat hoca öyle ruhuna nüfuz etmişti ki Yaşar Hocanın gözünün içine bakıyordu.

Sosyal yönü itibariyle açık bir insandı. İslamî hayâ ve edebi vardı, fakat gerekli durumlarda bazı şeyleri söylemekten de çekinmezdi. Tahayyülleri neyse tasavvura dökebilirdi onu. Tasavvurları neyse onu filtresiz taakkul ile değerlendirebilirdi. Aklıyla değerlendirdiği her şeyi hemen tekellüme dökebilirdi, konuşabilirdi. O yönüyle de çok ender insanlarda bulunan çok meziyete haizdi.

Yaşar Hoca, okumuş bir insandı, okuduğu kadar bilgisi de vardı. Kendisini ifade edecek kadar ifade kabiliyeti olan bir entelektüeldi. Bu açıdan bulunduğu her yerde hemen herkesle münasebeti vardı. İnkılâpçı bir adamdı, Aksekili (Ahmet Hamdi Akseki) gibiydi, cesurdu. Kanunların böyle herkes tarafından anlaşılmayan yanlarını, püf noktalarını çok iyi değerlendirir, dediğini yapardı orada.

Diyanet’te bulunduğu sırada birçok insanla temas kurdu. Turgut Özal’la tanışıklığı eskilere dayanıyordu. Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışan Turgut Özal’la birlikte pek çok arkadaşla, çoklarıyla da tanışıklığı vardı. Sadece onunla değildi, üniversite camiasından şahsiyetlerle, daha sonra Korkut Beylerle, Osman Çataklı’yla belli ölçüde muarefeleri vardı. Kiminle temas ederse, kendisini sevdirirdi.”

Yaşar Hocamızla daha sonraları Zaman Gazetesinde çalışırken, gazetenin daha iyi çıkması için istişareler yaptığımız danışma heyeti içinde de çok güzel görüşmelerimiz ve sohbetlerimiz de oldu.

Gerçekten Yaşar Hocamız; samimiyeti, ileri görüşlülüğü ve vesile olduğu hayırlarla İslamiyet’e ve insanlığa büyük hizmetlerde bulunmuştur. Cenab-ı Hak kendisinden razı olsun ve rahmet eylesin.