Ramazanın son günleriydi. İftar davetine gelenler sohbet ederken ev sahibi de masadaki eksikleri tamamlamak için mutfakla salon arasında mekik dokuyordu. Masa, salonun yola bakan tarafına konmuştu. Yolun karşısında cami minaresi görünüyordu. Ezana dakikalar kalmıştı. Ezandan önce minare ışıkları yandığı için herkesin gözü ara sıra minareye doğru çevriliyordu, ama ortamdaki hoş sohbetten dolayı kimse, “Hemen okunsa da yemeğe başlasak” havasında değildi.

Salih Bey, bu güzel ortamları bir nimet bilir, ortamın hakkını vermek için mutlaka manevi derinliği olan birkaç kelam eder veya bir kıssa ile zihinlerde iz bırakmak isterdi. Zaman korkunç bir viraja girdiği için bazı değerler çok daha kıymetli hale gelmişti. Hakk’a karşı vefalı olmanın öneminden bahsedecekti. Aklına Hâtem-i Tâî ile sırtında dikenli çalı taşıyan, ihtiyar ve fakir adamın hikâyesi geldi. Salih Bey, “Hikâyede kanaatten bahsediliyor, değil mi?” deyince, artık masadaki yerini almış olan ev sahibi, “Evet ağabey, kitapta öyle okumuştum” diye karşılık verdi. Salih Bey, biraz dikkat çekmek için “Başka ne olabilir? Bir fikri olan var mı?” diye sordu. Kimse cevap vermeyince, kendisi devam etti: “Aslında o kanaatkâr ihtiyar adam, ‘Kimseye minnet etmem; minnet ve şükran sadece Allah’a aittir’ diyor. Hâl insanları böyle olur işte.”

Ezan sesi gelmeye başlayınca Salih Bey de konuşmayı kesti. Herkes kısa bir süre dua iklimine daldı. Sonra besmelelerle oruçlar açıldı.

Akşam namazından sonra bir bardak çay içen Salih Bey, müsaade isteyip yola revan oldu. Teravih namazı için başka bir yere söz vermişti. Kıraati güzeldi Salih Bey’in. Bu yüzden farklı yerlerden davetler alıyordu.

Hava soğuktu. Salih Bey, üzerinde palto olmasına rağmen, tir tir titriyordu. Soğuk rüzgâr suratına kırbaç gibi çarpıyordu. Otobüs durağına geldiğinde durakta bekleyen birini gördü. Adam ayakta durmakta zorlanıyordu. Üzerinde sadece bir ceket olmasına rağmen üşüme emaresi de yoktu. Otobüsün gelmesine dakikalar vardı. Salih Bey, hiç beklemeden adama doğru iki adım attı. “Merhaba” dedi. Adam, çekingen bir tavırla, “Merhaba” dedi.

Fazla vakti olmadığı için Salih Bey doğrudan konuya girdi: “İçtiniz galiba?”