Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Allah’ın (celle celâluhu) Hafîz ismine dikkat çekerken, bu ismin kâinattaki tecellilerinden mealen şöyle bahseder:[1]

Her bahar ve yaz mevsiminde yaratılan meyvelerin ve çiçeklerin hayat programları, çekirdeklerinde ve tohumlarında saklanıp kışın o meyvelerin ve çiçeklerin ölümünden sonra, gelecek baharda tohumlarıyla yeniden diriltilmektedirler. İnsanın her yaptığı da amel defterinde kaydedilip saklanmaktadır. Bundan anlıyoruz ki Allah’ın Hafîz isminin küçük bir tecellisi bu dünyada ağaçların meyvelerinde, meyvelerin çekirdeklerinde, çiçeklerin tohumlarında, insan hafızasında (ve genlerinde) görüldüğü gibi, en büyük tecellisi kıyamette, haşirde, amel defterleri açıldığında, bütün fiil, söz ve hâllerin kaydedildiği görülecektir. Allah, Hafîz isminin tecellisi olarak, insanın her yaptığı ameli kaydetmekte ve Hesap Günü için o kayıtları saklamaktadır.

“Ya Hafîz!” Diyen Hipokampüs

Herhangi bir bilgiyi depolayıp saklama ve koruma mânâsında Hafîz isminin vücudumuzda kendisini gösterdiği yer, beynimizin Hipokampüs isimli çok küçük bölgesidir. Hafıza merkezi olarak bilinen bu bölgenin başka hiçbir canlıda bu kadar mükemmel bir şekli gösterilememiştir. Akıllara durgunluk veren bu muhteşem yapı üzerine çalışan nörofizyoloji alanındaki araştırmacılar, hipokampüs bölgesinin öğrenme ve hafıza fonksiyonlarındaki önemine vurgulayan çok sayıda araştırma yapmıştır. Araştırmanın birinde beyin tümörü sebebiyle hipokampüsün de mecburen çıkarılması gereken bir hastanın ameliyat sonrasında artık hafıza fonksiyonunu yerine getiremediği görülünce, bu hadiseyle birlikte hipokampüsün bu konudaki önemi bir anda ön plana çıkmıştır.[2]

Hafıza konusunda beyin operasyonları öncesi ve sonrasında yaşanmış çok enteresan durumlardan söz edilir. Bunlardan birisi şu şekildedir: Hasta, ameliyat sonrası tümörden kurtulmuştu, ama ameliyattan hemen önceki döneme ait hiçbir şeyi hatırlayamıyordu. Yıllar öncesine ait hatıralar ise etkilenmemişti.[3]

Bu şaşırtıcı netice, tıp dünyasında olağanüstü bir ilgi uyandırdı ve H.M. rumuzlu bu hasta, bir anda sinirbilimciler (nörolog ve nörofizyologlar) tarafından geniş ölçüde araştırılan, bir ilgi odağı haline geldi. Bu konuda sonraki yıllarda deney hayvanları üzerinde de çok sayıda çalışma yapıldı. Bu hastalarda ameliyat sonrası iki türlü hafıza kaybı dikkati çekmektedir:

  1. a) Hastada ileriye dönük amnezi, yani yeni olayların hatırlanamaması ve yeni hatıralar oluşturma yeteneğinin kaybedilmesi (mesela, öğrendiği bir adrese gitmesi, fakat yeniden o adrese gidememesi) söz konusudur.
  2. b) Hastada kısa zaman önce gerçekleşen olayların hafızadan silinerek hatırlanamaması, ancak ameliyattan/travmadan çok uzun süre önceki olayların hafızada sağlam kalması (mesela, yaşlıların çocukluk ve gençlik hatıralarını hatırlayıp anlatabilmeleri, ancak yakın zamandaki bilgileri hatırlayamamaları) dikkat çekmektedir.

Hipokampüste oluşan ciddi hasar, yeni hafıza oluşumunda büyük zorluklara yol açar. Hasardan önce edinilmiş hatıralar da genellikle etkilenir. Bu durum özellikle olay öncesi birkaç yıla ait hafıza için geçerlidir. Daha eski hatıraların bozulmaması, zaman içinde anıların, hipokampüsten beynin diğer kısımlarına transfer edildiği düşüncesini doğurmuştur.

Hipokampüs hafızada belki başrolü oynamaktadır, ancak Rabbimizin bir lütfu olarak, hipokampüs hasarları yeni motor (hareket) ve öğrenme kabiliyeti gibi bazı hafıza faaliyetlerini etkilemez. Bu gerçeğin tespiti, bazı maharetlerin temelinde farklı hafıza türlerinin bulunduğunu ve bunların da farklı beyin bölgelerine bağlı olduğunu düşündürmektedir.

