Çinliler Çengdu şehrinin aydınlatılmasında tasarruf yapılabilmesi maksadıyla sun’î bir ayın (alçak yörüngede dolaşan, büyük bir ayna şeklinde uydu) dünyanın yörüngesine gönderilmesini planlıyorlar ve başarılı olurlarsa, bu uyduların sayısını artırmayı deneyecekler. Japonya’da robotların evcil hayvanlar gibi alınıp satılmasından bahsediliyor. Alman bilim insanları uzayda, Bose-Einstein yoğuşması olarak bilinen bir madde elde ettiler. Bu proje, dünyadaki yer çekiminin etkisiyle hassas ölçümlerin takip edilemediği deney ve çalışmaların yolunu aydınlatmayı hedefliyor. Amerikalıların Mars macerası ayrıcalıklı mecrasında sürüp gidiyor. Günümüzde gücün bir ölçüsü olarak kabul edilen bu tür ilmîaraştırmalar, insanlığın gelişiminde nasıl bir rol oynuyor? Bu harikulade çalışmaların ardından yeryüzünde huzuru gerçekten elde edebilecek miyiz?

  1. asra “cinayet yüzyılı” denmesinin altında yatan sebep, hiç şüphesiz önü alınamayan savaşlardır. Cornell Üniversitesi’nden Milton Leitenberg’in hazırlamış olduğu “20. Yüzyıldaki Çatışma ve Savaşlarda Ölüm” isimli rapor, kasten gerçekleşen öldürme vakalarının bir kronolojisini sunuyor. Leitenberg, bütün sonuçlar toplandığında, 20. asırdaki savaş ve çatışmalarda yaklaşık 148 milyon insanın öldüğünü belirtiyor.[1]Başka bir analizde, İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm, 20. asırda öldürülen insan sayısının 1900 yılındaki dünya nüfusunun %10’una tekabül ettiğini belirterek, bu yüzyılda kasten öldürülen kişi sayısını 187 milyon olarak tespit ediyor.[2]

Geçen yüzyıldaki savaşlar, haritaların yeniden çizilmesine sebep olurken, can kayıplarının altında yatan şiddet politikalarının günümüzde de bir karşılığı var elbette. Ancak sadece 2016 yılındaki ölümlerin sebeplerini incelediğimizde, birçok ülkenin gündemini belirleyen şiddet olaylarındaki ölüm sayılarının, geride bıraktığımız asırla mukayese edilmeyecek kadar az seviyede olduğunu fark ediyoruz. Çatışmalarda ölenlerin sayısı dünya genelinde yaklaşık 116.000 kişiyken, teröre kurban edilen kişi sayısı 35.000. Dünya genelinde şiddete bağlı ölümler, toplam ölüm vakalarının %1’inden daha az. Kalp damar hastalıkları ve kanser, ölüm sebeplerinin neredeyse %50’sini oluşturuyor.[3]

Silah endüstrisinin gelişimini sürdürdüğü bir yüzyılda, şiddete bağlı ölüm sayılarının artmasından endişe edilebilir. Eldeki veriler, 2000’li yılların yaklaşık ilk 20 yılını ifade etse bile sonrası için güvenli bir geleceği ne yazık ki garanti etmiyor. Maddi kaygıların, artan fırsat eşitsizliklerinin, adalet duygusu üzerinde tepinip duran tiranlarının olduğu bir devirde, saldırgan ve haris topluluklarla birlikte yaşıyoruz. Global ısınma ve soyu tükenen canlılarla ilgili haberler artmışken, biyolojik silahlar ve nükleer bombaların yaygınlaştığı bir yüzyılda, endişe edilecek şartlar oluşmuş demektir.

7 Aralık 1941’de, Japonya İmparatorluğu Deniz Kuvvetleri, ABD ordusuna karşı Oahu adasında bulunan Pasifik Filosu ve Pearl Harbor askeri üslerine beklenmedik bir saldırı düzenledi. Bir gün sonra ABD senatosunda Japonya’ya savaş ilan etme kararı oylandı. I. Dünya Savaşı’nda da savaş karşıtlığıyla bilinen ve red oyu kullanan 50 kişiden biri olan Jeanette Rankin, bu kez salonda yuhalamalar eşliğinde hayır oyu veren tek kişi oldu. ABD’nin 2400 kayıp verdiği sürpriz saldırıdan sonra, Solomon Adaları’ndaki çatışmalarda 31.400 Japon askeri öldü.[4]1945’te Hiroşima ve Nagazaki’nin yerle bir edilmesine sebep olan iki atom bombasının kullanılmasıyla süreç tamamlandı. Şiddet, başka bir şiddetle giderildi ve bunu yaparken başka bir çarenin kalmadığı ifade edildi. Bu sürece, “yeniden yaşanılması muhtemel olan şiddet” diyebiliriz. Bu şiddet döngüsünün, “kronik şiddet”e yol açması, her zaman ihtimal dâhilindedir.

