Gecenin sessizliği her yeri kaplamıştı. Meriç nehri, üstüne karabasan gibi çöken karanlıktan silkinmek, kurtulmak istercesine şahlanarak akıyordu. Telaşlı ve endişeli insanların sesleri geliyordu yer yer uzaklardan. Meriç nehrine doğru yaklaşan bu insanlar herhalde onun koyduğu sınırı, onun karanlıktan silkinişi gibi aşıp geçmek istiyorlardı. Yanıp sönen ateş böceklerini hatırlatan cep telefonlarından başka bir ışık yoktu çevrede.

Sesler yaklaştı ve Meriç kıyısında daha da belirgin hale geldi. Bunlar şişme bir bot ile bu coşkun nehri geçmeye gelmiş insanlardı. Belki de Meriç gibi, zulmetlerden kurtulmaya çalışan insanlar…

Meriç’in üstüne gece karanlığı nasıl çökmüşse, vatanın, milletin üstüne de öyle bir zulmet çökmüştü. Hürriyet ve adalet raflara kaldırılmış, fikirler zincire vurulmuş, duygular pranga mahkûmu gibi haset ve kıskançlıktan dolayı zindanlara tıkılmıştı.

Onlar nasıl Meriç gibi silkinmesinler, nasıl bu esaret bağlarını koparıp atmasınlardı? Özlerinde nur denizleri bulunan bu insanlar, bu nur denizinden kalem ve soluklarına çektikleri aydınlık huzmeleriyle dünyanın dört bir tarafında, başkalarının gönül atlaslarına mutluluk güneşi, huzur yıldızı ve umut ayını örmek, nakış nakış dokumak istiyorlardı. Geceyi iyi bilirdi onlar. Karanlıkta kalmak kadar zor bir şey yoktu. İşte başka gönüllerdeki bu nefes aldırmayan elemi ve ızdırabı dindirmek, zulmetin korkusundan perişan olmuş insanlığı bu zalim küfür ve ilhat pençesinden kurtarmak içindi bu gece yolculuğu, hürriyete kanatlanma, çileli hicret, mukaddes göç…