Sağlam bir hipokampüs olmaksızın insanların nerede olduklarını bilmesi ve gidecekleri yolu belirlemeleri imkânsız hale gelmektedir. Beyin görüntüleme teknikleriyle, yön bulma gayretinde olan ve bununla uğraşan insanların hipokampüslerinin çok daha aktif çalıştığı görülmüştür. Mesela, Londra’daki taksi şoförleri işe başlamadan önce sıkı bir testten geçerler ve kendilerinden pek çok yeri ve aralarındaki en kısa yolları bilmeleri istenir. London College’da yapılan bir araştırmada, taksi şoförlerinin hipokampüslerindeki ilgili kısımların daha büyük olduğu, şoförün tecrübesi arttıkça bu büyüklüğün de fazlalaştığı gösterilmiştir. Bilim insanları yeni hafızanın ortaya çıkışında hipokampüsün önemli bir rol üstlendiği konusunda artık hemfikirdir.

Genlerde Hafîz İsminin Tecellisi

İnsan vücudunda yaklaşık olarak 100 trilyon hücre vardır. Her bir hücrenin çekirdeği insan bedenine ait bütün bilgileri eksiksiz barındırır. Belki de insan vücudunun yaratılış şifresi denilebilecek bu genetik bilgiler, DNA molekülü adı verilen azotlu bazların teşkil ettiği ikili helezon şeklinde bir yapıya kodlanmıştır. Yaklaşık olarak iki metre uzunluğundaki DNA molekülü, spiral şeklinde olup harikulade bir paketleme sistemiyle kromozomlar şeklinde, hücre çekirdeğine sığdırılmıştır. İnsanda 46 kromozom içine paketlenen genetik bilgilerin hücrede herhangi bir fonksiyona vesile olan (veya Allah’ın yaratmasına perde olan) en küçük bölümüne “gen” denilir. Her bir gen, her bir insana, şahsına mahsus özellikler kazandırır.

Bir insanın bedeninin bütün özellikleri; boyu, cilt rengi, ses tonu, göz rengi, kan grubu, saç şekli, vücudun ihtiyaç duyduğu enzim ve hormonlar, hatta hissiyatlarına kadar bütün yapısına ait yaratılış programını ortaya çıkaran her ayrıntı, minicik gen şifreleri hâlinde bütün ayrıntılarıyla kodlanmıştır. İnsanda 25.000’ten fazla gen bulunmaktadır. DNA’nın işleyişi yaşa ve çevre şartlarına göre değiştiğinden bu rakam sabit değildir. Çünkü genç hücrelerde aktif olan genler, yaşlanmayla pasif hale geçtikleri için veya sıcakta iş gören bir gen, soğukta pasifleştiği için aktif gen sayısı değişir.

Tek bir hücrenin DNA kodunda genlerin yazıldığı, nükleotid adı verilen, 3,1 milyar kadar harf vardır. Adenin, Timin, Guanin ve Sitozin (A, T, G, C) adı verilen dört harfin, sonsuz çeşitlilikte dizilme potansiyeli mevcuttur. Bu şekilde, farklı dizilişlerin sonucu, genler yazılır. 3,1 milyar gen harfinin (31.000 gen) bir araya gelmesiyle yaratılan bu kitaba “genom” denir. Eğer bir insan kendi genomundan saniyede tek bir harfini ezberleyebilseydi, tamamını ezberlemesi için 100 yıla ihtiyacı olacaktı.

Bu harikulade sırları keşfeden bilim adamlarının başarıları takdir edilmekte, hatta Nobel Tıp ödülüne layık görülmektedir; lakin yüzyıllardır bütün canlıları kusursuz var eden bir Yaratıcının varlığı, bütün bu akıl durdurucu mükemmel icraata rağmen inkâr edilebilmektedir. Bu durum adeta ışığı ve renkleri keşfeden birinin, Güneşi inkâr etmesinden daha vahim bir şey değil midir?

Günümüzde genetik bilimi, DNA’ya vurulmuş o harika “tevhid mührünü” ilan etmektedir. Bilim adamları, genlerde oldukça uzun sürelerde her şeyin saklı olduğunu da artık iyi bilmektedirler. Dünyaca ünlü Nature dergisinde yayımlanan bir araştırmada, 400 bin yıllık bir insan iskeletinin uyluk kemiğinde, bozulmamış bir DNA molekülü bulunduğu açıklanmıştır.

Kâinatı hikmetli bir bakışla izleyen bilim insanlarından birisi de Einstein’dır. Einstein’a (ve Müslüman âlimlere) göre bir bilim insanı, farklı dilde yazılmış yüzlerce kitapla dolu bir kütüphaneye giren küçük bir çocuğa benzer. Çocuk, kitapları mutlaka birisinin yazmış olduğunu bilir, ama bu kitapların nasıl yazıldığını çözemez. Bu kitapların yazıldığı dilleri anlamaz. Çocukta kitapların sırlı bir düzene göre yerleştirildiğine dair belli belirsiz bir şüphe uyanır, ama bu sırrın ne olduğunu bilemez. Einstein’a göre, en zeki insanın kafasındaki Yaratıcı düşüncesi bile bu çocuğun hâline benzer. Kâinatın muazzam bir düzen ve belirli kurallar çerçevesinde işlediğini görür, ama bu kuralları pek anlayamaz.

