Yaratılışta tesadüf yoktur. Zerrelerden muazzam yıldız kümelerine kadar bütün mevcudatın, sonsuz ilim ve kudrete sahip Rabbimizin mutlak iradesiyle düzenlendiğine şahitlik ederiz. Bitkilerdeki fotosentez hadisesini, güneş ışığının şekere dönüştürülmesini ve ekolojik dengedeki harika ilişkileri bu meyanda hatırlayabiliriz.

Ne gariptir ki mahlûkatın en mükemmeli olan insan, kendi varlık sebebini tesadüfe bağlayabilmiştir. Tesadüf kavramını üreten insan, varlıkta hiçbir tezahürü olmayan bir şeyi varmış gibi ortaya atarak varoluşuna dayanak yapmıştır. Oysa tesadüf kavramının, insanın uydurduğu bir kelime olmaktan öte hiçbir karşılığı yoktur.

İnsan yüz trilyon hücreden oluşuyorsa ve bir hücrede yüz milyar atom varsa, evren milyarlarca galaksiden müteşekkilse ve her bir galaksi içinde milyarlarca yıldız varsa, yani atomdan galaksilere muazzam bir sistem işliyorsa, bütün bunları tesadüfle izah etmek kendi içinde muazzam bir paradoks oluşturmaz mı?

Kuantum mekaniğini tesadüf kavramına dayandırmayı reddeden Einstein, 1926 yılında Max Born’a gönderdiği bir mektubunda şunları söyler: “Teori çok şey ifade ediyor, ancak Tanrı’nın sırrını ortaya koyamıyor. Onun zar atmadığından kesinlikle eminim.”

İnsan hakikaten garip bir varlıktır. Kendisine bahşedilen akıl, beyan ve şuur gibi kabiliyetleriyle ortaya koyduğu ilmî araştırmalarını kendi boşluğuna mahkûm ederek, hayatını tesadüf temeli üzerinde inşa edebiliyor. Hâlbuki kendi elinden çıkan hiçbir eseri tesadüfe vermeyip kendi aklının, ilminin ve gücünün eseri olarak görüyor. Kendi ürünleri dışındaki her şeyin kendiliğinden var olduğunu iddia ederek bunları tesadüfe bağlayabiliyor.

Bazı bilim adamları, mevcudatın tesadüfen oluşma ihtimali sıfır olduğu halde tesadüfe sığınabiliyor. Buna insan zihninin, vehminin ve hayalinin çelişki dolu bir tezahürü olarak da bakılabilir.