Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtü vesselâm) hayatı, ahlakı, hal, hareket ve hamleleri, her hususta müminler için zengin bir hayır, hikmet ve hakikat hazinesidir. O’nun vahyin rehberliğinde, ihsan şuuru içerisinde ortaya koyduğu fiil ve beyanları, eşya ve hadiseler karşısındaki durum ve duruşumuzun doğruluğunu ve değerini anlama adına bir mihenk taşı vazifesi görür. Bu çerçevede O’nun, en amansız anlarda etrafındaki az sayıdaki sahabîye verdiği; zamana, zemine ve zahire bakıldığında imkânsız gibi gözüken, geleceğe dair bazı müjdeler vardır.

Zor zamanlarda müminlerin, yürüdükleri peygamber yoluna olan iman ve itimatlarını artıracak müjdeler vermek, ahlak-ı ilahiyedendir. Muhacirler, Medine’ye gelip Ensar’ın yanına yerleştiklerinde, bütün Araplar kendilerine düşman kesilir. Öyle ki yanlarında silah olmadan ne geceyi ne de gündüzü geçirebilirler.

Ashâb-ı kirâm, umre heyecanı ve dâüssıla hasretiyle Mekke yollarına koyulur, ancak hedeflerine 40 kilometre kala önleri kesilir. 20 gün ümitle Hudeybiye’de beklerler, ardından da zahiren çok ağır gözüken bazı maddelere imza atıp Medine’ye doğru harekete geçerler. Yolculuğun ilk gecesinde Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm) Fetih Sûresi indirilir; hicran ve hüzün dolu Müslümanlara, büyük fetihlerin müjdesi verilir.[1]

Dünyasında ye’se en ufak bir yer bulunmayan Allah Resûlü de (aleyhissalâtü vesselâm) Cenâb-ı Hak’tan habersiz insanların alaylarına rağmen her fırsatta geleceğe dair haber ve müjdeleri dile getirerek, en kritik anlarda ashâbının gözlerine fer, dizlerine derman verir, azimlerini coşturur, iman, ümit ve hayallerini ayakta tutar, iradelerini biler ve ruhlarını şahlandırır. Bunların bilinmesi, aynı yolun yolcusu ve benzeri sıkıntılara muhatap olan müminlerin, Allah ve Resûlü’nün vaatlerinin, gerçekliğine ve mutlaka gerçekleşeceğine olan iman ve itimadını artırma noktasında faydalı olacaktır.

            İlk Günler

“Oku!” vahyiyle, son ve evrensel mesaj Kur’ân’ın nüzulü başlar ve Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), bu mesajın içerdiği mana ve muhtevayı, temsil ve tebliğle görevlendirilir. İnsanlık tarihinin bu en büyük hadisesinden hemen haberdar olan Mekkeliler, bu gelişmeyi, Cahiliye kültürü (!), şahsi hırs ve hasetlerinin etkisinde okur. Hemen harekete geçer ve bu yüce davayı itibarsızlaştırma adına vahyi alaya alırlar. Bu, yürünecek yolun dünkü rehberlerinin sergüzeşt-i hayatına vakıf Varaka’nın daha ilk gün hatırlattığı, yola ait kaderin başlangıcı ve ilerleyen süreçte Mekkelilerin takınacakları tavrın da açık bir göstergesi olur.

Şirk, şehvet, şöhret ve şiddete müptela olmuş şahısları, hayatlarını kökten değiştirecek bir anlayışla karşı karşıya bırakmak, onlarda büyük bir şaşkınlık meydana getirir. Bütün bunları nazara alan Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), adımlarını çok dikkatli atar. Belli bir süre meseleyi sadece çok iyi tanıdığı, dost bildiği ve güvendiği insanlara açar. Namazları dahi gözden ırak yerlerde eda eder.

