Gecenin sessizliği her yeri kaplamıştı. Meriç nehri, üstüne karabasan gibi çöken karanlıktan silkinmek, kurtulmak istercesine şahlanarak akıyordu. Telaşlı ve endişeli insanların sesleri geliyordu yer yer uzaklardan. Meriç nehrine doğru yaklaşan bu insanlar herhalde onun koyduğu sınırı, onun karanlıktan silkinişi gibi aşıp geçmek istiyorlardı. Yanıp sönen ateş böceklerini hatırlatan cep telefonlarından başka bir ışık yoktu çevrede.

Sesler yaklaştı ve Meriç kıyısında daha da belirgin hale geldi. Bunlar şişme bir bot ile bu coşkun nehri geçmeye gelmiş insanlardı. Belki de Meriç gibi, zulmetlerden kurtulmaya çalışan insanlar…

Meriç’in üstüne gece karanlığı nasıl çökmüşse, vatanın, milletin üstüne de öyle bir zulmet çökmüştü. Hürriyet ve adalet raflara kaldırılmış, fikirler zincire vurulmuş, duygular pranga mahkûmu gibi haset ve kıskançlıktan dolayı zindanlara tıkılmıştı.

Onlar nasıl Meriç gibi silkinmesinler, nasıl bu esaret bağlarını koparıp atmasınlardı? Özlerinde nur denizleri bulunan bu insanlar, bu nur denizinden kalem ve soluklarına çektikleri aydınlık huzmeleriyle dünyanın dört bir tarafında, başkalarının gönül atlaslarına mutluluk güneşi, huzur yıldızı ve umut ayını örmek, nakış nakış dokumak istiyorlardı. Geceyi iyi bilirdi onlar. Karanlıkta kalmak kadar zor bir şey yoktu. İşte başka gönüllerdeki bu nefes aldırmayan elemi ve ızdırabı dindirmek, zulmetin korkusundan perişan olmuş insanlığı bu zalim küfür ve ilhat pençesinden kurtarmak içindi bu gece yolculuğu, hürriyete kanatlanma, çileli hicret, mukaddes göç…

Meriç, Rila dağından çıkmış, Maritsa isminden sıyrılmış, Evros adından istifa etmiş, Ege’nin Saroz körfezine doğru çatallanıp dökülmek için her zaman olduğu gibi namına layık bir şekilde akıyordu coşkun sularıyla. Siyah bir yaban atının şahlanışını hatırlatıyordu onun bu geceki durumu. Ağzından beyaz köpükler saçan bir yaban atı…

İşte bu gün dokuz kişinin bulunduğu bu botta, beş ferdiyle Akçabay ailesi vardı. Bota binerlerken endişe ve sevinç dolu bakışlar dikkatten kaçmıyordu. Yüzler bir umut ışığıyla aydınlanıyor ve bir korku gölgesiyle kırış kırış hüzünlü hal alıyordu. Bota ilk binen boylu poslu, kumral tenli, saçları koyu sarı, renkli gözlü, iri burnuyla vakur bir aslan çehresini hatırlatan, dolgun yüzlü Murat bey oldu. Sonra babasının elinden tuttuğu ince kumral çehreli, koyu sarı saçları başın sağ üst ucunda kudretten burmalı, yedi yaşında Ahmet Esat. Ardından abisine göre yüzü daha geniş, ama burnu daha küçük ve sevimli, kumral saçlarını ortadan ayıracak kadar olgunluğa özenen, sarışına yakın beyaz çehreli beş yaşındaki Mesut. Onların ardından da eşinin yardımıyla bota binen karakaşlı, kara gözlü, iri gözlük camlarının ardında umut dolu bakışları dikkati çeken, değirmi çehreli, hanım hanımcık bir kadın olan Hatice öğretmen. Onun kucağında ise abilerine nazaran daha yuvarlak çehreli ve iri gözlü, düz koyu sarı saçları olan bir yaşındaki mis kokulu, nur topu bebek Bekir Aras…

Yolcular tamam olunca bot hareket etti. Gecenin zifiri karanlığında Meriç’in köpüklü sularında ellerde cılız meşale ışıklarını hatırlatan cep telefonlarının aydınlığında ilerlemeye başladılar…