Bir Yaratıcının varlığını kabul eden, başka bilim insanları da yok değildir. Bunlar arasında en dikkat çekeni Antony Flew’dir.[4] Flew yıllarca ateizmin en ciddi savunucularından biri olmuştur. Fakat genetik biliminde yaşanan devasa gelişmeler, onun düşüncelerini temelinden sarsmıştır. Ondaki bu değişiklik ilk defa, 2004 yılında New York Üniversitesi’ndeki bir münazarada su yüzüne çıkmıştır. Kendisine, hayatın kaynağına dair son çalışmaların, sonsuz kudret sahibi bir Yaratıcıya işaret edip etmediği sorulduğunda adeta Hafîz isminin tecellilerini ikrar edercesine şöyle cevap vermiştir: “Evet, O’nun bizleri kontrol ettiğini düşünüyorum. DNA araştırmaları sebebiyle nihayet ben de bu kanaate vardım. Hayatı üretmek için gerekli düzenlemelerin inanılmaz karmaşıklığına rağmen, akıl almaz çeşitlilikteki unsurların bir arada çalışmasını sağlamak için, işin içinde mutlaka Sınırsız bir Aklın olması gerekmektedir.

İlmî düşünce serüvenini “aklın uzun bir hac yolculuğu” ve “İlahî varlığı keşfetme seyahati” olarak niteleyen Flew, bu istikametini ise “Delilin beni peşinden götürdüğü yere gittim” diyerek özetler. Bir zamanların ateist ideoloğu, daha sonra hayatın ilâhî bir kaynaktan başladığına inandı. Kâinatın sonsuz bir Akıl tarafından yoktan var edildiğini düşündü. Bu Sonsuz Aklı da varlığı kendinden olan, maddî olmayan, her şeye nâzır olan ve gücü yeten bir varlık olarak tasavvur etti.

Muhteşem bir sanat eseri olan insan hücresinin çekirdeğindeki tek bir molekülde, tam bir milyon sayfa yazı yazılıdır. Allah, biz daha anne karnında yeni döllenmiş bir yumurta hücresi halinde iken, ileride sahip olacağımız bütün özellikleri belirlemiş ve muhteşem bir şekilde DNA’larımıza yerleştirmiştir. Otuz yaşına geldiğimizde sahip olacağımız boy, renk, yüz şekli gibi bütün özelliklerimiz, anne karnındaki başlangıç hücremizin çekirdeğinde kodlanmıştır.

Bir milyon sayfalık bu kitap yaklaşık 1000 cilttir. Bu 1000 ciltlik eserin sayfalarını yan yana sıralarsak, uzunluğu Kuzey Kutbu’ndan Ekvator’a kadar uzanabilir. Bu 1000 ciltlik eser 24 saat hiç durmadan okunacak olsa, eserin tamamının okunması 100 yıl sürer. Bu muazzam bilginin kaynağı Allah’ın yaratma fiiline perde olan sebepler zincirindeki moleküler dizilimlerin işletim programı, tırnağımızın kökündeki bir hücrede, saçımızın tek bir telinde veya kolumuzun üzerindeki herhangi bir kılda bulunan “Rabbimizin bedenimize vurduğu bir tevhid mührü olan DNA” isimli kitapta yazılmıştır.

Yazılan Hiçbir Şey Kaybolmaz!

Her bir bilim, şüphesiz Rabbimizin bütün isimlerinin tecellilerine mazhardır. Asrımızın sözcüsü Bediüzzaman da Kur’ân’ın üçte birinin haşirden bahsettiğini söyler. Demek ki haşir ile Hafîz ismi en muhteşem yönüyle tecelli edecek ve maddî ve manevî bütün özelliklerimizle tekrar yaratılacağız. Elbette hiçbir varlık, hatta en basit hayat mertebesindeki bir canlı bile yok olmak, çürüyüp kaybolmak için yaratılmamıştır. Ölümle cisimler kaybolmuş gibi gözükse de binlerce tohumda, gende ve hafızada saklanarak elbette daimî vücutlar kazanır.

Rabbimizin Hafîz ismine işaret eden hipokampüsün ve DNA’nın muhteşem yapılarının bize sunduğu bu hayret ufkundaki inkâr edilemez gerçeği, yaptığımız her şeyin kaydedildiğini söyleyen ve bize kâinat kitabını en güzel tarif eden yüce Kur’ân’daki şu ayetlerle perçinleyelim: “Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur. Zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur” (Zilzâl, 99/7–8). “Defterini oku. Bugün muhasebeci olarak kendi işini görmeye kendin yetersin!” (İsrâ, 17/14).

Dipnotlar

[1] Bediüzzaman Said Nursi. Sözler. İstanbul: Şahdamar Yayınları. 2010, s. 82.

[2] A. Guyton. Tıbbi Fizyoloji, 11. Baskı, (Guyton-Hall) W.B. SaundersCompany, 2006.

[3] William F. Ganong. Tıbbi Fizyoloji. 24. Baskı. Nobel Tıp Kitabevi, 2013.

[4] Antony Flew. Çev: Hasan Kaya, Zeynep Ertan. Yanılmışım, Tanrı Varmış. İstanbul: Profil Yayıncılık, 2008. s. 79, 89, 98, 145.