Habeşistan Hicreti Öncesi

Risâletin dördüncü yılının başlarında Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtü vesselâm) insanları açıktan ve toplu bir şekilde İslam’a davet etmeye başlamasından rahatsız olan Mekkeliler, inananları belirleme adına harekete geçer. İhbar, takip ve tahkikatla onları tespit ettikçe çılgına dönerler. Zira alaya aldıkları bu evrensel insanî hakikatler, çok kısa zamanda hepsinin evine ve en yakınlarının gönlüne girmiştir. Artık öfke ve kinle Müslümanlara bakar; onları, dinlerinden döndürmek için en ağır işkencelere başvurur ve hatta cana bile kıyarlar.

Hz. Ebû Bekir, o günleri Hz. Ali’ye şöyle anlatır: “Ya Ali, o günlerde sen daha çocuktun, biz ölümü göze almadan birine bir şey anlatmaya cesaret edemezdik. Dışarıya çıktığımız zaman bıçakların bizim için gayzla bilendiğini görürdük. İçeriye girdiğimiz zaman dışarıya çıkmaktan, dışarıya çıktığımız zaman da içeriye girmekten bütün bütün ümidimiz kesilirdi fakat her şeye rağmen tehlikeleri göze alarak bir şey yapmaya teşebbüs ederdik; zaten bunları göze almadan da hiçbir şey yapılamazdı.”[2]

            Hicret Yolunda

13 yıl boyunca onca baskı, zulüm ve işkenceye rağmen yoluna devam Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), önce 27 yılını geçirdiği evinden ardından da çok sevdiği ve tam 53 yıl yaşadığı Kâbe’nin sadefi Mekke’den ayrılır ve Medine yollarına koyulur. Zira her hamlelerinin boşa çıktığını gören Mekkeliler, birlikte bir karar alır ve O’nun canına kastetmek için toplanırlar. O’nu yerinde bulamayınca da başına 100 deve ödül kor ve civardaki bütün kiralık katillerle peşine düşerler. Ailesini arkada, bu insanların arasında bırakmak zorunda kalan ve yakalanmamak için farklı güzergâhlar ve metotlar takip eden Allah Resûlü’nün peşine, 100 deve hayaliyle Müdlic oğullarının reisi ve süvarisi Sürâka ibn-i Mâlik de düşer ve en sonunda hicret yolcularının izine ulaşır.

Uzaktan Sürâka’nın gelişine gören ve Kendisi adına endişelenen sadık dostu Hz. Ebû Bekir’e “Korkma, Allah bizimledir” buyurur; Allah’la kurduğu irtibatı derinleştirme adına yoluna ve okumasına devam eder. Her hamlesinde sebepsiz bir şekilde atının ayaklarının sert zemine batıp tökezlediğini gören ve yere savrulan Sürâka, O’na zarar veremeyeceğini anlar, gördükleri karşısında paniğe kapılarak özür diler, hatta atını kurtarmak için yardım talep eder. Sonra da geleceğini garanti altına alma adına Allah Resûlü’nden yazılı emân ister. Onun istediği emânı, Hz. Ebû Bekir’e yazdıran Allah Resûlü’nün kendisine bir de sorusu vardır: “Bir gün Kisrâ’nın bileziklerini takınca halin nasıl olur?” Az önce yaşadığı şoktan yeni kurtulan Sürâka’yı şimdi de şaşkınlık kaplar: “Krallar kralı Kisrâ İbn-i Hürmüz’ün mü?” Allah Resûlü’nden aldığı cevap nettir: “Evet!”[3]

            Hendek Kazımı Esnasında

İslam’ı içlerine sindiremeyen Mekkeliler, hicreti de kabullenemez. Medine’de kurulan, çiçeği burnunda yeni medeniyeti yok etme adına elini her fırsatta kılıca uzatır. Onlar bitirmeye çalışırken Müslümanların sayısı binleri bulur. Bu kez de Yahudilerin ve etraftaki Arap kabilelerinin büyük desteğini alarak yola koyulurlar. Diğer taraftan yaklaşan tehlikeyi haber alan Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), ashâbıyla yaptığı istişare sonrası şehri ve sakinlerini koruma adına hazırlıklara başlar. Ahzâb ordusunun Medine’ye saldırabilecekleri yerlere, Müslümanlarla beraber derin ve geniş hendekler kazar.