Kronik şiddet sürecinde hafızalara kazınan acı olayların yeri inkâr edilemez. Şiddet, bir sınır bilmezliğin öfkeyle dışa vurumudur. Şiddetin Önlenmesi İttifakı, şiddeti şu şekilde tarif ediyor: “Gücün kasıtlı olarak kullanılması; kendisine, başka bir kişiye ya da bir gruba karşı tehditte bulunma veya yaralanma, ölüm, psikolojik zarar ve mahrumiyet gibi sonuçlara yol açma.”[5]

Şiddet gösterme duygusu normal değerlerle izah edilmeye başlayınca, yapılacak pek çok anormalliğin, kanun dışılığın, adaletsizliklerin üzeri örtülebilmektedir. Bununla beraber alışılan şiddet, umursanmayan şiddet, göz yumulan şiddet ve hatta yok sayılan şiddet gibi türevlerin sahaya çıktığını da gözlemleyebiliyoruz.

Milgram Deneyi’nin bu hususta söylediklerinin hâlâgeçerliliği var. Deneye katılan kişilerin büyük çoğunluğunun, işkence yapma teklifine karşı gelememeleri, şiddetin bir bünyede nasıl filizlendiğinin açık işaretiydi. İnsafsız pek çok uygulamaların altında yatan, gazap kuvvesinin ifratı olan tehevvür hissi, tahrik edildiğinde fertleri kolaylıkla canavarlaştıran ve onları şiddete eğilimli hale getiren bir damardır. Akılalmaz vahşetler, bu hissin işlenmesiyle irtikap edilir.

İnsanı farklı şekillerde etkileyen şiddet halinin en acısı, psikoljik faktörlerle başlayıp sonrasında diğer aşamlara da sıçrayan şeklidir. İşinden edilen, malına el konulan, hanesine tecavüz edilen, hücrelere atılan, temel haklardan mahrum edilen ve dışlanılan fertler, bir anda ne yapacağını bilemez. Bu arada, şahi menfaatlerinin kurbanı olan iktidar sahipleri, sebep oldukları hukuksuzluklardan sıyrılmaya çalışır. Sinsi taktikler ve tahriklerle masumları da suça bulaştırıp kendi suçlarını gölgelemeye gayret ederler. Müspet harekete gönül verenler, bu tür tuzaklara düşmezler. Şiddete maruz bırakılan kişilere yapılan tavsiyelerin en başında geldiği üzere, öncelikle başlarından geçenleri anlatır ve meşru her türlü zeminde haklarını ararlar. Şiddette ihtisas yapmış kimselerin metotlarını hayal dahi edemeyecek mazlum ve madurlar, hukukun üstünlüğünün icra edileceği günleri aktif sabırla beklerler.

Refahı yayamayan, güçler dengesi ve hukuku tesis edemeyen, sosyal adalet mekanizmalarını işletemeyen yapılarda huzurun sağlanamadığı bir gerçektir. Huzurun gerçekleşmediği coğrafyaların kaderinde şiddet daha belirgindir. İnsana ve hayata gerekli saygıyı gösteremeyen, süflîmenfaatlere dayalı sistemler, bütün tahribatlarına rağmen, çözülüp çürümeye mahkȗmdur.

Dipnotlar

[1]Milton Leitenberg, “Deaths in Wars and Conflicts in the 20thCentury”, Cornell University, Peace Studies Program, Occasional Paper, #29, 2006.

[2]A.g.e.

[3]Hannah Ritchie ve Max Roser, “Causes of Death”, ourworldindata.org/causes-of-death.

[4]www.nationalww2museum.org/war/articles/solomon-islands-campaign-guadalcanal.

[5]www.who.int/violenceprevention/approach/definition/en/.

Paylaş
Önceki İçerikBÜLBÜL NAĞMESİ
Sonraki İçerikRoger Garaudy