Hicret, göç edenle göç edilen yerin sakinleri arasında ister istemez bir etkileşimi beraberinde getirir. İçtimaî değişim ve gelişimin tohumları da bu etkileşim sayesinde atılır. Ancak etkileşimin olumsuz olduğu toplumlarda ayrımcılık, asimilasyon ve ırkçılığa dayalı yabancı düşmanlığı gibi çeşitli problemler de gelişebilir. Bu durum da muhacire karşı önyargıların oluşmasını, haklarında çeşitli endişelerin doğmasını ve bunlara bağlı olarak menfi tutumların gelişmesini tetikleyebilir. Dolayısıyla hicret yurdunda, hem göçün beraberinde getireceği problemleri aşmak hem de yeni toplumla entegre olup daha hızlı kaynaşabilmek adına komşuluk en önemli dinamiklerden birisidir. Bu istikamette Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi vesellem) Medine’ye hicretten sonra komşuluk ilişkileri üzerinde özellikle durmuş, Medine sakinlerini komşuluk ilişkileri üzerinden kaynaştırmaya çalışmış ve bu konuyla ilgili beyanlarında evrensel bir dil kullanmıştır. Böylece her asırda göçle ortaya çıkabilecek problemlerin önüne geçmenin ya da çıkan problemleri komşuluk ilişkileri üzerinden çözmenin dinamiklerini ve örneklerini de ortaya koymuştur.

 

Cebrail’in (aleyhisselam) Komşuluğa Tahşidatı

Hz. Cibrîl, bir gün Allah Resûlü’ne gelmiş ve Mescid-i Nebevinin bahçesinde ayaküstü uzun uzadıya sohbet etmişlerdi. Onları izleyen Hz. Câbir, görüşenin kim olduğunu da bilmediği için yanlarına yaklaşmamıştı. O gittikten sonra Efendimizin yanına geldiğinde, Peygamberimiz kendisine: “Yanımda gördüğün kimse Cebrail idi. Gelip selam verseydin, sana selam verirdi. O bana komşu hakkında öylesine ısrarlı tavsiyelerde bulundu ki neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim” buyurdu. Efendimizin, Cibril ile yaptığı görüşmenin ardından, “komşuların da mirasta pay sahibi kılınacağını belirten bir ayet geleceğini zannetmesi”, Allah katında komşuluğa verilen değeri açıkça göstermektedir. Komşulukla ilgili başka hiçbir hadis olmasa sadece bu câmi söz, komşu haklarına riayetin önemini izaha yeterdi.

 

Komşulara İhsanın Emredilişi

Kur’ân-ı Kerim’de anne babaya iyi davranma, sıla-ı rahimde bulunma, yetimlere ve yoksullara iyilik yapıp sahip çıkmanın yanı başında üzerinde durulan diğer bir grup da (çoğu zaman kendilerine karşı sorumluluklarımız olduğunu düşünmediğimiz) komşularımızdır: “Allah’a kulluk edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabalara, yetimlere, düşkünlere, yakın ve uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunup size hizmet eden kimselere ihsanla muamele edin…” (Nisa, 4/36).

 

Ayet-i kerîmede geçen (جار) kelimesi, komşu kelimesinin karşılığıdır. Komşu; din, dil, mezhep, ırk, cinsiyet ve soy ayırımı yapmaksızın yerleşim alanlarında birbirine yakın evlerde oturan, yüz yüze ilişkileri olan ve birbirini az çok koruyup gözeten insanların birbirlerine verdikleri isimdir. Bu yönüyle komşuluk, her şeyden önce insanlar arasındaki yakınlığı, yardımlaşmayı, sıcak ve samimi ilişkileri çağrıştıran bir olgudur. Bundan dolayı komşulukla dostluk, komşulukla dayanışma arasında sıkı bir bağ vardır. Belki çoğumuzun pek önemsemediği bu bağ, sıradan bir bağ değildir. Zira bu ilişki, insanı insanlara bağlayan ve içinde insanlığın geleceğini taşıyan bir ilişkidir.