Ashâb-ı kirâm canla başla tayin ve tespit buyurulan yerleri kazarlarken karşılarına büyük bir kaya çıkar. Kazı aletlerini kırarlar ama kayayı parçalayamazlar. Durumu gelip Kendilerine arz ederler. Bunun üzerine Hz. Selmân’ın balyozunu alan Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), kayanın bulunduğu yere gelir. “Bismillah” diyerek ilk darbeyi indirir. Kopan üçte birlik parçayla birlikte günlerdir kendisi gibi aç bir şekilde hendek kazan, taş kıran ve toprak taşıyan Müslümanlara bir haberi de vardır: “Allahu Ekber! Bana Şam’ın anahtarları verildi! Vallahi! Ben şu anda Şam’ın kırmızı köşklerini görüyorum.” İkinci “Bismillah” ikinci darbe ve kopan parçayla verilen ikinci haber: “Allahu Ekber! Bana Fars’ın anahtarları verildi! Vallahi! Şu anda ben, Kisrâ’nın Medâin şehrini ve onun beyaz köşklerini görüyorum.”Ardından üçüncü “Bismillah”, üçünce darbe ve tamamen parçalanan kayayla birlikte verilen son müjdeli haber: “Allahu Ekber! Bana Yemen’in anahtarları verildi! Vallahi! Şu anda ben, San’a’nın kapılarını görüyorum.”[4]

Netice

Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), yürüdüğü yolun doğruluğundan zerrece şüphe etmez; iman, salih amel, takva ve sabır dairesinde bir ömür sürenlerin mutlaka varisi oldukları yeryüzünün dört bir tarafına ulaşacaklarına inanır. Tezahürlerinin bir kısmından yukarıda bahsettiğimiz bu inancını, en zor zamanlarda bile dile getirmekten asla geri durmaz. Neticede beyan buyurulduğu şerait açısından imkânsız gibi gözüken bütün bu haber ve müjdeler, O’nun vefatından sonra bir bir gerçekleşir. Kisrâ ve Kayser’in hazineleri ashâbın eline geçer; Kisrâ’nın bileziklerini Hz. Ömer (radıyallahu anh), Süraka’nın bileklerine takıp Allah’a hamd eder; yırtıcı hayvanlardan başka hiçbir korkunun ve zekât verecek insanların bulunmadığı saadet dolu günler yaşanır.

Bütün bunlar göstermektedir ki Allah vaadinde hulf etmez ve birileri söndürmek istese de O, nurunu tamamlayacaktır. Yeter ki müminler, kendilerine zafer ve saadet dolu güzel günler vadedilen “kâmil iman, aşk, ilim, tahkik, hür düşünce, kolektif şuur, riyazî düşünce, sanat” gibi vasıfları hayatlarının değişmeyen bir derinliği haline getirebilsinler. İman, ümit, sabır ve kararlılıkla yürümeye devam etsinler. Bunu başardıklarında er ya da geç göreceklerdir ki neticeler, Allah’ın, samimi duygu düşüncelere, sâlih amellere, sabırlı ve sâdık kullara ihsan ettiği meyvelerden ibarettir. Muvakkat acılar ise gelecekte ihsan edilecek güzel günlerin, hazırlayıcısı ve habercisidir.

Dipnotlar

[1] Hâkim, Müstedrek 2/498; Begavî, Meâlimu’t-Tenzîl 7/295; Zemahşerî, Keşşâf 5/534; Kastalânî, İrşâdü’s-Sâri 7/343.

[2] İbn-i Arabî, Muhâdaratü’l-Ebrâr 2/179; Kalkaşendî, Subhu’l-A’şâ 1/286.

[3] Buhârî, Menâkıb 25; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 455-456; İbn-i Hişâm, Sîre 2/102, 103.

[4] Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned 30/625 (18694, 18695).