Yeryüzü, insanları hayrete düşürecek kadar çok sayıda ve farklı canlılarla dolu. Bilhassa bahar mevsiminde, nokta kadar küçük, harika uzuvlarla mücehhez zîhayat varlıklar görüyoruz.

Allah, bütün bu canlılar içinde insanı öyle mükemmel latifelerle donatmış ki hiçbirisi için yeryüzünde imalatı yapılan bir fabrika, alım satımı sapılan bir mağaza yoktur. İman ve iz’an şuuruyla baktığımızda, muciznümâ bir kıymet ifade etmekte olduğunu müşahede ediyoruz.

Böylesine harika bir varlık olan insanı Allah niçin yarattı, onun asli vazifesi nedir? Yaratılış gayesine uygun olarak vazifesini yapıyor mu? Her an çağrılmak üzere, misafir bulunduğu dünyadan, fırsatları değerlendirip üzerine düşen sorumlulukları yerine getiriyor mu?

Her insan bu sorular karşısında dehşete düşüp sarsılmalı ve kendini derin bir muhasebe ve murakâbeye tâbi tutmalıdır.

Hayat ve memat Allah’a aittir. Bizler emanetçiyiz. Allah hayatı verirken sormadığı gibi, alırken de sormayacaktır. Kim, nerede ve nasıl ölecek, belli değildir.

Bugün milyarlarca insan, Yaradan’ını gerçek mânâda tanımamaktadır. Bu insanlara hakikatleri anlatmak ve sevdirmek vazifesi, imanla şereflendirilen müminlere düşmektedir. Müminler, dünyevî ve uhrevî hiçbir beklenti içinde olmadan; ihlas, samimiyet, vefa ve sadakatle bu sorumluluğu yerine getirme gayreti içine bulunmalıdırlar.

Dünyamızı aydınlatan Güneş’i, takvimcilik yapan Ay’ı, gece gökyüzünü süsleyen yıldızları, dünyayı değerli hâle getiren denizleri, ırmakları, ormanları, yağmurları ve bulutları, rengârenk açan çiçekleri, konserve edilmiş, rengi, tadı ve güzelliği farklı meyveleri, türlerini tam olarak bilemediğimiz, cıvıl cıvıl öten, hâl diliyle Mevla’yı zikreden kuşları, denizlerdeki balıkları, insan vücudunda vazife yapan harika uzuvları, emrimize ve hizmetimize veren Allah’tır. Böylesine nefes kesen sanatlar, Halık-ı Zülcelal’e ayna olmaktadır.

İnsan, yaratılan varlıkların en harikasıdır. Allah ona öyle bir beyin ihsan etmiştir ki zerrelerden müteşekkil, kıvrım kıvrım bu beyin, Sani-i Mutlak’a dikkatleri çekmektedir. Beynimizde sinirlerden meydana gelen bir ağ vardır. Bu ağ, trafik kontrol merkezi gibi çalışır. Beyne gelen milyonlarca mesajı denetler. Lüzumsuz olanları eler, önemli olanları seçer ve akla havale eder. Mütehassıslar bugüne kadar beyin hakkında bilinenler, bilinmeyenler yanında çok azdır derler. Beyin hakkındaki hayret verici harikalar, anne karnında başlamaktadır. Doğumdan sonra sinir hücrelerinin bir ağ şeklinde gelişimi devam eder. Mutlak kudret sahibi Halık-ı Zülcelal’in, beyni gelişmeye müsait bir şekilde yarattığı görülmektedir. Üstad Bediüzzaman, kabiliyetlerin taallümle tekemmül ettiğine dikkat çekerken, insanda inkişafa müstaid kuvveler, hisler ve latifelerin yaratıldığına dikkat çekmektedir.

Dil, el, göz, kulak, hayal gücü, akıl, irade ve şuur; insanda çok önemli vazifeler icra etmektedir. Küçük bir et parçası olan dil, yüzlerce farklı dilin telaffuzunda istihdam edilmektedir. Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın, dünya sofrasında, saymak için ömrümüzün yetmediği nimetlerinin teftişini yapmaktadır. Ellerin, gözlerin, kulakların ve hayal gücünün yaptığı muhteşem işlere bakılınca, mülkün hakiki sahibinin Allah (celle celâluhu) olduğunu açıkça görmek mümkündür.

İnsandaki isteme, merak etme ve araştırma duygusu, susama, acıkma, ağlama, gülme, sevinç duyma, sevme, nefret etme hisleri, kâinatın büyüklüğü, insanın küçüklük ve acizliği; zaman ve mekânların sahibi Allah’ı hatırlatmaktadır.

Bütün bu harikulade sanat eserleri, her şeyin bir plan dâhilinde, bir emirle hareket ettiğini göstermektedir. Bütün bunlara, her şeyi yaratan Allah’ın mührünün vurulduğuna şüphe yoktur.

Rabbimiz, “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zâriyât, 51/56) buyurmaktadır.

İnfitâr sȗresinde ise biz kullarına şu şekilde hitap etmektedir: “Ey insan, nedir seni o kerim Rabbin hakkında aldatan?  O değil mi seni yaratan, bütün vücut sistemini düzenleyen ve sana dengeli bir hilkat veren ve seni dilediği bir surette terkip eden?” (82/6–8).

Bir dilekçe verip insan olmadık. Para verip satın almadık. Mülk Allah’ındır, tasarruf da O’na aittir. Bize düşen vazife, emaneten verilen sermayeleri O’nun yolunda, O’nun rızası istikametinde değerlendirmek olmalıdır.