 

Bu âyet-i kerîmede komşu, iki kategoride ele alınmıştır: yakın komşu (وَالْجَارذِي الْقُرْبَى) ve uzak komşu (وَالْجَارِ الْجُنُبِ). “Yakın komşu” tabiri ile evleri en yakın bulunan komşular, “uzak komşu” ile de nispeten daha uzakta oturan kimseler kastedilmiştir. İlkiyle akrabalık bağı bulunan, ikincisiyle ise akraba olmayan komşular veya ilkiyle Müslüman, ikincisiyle gayr-i Müslim komşuların kastedildiği de belirtilmiştir. Ancak artık bugün bir köy haline gelen dünyada uzak komşu tabirinin, İslam’ın evrenselliğine uygun düşünüldüğünde bütün insanlığı içine aldığı da söylenebilir.

 

Kur’ân, Komşulukta Irk ve Din Farkı Gözetmez

Yakın ve uzak komşulara dikkat edilmesini belirten bu ayette lafız, mutlak olarak zikredilmiştir. Bu mutlak zikir, inançlı-inançsız, hür-köle, dindar-fâsık, dost-düşman, yerli-yabancı, iyi-kötü, ev itibariyle yakın-uzak herkese şamil olup bütün komşulara iyilik yapmayı ve ihsanda bulunmayı içine alır. Taberî’nin yaklaşımıyla bu ayet, ister mümin ister ateist, ister Yahudi ister Hıristiyan ya da bir başka dine mensup olsun, bütün komşuları içine alacak şekilde ihsanı/iyiliği emreder.

Ashab-ı kiram da Kur’an ve Allah Resûlünün komşuluk üzerindeki emir ve tavsiyelerini bu şekilde anlayarak hassasiyetle yaşamaya çalışmışlardır. Bundan dolayıdır ki Abdullah ibn-i Amr, hizmetçisine kestirdiği koyunun etinden, Yahudi komşusuna da vermesini özellikle hatırlatmıştır. Yine kurban etleri taksim edilirken, önce kimden başlaması gerektiğini soran Hz. Aişe validemize Allah Resûlü, “Önce, Yahudi komşumuzdan başla” buyurmuştu.

 

Bu hak sadece iyilikte bulunma şeklinde değil bütün komşuluk haklarını içine alır. Nitekim Kurtubî’nin yorumuna göre, Kur’ân’ın komşuya karşı ihsanı/iyiliği emretmesi sadece “onun hakkını gözetmek ve hakkını yerine getirmekle” sınırlı değildir. Bunun yanında, “komşuyla güzel geçinmek, mutluluğunu ve üzüntüsünü paylaşmak, ona eziyet vermekten uzak durmak ve gerektiğinde onu korumak da” ihsan kapsamına dahildir. Zira ihsan kavramı, çok geniş bir yelpazede farklı iyilik türlerini içine alacak zengin bir anlama sahiptir. Dolayısıyla komşunun gayr-i Müslim olması, bir Müslüman’a, ona karşı komşuluk haklarını gözetip gözetmeme tercihini bırakmaz. Bunun bir örneği olarak, Allah Resûlü’nün, bazen kendisine hizmet de eden bir Yahudi komşusunun çocuğunu, hastalanınca ziyaret etmesi verilebilir.

 

Komşusu Açken Tok Yatmak!

Hakiki mü’min sadece kendini değil sofraya oturduğunda komşularını da düşünen kimsedir. Komşuluk haklarını bu zaviyeden de dile getiren Allah Rasûlü, “Komşusu aç olduğu hâlde tok olarak geceleyen kimse bizden değildir” buyurarak, inananlara, bu konuda farklı bir hassasiyet kazandırmıştır. Aslında bu hadis, komşuların derdiyle dertlenmenin hangi ölçüde olması gerektiğini ortaya koymada temel bir kriterdir.

Bu çerçevede Efendimiz, herkesin tatbik edebileceği bir misal verir. Hz. Ebu Zer el-Gıfârî’ye: “Evinde çorba pişirdiğin zaman suyunu çok koy. Sonra da komşularını gözden geçir ve gerekli gördüklerine en güzel şekilde takdim et” buyurur. Hadiste, yemeklerin en basiti ve sadesi örnek verilerek, en zor durumda olan kimselerin bile komşularını düşünme sorumluluğu vurgulanmıştır. Dolayısıyla bu ve komşulukla ilgili diğer hadisleri psikososyal açıdan incelendiğimizde ortaya çıkmaktadır ki İslâm dini, insanı sıkıntılarıyla baş başa bırakmaz, yalnızlığa terk etmez. İnsanın sadece kendisini düşünerek bencilce yaşamasına müsaade etmez, bilakis her vesileyi değerlendirerek bütün insanlığa, “Biz” olmayı öğütler.