Vatanlarından, yurtlarından, obalarından kaçıyorlardı. Zulümden, adaletsizlikten, kölelikten firar ediyorlar, gönül tohumlarını, sevgi fidelerini, hoşgörü çekirdeklerini dikecekleri bakir yüreklere, kalblere doğru yol alıyorlardı. Murat’ın o an aklına Cengiz istilasından kurtulmaya çalışan Celâleddin Harzemşah, hanımı Neyyire ve küçük oğulları Kutbeddin geldi. Hak ve hakikati sunmak için bir ömür harcamış Celâleddin Harzemşah, işte şimdi kudurmuşçasına ülkesini istila eden, ne ırz ne namus tanıyan, zalim Cengiz ve onun azgın ordusundan kaçıyordu. Sind nehri o anda Meriç’e ne kadar da benziyordu. Evet, o da öyle coşkun akıyordu o gün. Karşıya geçmeye çalışırlarken rüzgârın esmesi, suların coşması ile alabora olan kayık Celâleddin’in yüreğine ömür boyu onu yakıp kavuracak bir kor düşürdü. Sind nehri Neyyire’yi ve Kutbeddin’i alıverdi bağrına ve bir daha da bırakmadı. Hızla akan sular anneyi ve evladı uzaklara sürükleyip gitmişti. Celâleddin Harzemşah ne kadar gayret ettiyse de onları kurtaramadı. İşte bunlar geldi aklına Murat’ın. İnşallah sonları böyle olmaz, kurtuluşa ererler ve insanlığa gerçek umudu ve gerçek aşkı sunarlardı…

Hanımının ve kendinin dudakları bu dualar ile kıpırdıyor, yürekleri bu kurtuluş ümidiyle atıyordu, şişme bot Meriç’in girdapları bol sularında yol alırken… Bir beyaz kuğu gibi sularda süzüldüler üç beş dakika.

Bir ara bot bir kayaya çarptı. Kendi ekseni etrafında dönmeye başladı. Sonra düzeldi.

Ama o da ne! Su alıyordu bot. Kayaya çarpınca delinmiş, birden yarısına kadar su ile doluvermişti. Onlar bu suları atmakla meşgulken ikinci bir darbe geldi bota. Bu sefer alabora oldular. Herkes suya yuvarlandı.

O sarsıntı ile Murat’ın sıkı sıkı tuttuğu Ahmet Esat ve Mesut, genç adamın elinden koptu ve karanlık sularda kayboldu. Herkes can derdine düştüğü için sesler birbirine karışıyordu. Çocukların sesleri boğucu iklimde cılız bir iki çığlık olarak duyulsa da sonra kesildi. Murat deli gibi iki oğlunu arıyordu bulanık, karanlık sularda. Islak elbiseleri onu devamlı derinlere çekiyor ama o bütün gücüyle yüzmeye ve çocuklarını bulmaya çalışıyordu. Çölde leylasını arayan mecnuna dönmüştü. Hatice öğretmen bağrına bastığı Bekir’iyle sulara dalıp çıkıyor, bir taraftan da iki oğlu için “Yavrularımı kurtarın!” diye feryat ediyordu.

Karanlık gece, serin, milli sular, batık bot ve kaybolmuş çocuklar, ağlayan gözler, sararmış yüzler iç içe geçmiş ve yekpare bir çığlık, bir elem yumağı, canhıraş bir feryat olmuştu.

Bir süre sonra kıyıya çıkan beş kişinin içinde Murat da vardı. Ama dertli bir eş, yaralı bir baba olarak çamurlu kıyılarda, gözyaşları içinde, say eden Hacer validemiz gibi koşup duruyor ve Esat, Mesut, Hatice, Bekir’im diye bağırıyor, bağırıyordu. Ama ses veren yoktu. Meriç bağrına almıştı onları, tıpkı Neyyire’yi ve Kutbeddin’i Sind nehrinin bağrına alması gibi…

Bırakmayacaktı, bırakmazdı Meriç onları; bunu biliyordu. Onlar Allah’a yürümüşlerdi bunu da biliyordu. Ama bildiği bir şey daha vardı Murat’ın. Anadolu sazının bam telinde kırık bir mızrabın dokunuşuyla tınlayan ve bütün dünyaya yayılan bu hizmet bestesi asla bitmeyecek, kesilmeyecek, yarım kalmayacaktı. Zalimler zulmünü artırsa da önlerine cehennemler çıksa da binlerce Hatice, Ahmet Esat, Bekir Aras, Mesut sulara gömülse de bu hizmet kıyamete kadar devam edecekti. Bunu biliyordu. Sulardan bebeğine sarılmış halde çıkarılan hanımının hayalinden bunu biliyordu. “Baba, üzülme, bizler Allah’ın rahmetine erdik!” diye teselli seslerini duyduğu körpecik evlatlarının hislerine, vicdanına gönderdiği soluklardan bunu biliyordu. Sarışın aslan çehresinin aksettiği karanlık sulara mıhladığı kor bakışlarıyla, ilk ve son yemini, kükreyen sesiyle tekrar ediyordu: “Kalu belâ… Belâ, belâ…”

Sulardan başını göklere kaldırdığında ise duyduğu ses, bin dört yüz sene evvel Asr-ı Saadet ufuklarından bir gökkuşağı şeklinde Arş’a yükselip bu zamana ulaşan kutlu sedaydı: “Tuba lil guraba.” Gariplere müjdeler olsun…