 

Nerede İyiliği Yaşayan ve Yaşatan Komşular!

Komşuluk hakları arasında düşünülmesi gerekli olan sadece maddi ihtiyaçlar değildir. Zira insanın maddi ihtiyaçlarının yanında en önemli ihtiyaçlarından birisi de maneviyattır. Bu anlamda da komşular üzerine hak ve sorumluluklar düşmektedir. Nitekim Allah Resûlü bu konunun asla ihmale uğramaması için bir gün Mescid-i Nebevî’de şöyle hitap etmişti:

“Bazı kimselere ne oluyor ki komşularına hak ve hakikati anlatmıyor, bilmediklerini öğretmiyor ve onların daha anlayışlı hale gelmelerine çalışmıyorlar? Onlara hakkı ve iyiliği tavsiye etmiyor ve kötülüklerden uzaklaşmalarına yardımcı olmuyorlar? Yine bazılarına ne oluyor ki bilmediklerini komşularından sorup öğrenmiyor, daha anlayışlı, daha basiretli hale gelmeye çalışmıyorlar? Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki ilim sahibi olanlar ya komşularına öğretir ve onları da anlayışlı hale getirir, iyiliği tavsiye eder kötülüklerden sakındırır ya da bilmeyenler komşularından sorup öğrenir ve hakikatleri idrak etmeye çalışırlar. Aksi takdirde dünya hayatında bu sorumluluklarını terk eden her iki grubu da mutlaka acil cezalandırırım.” Peygamber Efendimiz, bu hitabıyla şehrin bütün sakinlerini birbirlerine zimmetlemiş, omuzlarına büyük bir sorumluluk yüklemişti.

Allah Resûlü, sadece bu nasihatleriyle yetinmemiş, insanların birbirinden iman, irfan, fikir, ahlak ve kültür adına tam istifade edebilmesi için muhacirlerin iskânını da bizatihi planlamıştı. Muhacirleri, Ensarla kardeş yapıp yerleştirmesinin ardından, daha sonra gelen kimselerin bir kısmını Mescid-i Nebevi’nin etrafına, bir kısmını da Medine’nin farklı mahallerine dağıtmıştı. Bu uygulama ile O, Müslümanların her mahallede bulunmasını ve güzel komşuluklar sayesinde Medine’nin her bölgesinde İslam’a ait güzelliklerin temsilini arzu ediyordu. Bunun için Hz. Ebu Bekr, Efendimizin vefatına kadar Sunh’da oturuyordu. Hz. Mariye validemiz de Mescid-i Nebevi’den uzakta, “Avâli” denilen mahallede yaşıyordu. Bir seferinde Allah Resûlü burada bulunan bir Mecûsi komşusunun yemek davetine Hz. Aişe validemizle birlikte icabet etmişti.

 

Sonuç

Hicretten sonra ortaya çıkan entegrasyon problemlerine çözümde komşuluk dinamiği, alternatifi olmayan bir çözümdür. Komşuluk, içinde yaşanılan toplumun fertleriyle tanışma ve kendini tanıtma adına önemli bir fırsat sunduğu kadar muhacir hakkında duyulacak endişe ve düşmanlıkların giderilmesi için de büyük bir imkândır. Bu yönüyle komşuluk ilişkileri hicret yurdunda öncelikli bir vazife olarak ele alınmalı ve planlanmalıdır. Bununla her muhacirin yeni vatanında kendini “yabancı”, çevresindekileri ise “öteki” olarak görmekten kurtulup herkesi yakın ve uzak komşuları olarak kucaklayabilmesi temin edilmelidir. Aksi takdirde, yıllar geçse bile muhacire kapılarını açan toplumla dayanışma ve kaynaşma gerçekleşemeyecektir.